.
.
Bismillahirrahmanirrahim
Mûcizesi
Mûcize, sözlükte bir şeye güç yetirememek anlamındaki acz kökünden türeyen mûcizin (âciz bırakan) isim şeklidir.
Kur’ân’da mûcize kelimesi yer almamakla birlikte acz kökünden fiil ve sıfat kalıpları âciz kalmak; güçsüz bırakmak, yüce Allah’ın âyetlerini yalanlamak amacıyla yarışmak manalarında yirmi bir âyette geçer. Hadislerde de mûcize kelimesi görülmemekte, fakat acz kökünden türeyen çeşitli kavramlar sözlük anlamında kullanılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerin yüce Allah tarafından gönderilmiş gerçek elçiler olduğunu kanıtlayan hârikulâde olaylar çok defa âyet (âyât) kelimesiyle ifade edilmiştir. Hz. Sâlih’in (a.s) dişi devesi [1], Hz. Mûsâ’nın (a.s) asâsı ile parıltılı eli [2], Hz. Îsâ’nın (a.s) gösterdiği olağan üstü hadiseler [3] ve inkârcıların peygamberlerden mûcize talepleri genellikle bu kelime ile anlatılmıştır.
Ayrıca beyyine [4], burhân ve sultân [5], hak [6] ve furkân [7] da Kur’ân’da yer yer mûcize anlamında kullanılmıştır. Hadislerde de peygamberlik delilleri umumiyetle âyet kelimesiyle ifade edilmiştir.
* * *
Âlimler mûcizeleri idrak edilmeleri açısından üç grup altında toplar:
1. Hissî Mûcizeler. İnsanların duyularına hitap eden hârikulâde olaylardır. Bunlara tabiatla ilgileri sebebiyle kevnî mûcizeler de denir. Hz. Sâlih’in (a.s) devesi [8], Hz. Mûsâ’nın (a.s) asâsının yılana dönüşmesi ve elinin parıltılı bir ışık vermesi [9], Hz. Îsâ’nın (a.s) kuş şekline soktuğu çamuru canlandırması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirmesi [10] gibi.
2. Haberî Mûcizeler. Peygamberlerin yüce Allah’tan gelen vahye dayanarak verdikleri gayb haberleridir. İsyankâr toplumların başlarına geleceğini önceden bildirdikleri felâketlerin aynen vuku bulması, Hz. Îsâ’nın (a.s) muhataplarının evlerinde ne yiyip ne biriktirdiklerini haber vermesi [11], Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) Bizanslılar’ın (Roma) İranlılar’ı (Rûm) savaşta mağlûp edeceği [12] gibi.
3. Aklî Mûcizeler. Mânevî mûcize veya bilgi mûcizesi diye de anılan bu grup, insanların akıl yürütme gücüne hitap eden ve onları rasyonel kanıtlarla baş başa bırakan gerçeklerden oluşur. Peygamberlerin güvenilir, doğru sözlü, güzel ahlâk sahibi, merhametli olmaları, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları, Îlâhî mesajı bizzat uygulayıp insanlara örnek teşkil etmeleri, öğretilerinin erdemli bir toplum için vazgeçilmez ilkeler konumunda bulunması, tebliğ ettikleri vahiy ürünü metnin lafız ve muhteva bakımından erişilmez bir üstünlük taşıması gibi hususlar bu türün kapsamına girer.
* * *
Mûcizeler amaçlarına göre üçe ayrılır:
1. Hidayet Mûcizeleri. Tehaddî şartı çerçevesinde inkârcıların gözü önünde ve onları acze düşürecek şekilde zuhur eden mûcizelerdir. Hz. Sâlih’in (a.s) devesi, Hz. Mûsâ’nın (a.s) asâsı ile parıltılı eli, Hz. Îsâ’nın (a.s) şifa mûcizesi ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) Kur’ân mûcizesi bunlar arasında sayılır.
2. Yardım Mûcizeleri. İnananların ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olarak zuhur eden Îlâhî yardımlardır. Hz. Mûsâ’nın (a.s) İsrâiloğulları için yüce Allah’ın emriyle kayadan su çıkarması [13], gökten kudret helvası ve bıldırcın, kavminin gölgelenmesi için bulut getirmesi [14], Hz. Îsâ’nın (a.s) gökten yiyecek dolu bir sofra indirmesi [15], Bedir ve Hendek gazvelerinde meleklerin müslümanlara yardım etmesi [16] bu türdendir. Kur’ân’da bu nevi hadiseler nusret kelimesiyle ifade edilir. [17]
3. Helâk Mûcizeleri. İnkârda ısrar eden kavimlerin cezalandırılmasına yönelik mûcizelerdir. Kur’ân’daki açıklamalara göre helâk mûcizeleri şiddetli fırtına, korkunç bir gürültü, tûfan, zelzele gibi tabii âfetler tarzında gerçekleştiği gibi [18] düşmanlar tarafından katledilmek şeklinde de görülmüştür. Nûh kavminin tûfanla, Semûd, Âd ve Medyen halkının korkunç bir gürültüyle, Lût kavminin zelzeleyle, Firâvun ve ordusunun denizde boğulmak sûretiyle yok edilmesi bunlardandır.
Âlimlerin çoğunluğuna göre Resûl-i Ekrem’e (s.a.a) hissî mûcizeler verilmiştir. Ayın yarılması, Bedir Savaşı’nda meleklerin müslümanlara yardım etmesi [19], Hz. Peygamber’in (s.a.a) attığı bir avuç kumun düşmanların gözüne isabet etmesi [20] hadiseleri Kur’ân’da zikredilen hissî mûcizelerdendir. [21]
Hz. Peygamber’e (s.a.a) bahşedilen mûcizelerden İsrâ ve Miraç olayı ile Kur’ân-ı Kerîm hakkında kısaca söz edelim:
* * *
İsrâ ve Miraç Gecesi
سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
“Âyetlerimizden bir kısmını kendisine gösterelim diye, kulunu (Muhammed’i) bir gecede Mescid-i Harâm’dan (Kâbe’den) çevresini kutsal kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya (Kudüs’e) götüren (Allah) her türlü noksanlıklardan münezzehtir. Çünkü O, gerçekten işiten ve görendir.” [22]
İsrâ sûresi mushaf’da 17. ve nüzûl’da 50. sırada yer alır. 111 âyet, 1.563 kelime ve 6.460 harften ibarettir. Adını, sûrenin 1. âyetinden alır. Bu mübarek sûre “Subhânellezî” ile başlar ve “Kul el-hamd’u-lillâh” ile sona erer. Bu mübarek sûresinin tüm âyetleri elif’le biterken, sadece bu âyet râ ile biter. Hz. Peygamber’in (s.a.a) gece yürüyüşünü Burak adı verilen bir binek ile yaptığı ifade edilir. Burak, şimşek, doğal elektirik akımı anlamına gelen berk kelimesinin mübalağa kipidir. Kur’ân-ı Kerîm’de miraç lafzı geçmez.
“Subhâne”: Subhâne kelimesi, tesbîh kelimesinin ism-i masdarı, kök ismi olup tenzih anlamını taşır ve muzâf (tamamlanan) olarak kullanılır. Subhâne fiilinin yerini tutan bir mutlak mef’ul’dür. Dolayısıyla mensûb’dur. Tesbîh cinsinden ism-i âlem’dir. Başına elif ve lâm gelmez. Subhâne, azamete işaret eder.
Subhânallah tamamlamasının takdirî şekli sebbehtullahe tesbîhen şeklindedir. “Yüce Allah’ı şanına yakışmayan her nitelikten tenzih ederim” demektir.
“Esrâ”: Esrâ fiilinin kökü olan el-isrâ ve es-sery, geceleyin yürümek demektir. Serâ ve İsrâ, geceleyin gitti, yürüdü demektir.
“Biâbdihî”: Hz. Peygamber (s.a.a)’ dir. İnsan miraç’a çıksa dahi kuldur (âbd).
“Leylen”: Mef’ul’ün fîh olması hasebiyle mensûb’dur. Bu yürüyüşün geceleyin olup bittiğini, yani o gece tan yeri ağarmadan önce gidişin ve dönüşün tamamlandığını ifade eder. Leylen, nâkire olarak gelmiştir. O gecenin azametinin ifadesidir.
“Mescidi'l Haram”: Mekke, Kâbe’dir.
“Mescidi'l Aksâ”: “Çevresini kutsal kıldığımız” kârinesinden anlaşıldığı üzere Beytü’l-Mukaddes’tir. İfadede yer alan Aksâ’nın kökü olan el-kusiy kelimesi, uzaklık anlamına gelir. Bu mescide Mescid-i Aksâ (en uzaktaki mescid) adının verilmesi, bu âyetin indiği sırada Mescid-i Harâm’ın bulunduğu Mekke şehrinde oturan Hz. Peygamberimizle (s.a.a) âyetin muhatabı olan yanındakilere en uzak mescid olması sebebi iledir.
“Bâreknâ”: Orası peygamberler durağı, meleklerin iniş noktası veya verimli ve ürünlü topraklar olduğu için bereketlendirilmişlerdir.
“Hâvle”: Çevre, etraf anlamınadır ve zarf olduğu için mansûb’dur.
“Linuriyehû”: Fiil, muzarî’dir. “En” harfi gizlidir. Fail’i nehnû’dur. “Bâ” harf-i cerr, mefûl’u bîh’dir. “Min” harf-i cerrî’dir. Tabyîz içindir. “Bizim âyetlerimizin bazısından” anlamınadır. İsrâ müşahedesi sırasında yüce Allah, Resûlü’ne (s.a.a) zâtını değil, âyetlerinin tamamını değil, bir kısmını göstermiştir.
“İnnehû hûve’s-semiû'l-basîr”: O’nun dışında birinin her şeyi işitip, görmesi söz konusu olamaz. [23]
Hz. Peygamber’in (s.a.a) Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göğe yaptığı yolculuğu ifade eden terime İsrâ ve Miraç denir. Sözlükte yukarı çıkmak, yükselmek anlamındaki urûc kökünden türemiş bir ism-i âlet olan miraç kelimesi yukarı çıkma vasıtası, merdiven demektir. Terim olarak Hz. Peygamber’in (s.a.a) göğe yükselişini ve yüce Allah katına çıkışını ifade eder.
Olay, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gidiş ve oradan da yükseklere çıkış şeklinde yorumlandığından kaynaklarda daha çok isrâ ve miraç şeklinde geçerse de Türkçe’de miraç kelimesiyle her ikisi de kastedilir. İslâmî kaynaklarda genellikle ele alındığı şekliyle miraç hadisesi iki safhada meydana gelmiştir. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya yaptığı yolculuğa isrâ, oradan göklere yükselmesine miraç denilmiştir. Literatürdeki bu ayırım her iki terimin naslarda zikredilmesinden ileri gelmektedir.
Bir gece Resûlullah (s.a.a) Kâbe’de Hicr veya Hatîm denilen yerde iken, Hz. Cebrâîl (a.s) Burak adlı bineğe bindirip Beytü’l-makdis’e götürdü. Resûl-i Ekrem (s.a.a), Mescid-i Aksâ’da iki rek‘ât namaz kıldı ve ardından onu alıp Beytü’l-ma‘mûr’un bulunduğu yedinci semaya Sidretü’l-müntehâ denilen yere vardı ve yüce Allah’ın huzuruna çıktı.
Kaynaklarda miraç’ın vukuu hakkında bazı tarihler verilmekle beraber en sahîh kabul edilen rivâyet bunun müslümanların Birinci ve İkinci Habeşistan hicretlerinden sonra, Hz. Hatice (s.a) ve Hz. Ebû Tâlib’in vefatlarını takip eden dönemde hicretten bir yıl önce meydana geldiği şeklindeki nakîl’dir.
İsrâ ve Miraç’ın mahiyetine yönelik en önemli tartışma onun bedenen mi yoksa ruhen mi gerçekleştiği konusundadır. Âlimlerinin çoğu olayın bedenen ve uyanık hâlde gerçekleştiği görüşünü benimsemiştir. Âyette geçen âbd kelimesinden rûh-beden bütünlüğüyle Hz. Peygamber (s.a.a) kastedilmektedir. [24]
-------------
[1]- 7/A‘râf: 73.
[2]- 7/A‘râf; 106-108; 11/Hûd: 96; 28/Kasas: 31-32, 35.
[3]- 3/Âl-i İmrân: 49-50.
[4]- 7/A‘râf: 73.
[5]- 28/Kasas: 32; 4/Nisâ: 153; 11/Hûd: 96.
[6]- 10/Yûnus: 76.
[7]- 2/Bakara: 53.
[8]- 11/Hûd: 64-68; 91/Şems: 11-15.
[9]- 7/A‘râf: 107-108, 117-122; 20/Tâ-Hâ: 19-22, 67-70.
[10]- 5/Mâide: 110.
[11]- 3/Âl-i İmrân: 49.
[12]- 30/Rûm: 1-4.
[13]- 2/Bakara: 60.
[14]- 7/A‘râf: 160.
[15]- 5/Mâide: 112-115.
[16]- 3/Âl-i İmrân: 123-127; 33/Ahzâb: 9.
[17]- 2/Bakara: 214; 3/Âl-i İmrân: 123; 8/Enfâl: 10; 9/Tevbe: 25; 30/Rûm: 47.
[18]- 29/Ankebût: 40.
[19]- 3/Âl-i İmrân: 122-123; 8/Enfâl: 9-10.
[20]- 8/Enfâl: 17.
[21]- Bâkıllânî, et-Temhîd, s. 114; Beyhakî, Delâʾilü’n-nübüvve, c. 6, s. 325; Câhiz, Hucecü’n-nübüvve, c. 3, s. 265; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, c. 14, s. 122; İbn Fûrek, Mücerredü’l-Makâlât, s. 176; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 234; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 2, s. 134; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist s. 240; Mâverdî, Aʿlâmü’n-nübüvve, s. 50; Tabatabâî, el-Mîzân, c. 7, s. 66; c. 15, s. 13, 199-200; Taberî, ed-Dîn ve’d-devle s. 57; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, s. 348.
[22]- 17/İsrâ: 1.
[23]- Allâme Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî, el-Mîzân fî tefsîri’l-Kur’ân, c. 13, s. 7-46.
[24]- Bâkıllânî, et-Temhîd, s. 156; Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 165; Beyhakî, Delâʾilü’n-nübüvve, c. 2, s. 354; Cüveynî, el-İrşâd, s. 74; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, c. 8, s. 66; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, c. 12, s. 492; Hâkim, el-Müstedrek, c. 3, s. 62; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 2, s. 36; İbn İshak, es-Sîre, s. 275; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meʿâd, c. 3, s. 34; İbn Kesîr, es-Sîre, c. 2, s. 93; İbn Seyyidünnâs, ʿUyûnü’l-es̱er, c. 1, s. 147; Kastallânî, İrşâdü’s-sârî, c. 6, s. 3-4; Nesefî, Tebsıratü’l-edille, c. 1, s. 487-503; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, c. 17, s. 283; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, s. 132.