.
.
Bismillahirrahmanirrahim
Kutsal Evliliği
Resûllullah (s.a.a) kendisi ile beraber cihat yolculuğunu ve sıkıntılarla dolu çabasını sürdürecek, zorluklarına ve meşakkatlerine sabredecek bir kadın ile evlenmesi gerekirdi.
O günlerde Hz. Peygamber'e (s.a.a) uygun düşecek Esed oğlu Hüveylid kızı Hz. Hatice'den başka bir kadın yoktu. Bu birlikteliği yüce Allah'ın dilemesi sonucunda, Hz. Hatice'nin kalbi bütün duyguları ile Hz. Peygamber'e (s.a.a) yöneldi ve onun yüce şahsına bağlandı.
Hz. Hadîce bint Huveylid b. Esed, Kureyş kâbilesinin en şerefli, en zengin ve en güzel kadınlarından biri idi. Câhiliye döneminde Tahire (Temiz Hanım) ve Kureyş'in Hanımefendisi gibi nitelemeler ile anılırdı. Kâbilesinin bütün erkekleri onunla evlenmek için bir arzu içinde idiler.
Hz. Hatice'ye Kureyş kâbilesinin önde gelen erkekleri talip oldu. Tekliflerini kabul etmesi için ona maddî vaatler sundular. Fakat o bu tekliflerin hepsini reddetti. [1]
Fakat Hz. Peygamber'i (s.a.a) seçti. Tarihî kaynakların ağırlıkla verdikleri bilgiye göre evlenme arzusunu ilk ortaya koyan taraf Hz. Hatice oldu. Bu arzu üzerine Ebû Tâlib, ailesini ve birkaç Kureyşli’yi yanına alarak Hz. Hatice'yi o sırada velisi olan büyüğünden istemeye gitti. Bu veli, Hz. Hatice'nin amcası Amr b. Esed idi. [2]
* * *
Hüzün Yılı (Amu’l Huzn)
Hz. Peygamber'in (s.a.a) kolu, kanadı, sığınağı, müşriklere karşı savunucusu ve yardımcısı, sosyal dayanağı ve en güçlü savunucusu olan Ebû Tâlib Abdimenâf (Muğire) b. Abdilmuttâlib b. Hâşim el-Kureşî el-Hâşimî nübüvvetin onuncu yılında, hicretten üç yıl ünce, 620’de vefat etti. Ebû Tâlib’in (r.a) kabri, Mekke’de bulunan Hacûn mezarlığında babası Abdulmuttâlib’in yanındadır.
Birkaç gün sonra Resûlullah’ın ilk eşi, ilk inanan kadın, İslâmiyet uğrunda bütün servetini ortaya koyarak yüce Allah’ın elçisini (s.a.a) destekleyen ve ikinci dayanağı olan Hz. Hadîce bint Huveylid b. Esed b. Abdiluzzâ Kusay el-Kureşiyye’de yirmi beş yıl kadar süren mutlu bir evlilik hayatından sonra hicretten üç yıl önce Ramazan ayında 620’de vefat etti ve Hacûn Kabristanı’na defnedildi.
Bu iki olayın üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) bu yılı (620) Hüzün Yılı (amu’l huzn) olarak adlandırdı. [3]
* * *
Yaşadığı Muhît
.
Mekke
Kâbe’nin bulunduğu ve hac ile umre ibadetinin ifa edildiği kutsal şehir.
Arap yarımadasının kuzeyinde “Batnımekke” adı verilen bir vadi üzerinde kurulmuştur. Merkezinde Kâbe’nin yer aldığı bu vadinin ortasındaki çukur alana Bathâü Mekke (sel yatağındaki kumluk) denir. Bu alanın doğusunda eteğinde Safâ ile bunun hizasında Merve tepelerinin bulunduğu Ebûkubeys, batısında Kuaykıân, güneybatısında Sevr, kuzeydoğusunda Nur (Hira) ve Sebîr dağları yer alır. Hac ibadetinin yerine getirildiği mekânlardan Arafat, Müzdelife ve Mina Mekke’nin doğusundadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de “Beyt-i Harâm yanında, ekini bitmeyen bir vadi…”[4] olarak nitelenen Mekke [5] için Bekke (Mekke şehri) [6], ümmülkurâ (şehirlerin anası) [7], karye (kent) [8], meâd (varılacak yer) [9], el-beledü’l-emîn (emin şehir) [10] ve el-beled (şehir, kent) [11] gibi adlar kullanılmıştır. Mekke’nin asıl önemi, yüce Allah’a kulluk maksadıyla yapılmış ilk mâbed olan Kâbe’nin [12] burada bulunmasından kaynaklanmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah’ın evi kabul edilen Kâbe’nin yer aldığı Mekke ve çevresinin her türlü tecavüzden korunmuş güvenli bir yer (harem) ve insanların mânen temizlenip arındığı bir mahal olduğuna işaret edilmiştir.
Mekke bizzat yüce Allah tarafından harem kılınmış ve bu durum, şehrin emin bir yer yapılması için dua eden Hz. İbrâhîm (a.s) [13] tarafından ilân edilmiştir.
Mekke’nin yerleşim birimi olarak ortaya çıkmasında belirleyici en önemli unsur merkezinde yer alan Kâbe’dir. Bu bakımdan Mekke’de şehir hayatı Kâbe’nin yapımıyla başlamıştır. [14]
.
Kâbe
İslâm inanışına göre yeryüzünde yapılan ilk mâbed, müslümanların kıblesi.
Sözlükte dört köşeli veya küp şeklinde olmak anlamındaki kâ‘b kökünden gelen kâ‘be küp şeklinde nesne demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de adı iki defa geçen Kâbe’ye [15] yine Kur’ân’da yer alan Beyt [16], Beytullah, el-Beytü’l-atîk [17], el-Beytü’l-harâm [18], el-Beytü’l-muharrem [19], el-Mescidü’l-harâm [20] ve el-Beytü’l-ma‘mûr [21] gibi çeşitli isimler verilmiştir; halk arasında daha çok Kâ‘be-i Muazzama tabiri kullanılmaktadır.
Mekke şehrinde Mescid-i Harâm’ın ortasında bulunan Kâbe yaklaşık 1,5 m genişliğindeki temeller üzerine inşa edilmiştir. Dıştan dışa 10,70 × 12 m ölçüsünde ve 15 m yüksekliğinde olan duvarlar 1,25 m kalınlığındadır. Temeller, tavaf alanı (metâf) yüzeyinden 22-27 cm. arasında değişen yükseklikte yukarı çıkmış ve duvarlar 25 cm. kadar içeriden başlatılarak temellerin dışarıda kalan kısmının üzeri 45° meyilli mermer levhalarla kaplanıp duvarlarla birleştirilmiştir. Yanları da mermer kaplama olan ve şâzervân adı verilen bu kısma Kâbe örtüsünü tutturmak için bakır halkalar konulmuştur. Mekke’nin çevresindeki dağlardan getirilmiş bazalt parçalarıyla yapılan duvarların dış yüzlerinde değişik boyutlarda 1614 taş yer almaktadır.
Kâbe’nin merkezinden dört köşesine (rükn) çekilecek hatlar yaklaşık olarak dört ana coğrafî yönü gösterir. Bunlardan doğu yönünü gösteren köşeye Rüknülhacerülesved, güneyi gösteren köşeye Rüknülyemânî, batıyı gösteren köşeye Rüknülgarbî, kuzeyi gösteren köşeye de Rüknülırâkî denilir. Bazı kaynaklarda kuzey köşesi, birçoğunda ise batı köşesi ayrıca Rüknüşşâmî diye adlandırılmaktadır. Yine Kâbe’nin merkezinden duvarların ortasına çizilecek dikey çizgiler de yaklaşık olarak kuzeydoğu, kuzeybatı, güneydoğu ve güneybatı yönlerini gösterir. Gerek ana yönler gerekse ara yönlerdeki hafif sapma sebebiyle kaynaklarda Hacerülesved, Kâbe kapısı, Makâm-ı İbrâhîm, hicr, altın oluk gibi bölüm ve unsurların tanıtımında farklı yön tesbitlerinin yapıldığı görülmektedir. Doğu köşesinde yerden 1,5 m yükseklikte, gümüşten bir mahfaza içinde tavafın başlangıç ve bitiş noktasını belli eden Hacerülesved bulunmaktadır. Kuzeydoğu duvarında Hacerülesved’e 2 m mesafede ve yerden 1,92 m yükseklikte Kâbe kapısı, kuzeybatı duvarının önünde de iki ucu Rüknüşşâmî ile Rüknülırâkî’den 2 m kadar mesafede olan ve hatîm denilen yarım daire şeklinde, 1,31 m yüksekliğindeki duvarla çevrili hicr yer almaktadır. Hacerülesved ile Kâbe kapısı arasında kalan 2 metrelik kısma mültezem, Rüknülyemânî ile batı duvarı üzerindeki kapı arasında kalan kısma da müstecâr denilir. Tavafın yapıldığı yer üzerinde ve Kâbe kapısının sağ tarafında, yaklaşık doğu duvarının ortasına yakın bir yerde 2 × 1,12 × 0,28 m boyutlarında mi‘cen adı verilen bir çukur vardı.
İçi dört köşe bir oda görünümünde olan Kâbe’nin Rüknülırâkî köşesinde dama çıkılan merdiven ve önünde tövbe kapısı denilen bir kapı yer alır. Taban mermer döşeli, duvarlar 2 m yüksekliğe kadar mermer kaplamalıdır. Yapılan onarım ve yeniden inşalarla ilgili olarak batı duvarına beş, doğu ve kuzey duvarlarına birer kitâbe yerleştirilmiştir. Tabanın ortasında, güney-kuzey yönünde dizilmiş üç ağaç direk ve bunlardan kapının karşısındakinin önünde batı duvarına doğru Hz. Peygamber’in (s.a.a) namaz kıldığı yer bulunmaktadır; burası seccade şeklinde bir mermerle belirtilmiştir. Tavan ve duvarlar, yukarıdan mermer kaplamalara kadar inen çepeçevre kırmızı atlastan yapılmış bir perde ile örtülüdür.
Kur’ân-ı Kerîm’de Kâbe ile ilgili olarak şu âyetler yer almaktadır:
“Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mâbed- Mekke’deki -Kâbe-’dir.” [22], “Biz beyti insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrâhîm’in makamını namaz yeri edinin. Biz İbrâhîm ve İsmâîl’e, ‘Tavaf eden, ibadete kapanan, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun’ diye emretmiştik. İbrâhîm, ‘Rabbim, burayı emin bir şehir yap! Halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır’ dediğinde -Allah-, ‘Kim inkâr ederse onu kısa bir süre -dünyada- faydalandırır, sonra da cehennem azabına sürüklerim. O ne kötü bir âkıbettir!’ demişti. Bir zamanlar İbrâhîm İsmâîl ile beraber evin temellerini yükseltirken, ‘Ey rabbimiz, bizden kabul buyur! Şüphesiz sen işitensin, bilensin, demişlerdi” [23], “Bir zamanlar İbrâhîm’e beytin yerini göstermiş -ve şöyle demiştik-: Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf eden, kıyamda bulunan, rükû ve secde edenlere evimi temiz tut” [24], “İnsanlar arasında haccı ilân et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yol ve diyarlardan yorgun argın gelen, zayıf develer üzerinde, kendilerine âit birtakım yararları müşahede etmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları -kurban kesmeleri- için sana -Kâbe’ye- gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin hem de fakir ve yoksullara yedirin. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve eski evi tavaf etsinler. Kim Allah’ın yasaklarına saygı gösterirse bu, rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır”. [25]
Bu âyetlerden Kâbe’nin Hz. İbrâhîm’den (a.s) önce de var olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve Hz. İbrâhîm (a.s) tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır. Fakat Hz. İbrâhîm’den (a.s) önce kimin tarafından inşa edildiği hususunda Kur’ân-ı Kerîm’de herhangi bir bilgi yoktur.
Kâbe’yi ziyaret, Hz. İbrâhîm (a.s) zamanından putperestliğin yayılışına kadar tevhid esaslarına uygun olarak sürdürülmüştür. Mekke’de putperestliğin başlamasıyla müşrikler Kâbe ve çevresine çok sayıda put dikerek (360 civarında) burayı puthâneye çevirdiler; ayrıca zaman içerisinde tavafı çıplak yapmaya başladılar. Hz. İbrâhîm’in (a.s) dinine bağlı Hanîfler gibi birçok kişi ise Kâbe’yi putperest anlayışın dışında ziyarete devam etti. Mekke müşrikleri Kâbe’yi ve etrafını putlarla doldurmalarına rağmen hiçbir zaman onu bu putlara nisbet etmemişler, daima Beytullah olarak görmüşlerdir. Fakat kendilerini Allah’a yaklaştırdığına inandıkları putlara kurban kesip dua etmekten de vazgeçmemişlerdir. Müşrikler bir yandan da Kâbe’nin imarına çalışır ve hacılara ücretsiz olarak su ve yemek dağıtırlardı.
Hz. İbrâhîm (a.s) ile oğlu İsmâîl’in (a.s) yaptığı binanın duvarları harçsız olarak üst üste konulan taşlarla örülmüştü ve kuzeydoğu duvarı 32 zirâ, güneybatı duvarı 31 zirâ, güneydoğu duvarı (Hacerülesved ile Rüknülyemânî arası) 20 zirâ, kuzeybatı duvarı ise (Rüknülırâkî ile Rüknüşşâmî arası) 22 zirâ uzunluğunda idi. 9 zirâ yüksekliğindeki binanın biri şimdiki kapının yerinde, diğeri onun karşısında olmak üzere yer hizasında iki kapısı vardı; üzeri açıktı ve içine mahzen olarak bir çukur kazılmıştı.
Örtüler 14 m uzunluğunda ve 0,95 m genişliğinde kırk sekiz parçadan meydana gelir; tamamı 638,4 m2’dir. Yukarı kısımdaki Kâbe’nin dört tarafını çevreleyen yazı kuşağı (hizâm) birbirine eklenmiş on altı parçadan oluşur; uzunluğu 45 m., genişliği 0,95 metredir. Bu kuşağın altında yine on altı parçadan meydana gelmiş, ancak birbirine eklenmeden aralarına içlerinde âyet ve esmâ-i hüsnâ yazılı daireler konmuş ikinci bir kuşak vardır. Örtünün kendisi de kitâbeli olarak dokunmuştur. Birbiri içine giren üçgenler arasında lafza-i celâl, kelime-i tevhid ve “Sübhânallâhi ve bi-hamdihî sübhânallâhi’l-ʿazîm” ibaresi yazılıdır. Örtünün üzerindeki yazılarda altın ve gümüş teller kullanılmıştır. Birbirine tutturulmuş dört parçadan oluşan bugünkü kapı örtüsü 7,5 × 4 m ebadında olup üzerinde bazı Kur’ân âyetleri yer almaktadır. Kâbe’nin yapısı 1040 (1630) yılına kadar herhangi bir değişikliğe uğramadan devam etmiş, bu uzun zaman dilimi içinde yalnız basit onarım ve süsleme çalışmaları yapılmıştır. [26]
* * *
Hacerü’l-Esved
Kâbe’nin güneydoğu köşesine tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirilen taş.
Hacerü’l-esved terkibi Arapça’da siyah taş anlamına gelir. Yerden 1,5 m kadar yükseklikte bulunan, yaklaşık 30 cm. çapında ve yumurta biçimindeki bu taşın siyaha yakın koyu kırmızı renkte olması sebebiyle böyle adlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Kaynaklar, Hacerülesved’in Hz. İbrâhîm (a.s) tarafından Kâbe’nin inşası esnasında tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirildiği konusunda ittifak etmekle birlikte bu taşın menşei, tarihçesi ve mahiyeti hakkında, birçoğu zayıf isnadlara dayanan, bazıları aynı zamanda sembolik bir anlam taşıyan çeşitli rivâyetler nakledilmiştir. Bu rivâyetlerde umumiyetle Hacerülesved’in cennetten indirildiği, Nûh tûfanı sırasında Ebûkubeys dağında korunduğu ve Hz. İbrâhîm’in (a.s) Kâbe’yi inşası esnasında oradan getirilerek yerine konulduğu ifade edilmektedir. [27]
Devam Edecek…
---------------
[1]- Biharu'l-Envâr, c. 16, s. 22.
[2]- es-Siretü'l-Halebiyye, c. 1, s. 137.
[3]- Abbas el-Kummî, el-Kunâ ve’l-elkâb, c. 1, s. 108; Abdulhüseyin Ahmed el-Emînî, el-Gadîr fi’l-Kitâb ve’s-Sunne, c. 7, s. 330; Ali Nemâzî, Mustedrek’u-Sefîneti’l-bihâr, s. 435; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 29; Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, c. 9, s. 350; İbn Abdülber, İstîʿâb, c. 4, s. 1817; İbn Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 37; İbnû’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 7, s. 78; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 283; c. 7, s. 235; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 179; c. 2, s. 371; İbn İshâk, es-Sîre, s. 47; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 2, s. 305; İbn Sa'd, Tabakât, c. 8, s. 18; İbn Şehrâşûb, Menâkıbu Âli Ebî Tâlib, c. 1, s. 34; Kastalâni, Mevâhibu'l-le dünniye, c. 1, s. 73; Taberî, Târîh, c. 1 s. 1123.
[4]- 14/İbrâhîm: 37.
[5]- 48/Feth: 24.
[6]- 3/Âl-i İmrân: 96.
[7]- 6/En‘âm; 92; 42/Şûrâ: 7.
[8]- 16/Nahl: 112.
[9]- 28/Kasas: 85.
[10]- 95/Tîn: 3.
[11]- 90/Beled: 1.
[12]- 3/Âl-i İmrân: 96.
[13]- 2/Bakara: 126; 14/İbrâhîm: 35.
[14]- Belâzürî, Fütûh, s. 50; Ezrakî, Ahbâru Mekke, c. 2, s. 121; Fâkihî, Ahbaru Mekke, c. 2, s. 280; c. 3, s. 103; c. 4, s. 50; c. 5, s. 213; Hâkim, el-Müstedrek, c. 3, s. 312; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 1, s. 150; c. 2, s. 621; c. 4, s. 1703; İbn Cübeyr, er-Rihle, s. 46; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 23; c. 10, s. 61; İbn Haldûn, el-ʿİber, c. 4, s. 103; c. 5, s 927; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 131; c. 2, s. 18; c. 3, s. 286; c. 4, s. 29; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meâd, c. 3, s. 1367; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 4, s. 277; c. 8, s. 242; c. 11, s. 357; c. 12, s. 102; c. 13, s. 107; c. 14, s. 128; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. 4, s. 177; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 41; c. 2, s. 102; c. 5, s. 110; Makrîzî, el-Hıtat, c. 1, s. 257; Mes‘ûdî, Mürûcü’z-zeheb, c. 2, s. 58; c. 4, s. 137; Taberî, Târîh, c. 2, s. 283; c. 3, s. 24; c. 5, s. 344; c. 6, s. 440; c. 7, s. 374; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, s. 555; Vâkıdî, el-Meğâzî, c. 2, s. 780; c. 3, s. 873; Yâ‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 58.
[15]- 5/Mâide: 95, 97.
[16]- 2/Bakara: 125, 127, 158; 3/Âl-i İmrân: 96, 97; 8/Enfâl: 35; 22/Hac: 26; 106/Kureyş: 3.
[17]- 22/Hac: 29, 33.
[18]- 5/Mâide: 2, 97.
[19]- 14/İbrâhîm: 37.
[20]- 2/Bakara: 144, 149, 150; 5/Mâide: 2; 9/Tevbe: 7, 19, 28.
[21]- 52/Tûr: 4.
[22]- 3/Âl-i İmrân: 96.
[23]- 2/Bakara: 125-127.
[24]- 22/Hac: 26.
[25]- 22/Hac: 27-29.
[26]- Firyâl Dâvûd Abdülhâlik, “Kisvetü’l-Kâʿbe”, s. 171; İbn Battûta, Tuhfetü’n-nüzzâr, c. 1, s. 154; İbn Cübeyr, er-Rihle, s. 81; Muhammed Sâlih Demâvendî, Târîh-i Kâʿbe ve Mescidü’l-harâm, c. 1, s. 225; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, s. 14.
[27]- Bedreddin el-Aynî, ʿUmdetü’l-kârî, c. 8, s. 82; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, c. 5, s. 79; Ezrakî, Ahbâru Mekke, c. 1, s. 62; Fâkihî, Ahbâru Mekke, c. 1, s. 81; Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, c. 3, s. 239; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 209; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. 3, s. 383; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 145; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ʿummâl, c. 12, s. 214; Nevevî, el-Mecmûʿ, c. 8, s. 32; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, c. 25, s. 296; Serahsî, el-Mebsût, c. 4, s. 49; Süheylî, er-Ravzü’l-unuf, c. 2, s. 270; Remlî, Nihâyetü’l-muhtâc, c. 3, s. 280; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 14, s. 433.