.
.

Bismillahirrahmanirrahim

Babası (Abdullah b. Abdilmuttâlib)

Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) babasının adı, Abdullah b. Abdilmuttâlib (Şeybe/Amr) b. Hâşim (Emîr) el-Kureşî el-Hâşimî’dir.

Abdullah’ın künyesi Ebû Kusem, Ebû Muhammed veya Ebû Ahmed’dir.

Hz. Resûl’u Ekrem’in (s.a.a) babası Abdullah, 545 yılında Mekke’de doğdu. Abdullah, ticaret için gittiği Şam (Gazze) seyahati dönüşünde hastalanmış, Yesrib’de (Medine) babasının dayıları olan Adî b. Neccâroğulları yanında bir ay kadar hasta yattıktan sonra 25 yaşlarında 570 yılında vefat etmiş ve orada Nâbiğa adlı birine ait evin avlusuna defnedilmiştir.

Abdullah, babası Abdulmuttâlib zemzem kuyusunu yeniden ortaya çıkarıp onarması sırasında Kureyş kâbilesinin diğer eşrafı tarafından rencide edilmiş ve o tarihte Hâris’ten başka oğlu olmadığı için müdafaasız kalmıştı. Bu sebeple, on erkek çocuğa sahip olduğu takdirde birini kurban etmeyi adamıştı. Bu arzusu gerçekleştikten sonra gördüğü bir rüya üzerine nezrini hatırlamış ve kurban edilecek çocuğu belirlemek maksadıyla oğulları arasında kur’â çekmiş, kur’â o günkü oğullarının (veya aynı anadan doğanların) en küçüğü olan Abdullah’a çıkmıştı.

Abdulmuttâlib, oğlu Abdullah’ı kurban etmeye kalkışınca kendi kızları, diğer bir rivâyete göre ise Abdullah’ın dayıları veya Kureyş’in ileri gelenleri bu olaya şiddetli tepki göstermişler ve böyle birşey yaptığı takdirde bunun kendisinden sonra kötü bir âdet haline gelebileceğini hatırlatmışlar, ayrıca adak borcundan kurtulmak için Abdullah’ın yerine deve kurban etmenin daha uygun olacağını söylemişlerdir.

Kaynakların çoğu, bu çözümün Medineli bir arrâfe [1] tarafından teklif edildiğini kaydeder. Abdulmuttâlib, o günkü örfe göre diyet olarak kabul edilen on deve getirtmiş, Abdullah ile develer arasında kur’â çektirmiş, fakat kur’â Abdullah’a çıkmış ve deve sayısını onar onar artırarak kur’âya devam etmiş, sayı yüze ulaşınca kur’â develere çıkmıştır. Bunun üzerine yüz deveyi kurban ederek çok sevdiği oğlu Abdullah’ı kurtarmıştır.

Abdullah, babası Abdulmuttâlib’in teşebbüsü üzerine Vehb kızı Âmine ile evlenmiş ve evliliğinin ilk birkaç günü Âmine’nin evinde geçmiştir. Evlendikten sonra çok yaşamadığı ve Hz. Peygamber Efendimizi (s.a.a) yetim bırakarak öldüğü şüphesizdir. [2]

Abdulmuttâlib, oğlunun hastalandığını haber alınca büyük oğlu Hâris’i Yesrib’e (Medine) göndermiş, fakat Hâris şehre ulaşmadan Abdullah vefat etmiştir. Kaynaklar, onun vefat tarihi ve yaşı hakkında oldukça farklı rivâyetler kaydetmektedir. Abdullah, cömert ve çok merhametli bir insandı. [3]

Hz. Abdullah'ın terike (miras) olarak bıraktığı şunlardır: Ümmü Eymen Bereke bint Sa‘lebe b. Amr adında bir köle kadın, beş adet deve, birkaç davar, [4] bir adet kılıç ve bir miktar gümüş paradan ibaretti. [5] Hz. Abdullah ile Hz. Âmine’nin Hz. Peygamber’den (s.a.a) başka çocukları olmadığı da bilinmektedir. [6]

Annesi (Âmine binti Vehb)

Hz. Âmine’nin babası, Vehb b. Abdimenâf (Muğire) b. Zuhre b. Kilâb b. Murre’dir. O, Kureyş kâbilesinin Benî Zuhre koluna, annesi Berre bint Abduluzzâ da aynı kâbilenin Benî Abdu’d dâr koluna mensuptur.

Hz. Âmine’nin doğum tarihi hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Ancak onun genç yaşta evlendiği şüphesizdir. Hz. Âmine’nin evlenmesi, Abdulmuttâlib’in oğlu Abdullah’ı da yanına alarak babası Vehb’den (veya vesâyeti altında bulunduğu amcası Vuheyb’den) istemesiyle gerçekleşmiştir. O zamanki Arap töresine göre, eşler evliliğin ilk üç gününde Âmine’nin evinde kalmışlardır. Ancak, Hz. Abdullah, evlilikten birkaç ay sonra vefat etmiştir. Bu durumda Hz. Âmine’nin kendi ailesinin yanında kalmış olması muhtemeldir.

Hz. Âmine doğumdan sonra çocuğunu bir süre yanında tutmuş, ardından da sütanneye vermiştir. Muhtemelen dört yaşlarında onu tekrar yanına almış ve iki yıl daha onunla beraber kalmıştır. Kaynakların tercihine göre, Hz. Peygamber (s.a.a) altı yaşında iken Âmine, oğlu (s.a.a) ve dadısı Ümmü Eymen adındaki câriyesiyle birlikte Medine’ye gitmek üzere yola çıkmıştır. Yolculuğun amacı, Abdulmuttâlib’in annesi dolayısıyla ailenin dayıları sayılan Benî Neccâr mensuplarını ve Hz. Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti. Ancak, Hz. Âmine, Medine’de bir ay kaldıkta sonra Mekke’ye dönerken çok genç yaşta Ebvâ’da 575 veya 577 yılında vefat etmiştir.

Hz. Âmine, Hz. Abdullah’ın vefatından sonra bir daha evlenmemiştir. Hz. Muhammed’den (s.a.a) başka çocuğu olduğu da bilinmemektedir.

Kaynakların büyük bir kısmı [7], Hz. Âmine’nin Ebvâ’da öldüğünü belirttikleri hâlde, bazıları onun Mekke’de vefat ettiğini zikreder. İbn Sa‘d [8], bu ikinci rivâyeti kaydettikten sonra bunun yanlış olduğunu ilâve eder ve kabrinin Ebvâ’da bulunduğunu hatırlatır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.a), hicretin altıncı yılında annesinin Ebvâ’da bulunan kabrini ziyaret ettiği ve onun şefkâtini hatırlayarak gözlerinin yaşardığı bilinmektedir. [9] Belâzurî’nin [10] kaydettiğine göre, Uhud Savaşı sırasında Kureyş ileri gelenlerinden bazıları, Hz. Âmine’nin Ebvâ’daki mezarından naaşını çıkarıp götürmek ve Hz. Peygamber’e (s.a.a) karşı kullanmak istemiş fakat diğerleri buna rıza göstermemiştir. Bu rivâyetin doğruluğunu ispat etmek mümkün olmadığı gibi, böyle bir teşebbüsün gerçekleşme ihtimali de zayıf görünmektedir. [11]

Dedesi (Abdulmuttâlib b. Hâşim)

Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) dedesinin adı, Ebû'l-Hâris (Feyyâz) Abdulmuttâlib (Şeybe/Amr) b. Hâşim b. Abdimenâf (Muğire) b. Kusayy’dir.

Adı, Şeybe veya Amr’dir. [12] Künyesi, Ebû’l-Hâris ve Feyyâz’dır. [13] O, 497 yılında Yesrib’de doğdu.

Abdulmuttâlib’in annesinin adı, Medineli Neccâroğulları’na mensup, Selmâ bint Amr bint Zeyd bint Labid bint Khidash bint Ghanm bint Adiyy bint Neccâr'dır. Bu aile, Yesrib'i (Medine) yöneten iki kâbileden biri olan Hazrec kâbilesine bağlıdır.

Abdulmuttâlib’in babasının adı Hâşim (Emîr), b. Abdimenâf Gazze’de öldüğünde, Abdulmuttâlib sekiz yaşına kadar annesiyle beraber Medine’de kaldı. Daha sonra amcası, Muttâlib yeğenini alıp, Mekke’ye götürdü. Şehre girerken, Muttâlib’in terkisindeki çocuğu gören Mekkeliler, onu kölesi zannederek kendisine Abdulmuttâlib dediler ve Şeybe o günden sonra Abdulmuttâlib diye anıldı.

Abdulmuttâlib'in beş hanımdan, on oğlu ve altı kızı olmak üzere on altı çocukları vardır:

Eşi, Fâtımâ bint Amr’dan olan çocuklar: Zübeyr, Ebû Tâlib, Abdullah, Ümmu Hakîm Beyzâ, Âtike, Berre, Ümeyme, Ervâ.

Eşi, Nuteyle bint Cenâb’dan olan çocuklar: Abbâs, Zırâr.

Eşi, Hâle bint Üheyb’den olan çocuklar: Hamza, Mukavvim, Safiyye.

Eşi, Safiyye bint Cuneydeb’den olan çocuklar: Hâris, Kusem.

Eşi, Lûbnâ bint Hâcir’den olan çocuklar: Ebû Leheb (Abdu’l-uzzâ). [14]

Abdulmuttâlib üstün karakterli, inançlı, iyi kalpli, bir insan, âdil bir reisti. Yüce Allah’ın varlığına, cezâ ve mükâfat yeri olarak ahiretin mevcûdiyetine inanmış, zaman zaman Hirâ mağarasına çekilip ibadetle meşgul olmuştur.

Abdulmuttâlib sağlığında torunu Hz. Muhammed’e (s.a.a) gereken ihtimamı gösterdi ve kendisinden sonra da bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Yaygın olan rivâyete göre, 578 yılında seksen bir yaşında Mekke’de öldü ve Cennetu’l-Muallâ’daki (Hacûn Kabristanı) büyük dedesi Kusayy’ın mezarı yanına defnedildi. [15] Ölümü münasebetiyle Mekke halkı matem tuttu; dükkânlar günlerce kapalı kaldı, hakkında mersiyeler söylendi. [16]

Amcası (Ebû Tâlib b. Abdimenâf)

Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) amcasının adı, Ebû Tâlib Abdimenâf b. Abdilmuttâlib b. Hâşim el-Kureşî el-Hâşimî’dir.

Amcası Ebû Tâlib, Hz. Resûlullah’dan (s.a.a) otuz beş yıl önce, 535 yılında Mekke’de doğdu. [17]

Adı, Abdimenâf (Muğire)’dir. [18]

Lakapları, Seyyid-u Betha, Şeyh-u Kureyş, Reis-u Mekke, Beyzetu’l-beled ve Şeyh-u Ebî Tâlib. [19] Ebû Tâlib onun en meşhur lakabıydı ve genellikle bu lakabla çağrılırdı. Ebû Tâlib’i hiç kimse Abdimenâf isimiyle çağırmazdı. [20]

Babasının adı, Abdulmuttâlib b. Hâşim’dir.

Annesinin adı, Fâtımâ bint Amr b. Âiz b. İmrân el-Mahzûmiyye’dir. [21]

Eşinin adı, Fâtımâ bint Esed b. Hâşim b. Abdimenâf b Kusayy’dır. [22]

Çocuklarını adı, Tâlib, Akîl, Câ‘fer, Ali ve Ümmü Hânî, Cumâne, Rebte (Reytâ), Esmâ’dır. [23]

Abdulmuttâlib’in vefatından sonra Ebû Talîb, babasının vâsiyeti üzerine, sekiz yaşındaki kardeşinin oğlu Hz. Muhammed’in (s.a.a) vekâletini üstlendi ve himâyesine aldı. [24]

Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’e (s.a.a) özel bir ilgi gösterirdi. Çocuklarından daha çok Hz. Muhammed’e (s.a.a) muhabbet ve sevgi beslerdi. Ebû Tâlib, yemeğin en iyisini Hz. Muhammed (s.a.a) için saklar; yatağını kendi yatağının yanında hazırlatır ve her zaman onu yanında bulundurmaya gayret gösterirdi. [25] Ebû Tâlib, çocuklarına öğle veya akşam yemeği vermek istediği zaman, "Oğlum (Muhammed) gelene kadar bekleyin" derdi. [26]

Bu koruma ve desteklemeler sonucu Ebû Tâlib ve hanımı Fatımâ bint Esed, Peygamber Efendimizin (s.a.a) annesi ve babası gibi oldular. [27] Fatımâ bint Esed şöyle diyor: “Abdulmuttâlib vefat edince Ebû Tâlib, Resûlullah’ın koruyuculuğunu üstlendi. Ben, Resûlullah’a bakıyordum, o ise beni anne diye çağırıyordu.” [28]

Ebû Tâlib, ticaret ve pazarlama işi yapar; koku (ettârlık) ve arpa alıp, satardı (zâhirecilik). [29]

Ebû Tâlib’in (r.a) vefat tarihi hususunda farklı görüşler vardır:

Ebû Abdillâh Muhammed b. Sa‘d b. Menî el-Kâtib el-Hâşimî el-Basrî el-Bağdâdî (ö. 230/845) “Ebû Tâlib, bi’setin 10. yılının Şevval ayının ortasında, 80 küsür yaşındayken vefat ettiğini, Hz. Hatice’nin de (s.a) bundan 35 gün sonra dar-u fanî’den göçtüğünü ve vefat anında 65 yaşında olduğunu” nakletmektedir.

Ebû Câ‘fer Muhammed b. el-Hasen b. Ferrûh es-Saffâr el-Kummî (ö. 290/903) “Ebû Tâlib, hicretin ikinci yılı (bi’setin onuncu yılı) Recep ayının 26. günü ve Hz. Hatice'nin (s.a) vefatından üç gün sonra 619 yılında 84 yaşında iken vefat ettiğini” nakleder.

Peygamber’imiz (s.a.a), amcası Ebû Tâlib’in ve eşi Hz. Hatice’nin (s.a) vefat ettiği yılı Hüzün Yılı (amu’l huzn) olarak adlandırmıştır. Ebû Tâlib’in (r.a) kabri, Mekke'de bulunan Hacûn mezarlığında babası Abdulmuttâlib’in yanındadır. [30]

Devam Edecek…

-----------

[1]- Kur’ân’da, a-r-f kökünden kelimeler yetmiş bir yerde dokuz anlamda kullanılmıştır: Tanımak (12/Yûsuf: 58), bildirmek (66/Tahrîm: 3), itiraf etmek (40/Mü’mîn: 11), peş peşe (77/Murselât: 1), iyilik (9/Tevbe: 71), güzel (2/Bakara: 263), belirli/örfe göre (2/Bakara: 233), a’râf/engel/yüksek yer (7/A’râf: 46, 48) ve Arafât (2/Bakara: 198). Açıklanan anlamlara göre Arrâf ıstılahî manada, kâhin de diğer manada olmak üzere iki türlü kullanılmıştır. Arrâf, olaylar arasındaki benzerlik ve ilişkileri tespit ederek, geçmiş ve daha çok gelecek hakkında tahminde bulunan kişiye denir. Kur’ân’da arrâf’tan söz edilmez.

[2]- “O, seni yetim bulup barındırmadı mı?” (93/Duhâ: 6).

[3]- İbn Sa'd, et-Tabakât, c. 1, s. 100; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 92; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 75.

[4]- İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 21; İbn Sa'd, et- Tabakât, c. 1, s. 100; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 96; Ebu Nuaym, Delâilu'n- nübüvve, c. 1, s. 121.

[5]- İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 21; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 96.

[6]- Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, c. 1, s. 230; İbn Cevzî, Sıfatu’s-safve, c. 1, s. 47, 51; İbn Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 10; İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 21; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 108, 167; İbn İshâk, es-Sîre, s. 10, 167; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 55, 64, 92, 99-100; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 26; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 91, 92, 96; Ebû'l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2, s. 263; Ebû Nuaym, Delâilu'n-Nübüvve, c. 1, s. 121; Hâkim, el-Mustedrek, c. 2, s. 559, 605; Kastalânî, Mevâhibu'l-le dunniye, c. 1, s. 27; Mes’ûdî, Murûcu’z-zeheb, c. 2, s. 280; Suheylî, er-Ravzu’l unuf, c. 2, s. 131; Taberî, Târîh, c. 2, 103, 130, 154; Zürkânî, Şerhul-mevâhib, c. 1, s. 91-110.

[7]- İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 110; İbn İshâk, es-Sîre, s. 19; İbn Kesîr, es-Sîre, c. 1, s. 177; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 59; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 79, 91-95; Beyhakî, Delâʾilu’n -nübüvve, c. 1. s. 80; Heysemî, Mecmaʿu z-zevâʾid, c. 8, s. 223; Nuveyrî, Nihâyetu’l-ereb, c. 16, s. 56; Suheylî, er-Ravzu’l-unuf, c. 2I, s. 135; Suyûtî, el-Hasâ’isul-kubrâ, c. 1, s. 99; Taberî, Târîh, c. 2, s. 156; Zurkânî, Şerhul-mevâhib, c. 1, s. 101.

[8]- Ebû Abdillâh Muhammed b. Sa‘d (ö. 230/845).

[9]- İbn-i Sa’d, et-Tabakât, c. 1, s. 116.

[10]- Ebû’l-Hasen Ahmed b. Yahyâ b. Câbir (ö. 279/892-93).

[11]- TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 63.

[12]- Şeyh Sadûk, Meânî’l-ahbâr, s. 123.

[13]- Muhammed Bâkır Meclisî, Bihâru’l-envâr, c. 15, s. 119.

[14]- İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 113; İbnû’l-Kelbî, Cemheretu’n-neseb, s. 28; İbn S’ad, et-Tabakât, c. 1, s. 92; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 96; Ebû Ubeyd, Kitâbu’n-neseb, s. 196.

[15] - Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 29.

[16]- İbn Hacer, el-İsâbe s. 250; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 50, 145, 160-163, 177-179; İbn Kuteybe, el-Ma’ârif, s. 33; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 25; İbn Saîd el-Endelusî, Neşvetu’t-tarab fî târîhi câhiliyyetil Arab c. 2, s. 330; Cevâd Ali, el-Mufassal, c. 4, s. 73; Ya‘kûbî, Târîh, c. 1, s. 246; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 227.

[17]- İbn Hacer, el- İsabe, c. 4, s. 115.

[18]- İbn Hacer, el- İsabe, c. 4, s. 115.

[19]- Ahmed b. Ali b. İnebe, Umdetu’t-tâlib fî ensâb-ı Ebî Tâlib, s. 20; Ahmed b. Muhammed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 209; İbn Şehraşûb, el-Menâkib, c. 1, s. 36; Hâkim en-Nişabûrî, Musterrek’u- Sahihayn, c. 3, s. 183; Şeyh Sadûk, Meânî’l-ahbâr, s. 121.

[20]- İbn Hacer, el- İsabe, c. 4, s. 115.

[21]- Ahmed b. Ali b. İnebe, Umdetu’t-tâlib fî ensâb-ı Ebî Tâlib, s. 23; Taberî, Târîh, c. 2, s. 2; Ya‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 111.

[22]- İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 121.

[23]- İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 121; Ahmed b. Ali b. İnebe, Umdetu’t-tâlib fî ensâb-ı Ebî Tâlib, s. 30.

[24]- İbn Hacer, el- İsabe, c. 4, s. 115; İbn Şehraşûb, el-Menâkib, c. 1, s. 36.

[25]- İbn Sa'd, et-Tabakât, c. 1, s. 119.

[26]- İbn Şehraşûb, el-Menâkib, c. 1, s. 37.

[27]- Ya‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 14.

[28]- Hibetullah er-Râvendî, Harayic, c. 1, s. 139.

[29]- Abbas el-Kummî, el-Kunâ vel-elkâb, c. 1, s. 109: İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 184; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 237.

[30]- Abbas el-Kummî, el-Kunâ ve’l-elkâb, c. 1, s. 108; Abdulhüseyin Ahmed el-Emînî en-Necefî, el-Gadîr fi’l-Kitâb ve’s-Sunne, c. 7, s. 330; c. 8, s. 3-29; Ahmed b. Ali Makrizi, İmtau'l-esmâ, c. 1, s. 45; Ali Nemâzî, Mustedrek’u-Sefîneti’l-bihâr, s. 435; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 29; Cevâd Ali, el-Mufassal, c. 9, s. 697; İbn Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 37; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 7, s. 235; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 179; c. 2, s. 371; İbn İshâk, es-Sîre, s. 47; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 2, s. 305; İbn Kayyım, Zâdu'l-meâd, c. 2, s. 46; İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 118, 125; İbn Şehrâşûb, Menâkıbu Âli Ebî Tâlib, c. 1, s. 34; Makkarî, Ezhâru’r-riyâz, c. 3, s. 73; Taberî, Târîh, c. 1 s. 1123; Ya‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 35.