.
.
İran İslam Devrimi, 47’nci zafer yılını kutluyor. Bu devrimin o günkü zaferiyle zamanın devleri mağlup edildi, halklar özgürlüğüne kavuştu.
Tepeden tırnağa ABD tarafından donatılan Şah Pehlevi rejimi, Batılıların desteğini de arkasına alarak İran halkına yönelik gerçekleştirdiği cinayetler ve katliamlar yüzünden devrilmekten kurtulamadı. Silahı olmayan bir halk ve önderlik, o günün Orta Doğu’sundaki en büyük ordulara ve en gelişmiş silahlara sahip zalim bir iktidarı alt etti, tarihin çöplüğüne gömdü.
Şah’ın devrilmesi ve Amerika’nın yenilgisiyle o günün dünyasında yeni umutlar yeşerdi. Amerika’nın yenilgisine ve yenilebilirliğine olan inançlar arttı; bölge ülkelerinde halka rağmen iktidarda tutulan piyonları korku sardı.
ABD’nin İran’daki kuklasını iktidarda tutabilmek uğruna işlediği cinayetler, devrimi gerçekleştirenler ve önderleri tarafından asla affedilmedi. O günden sonra emperyalist güçlerle mücadele literatürü yeni bir kavramla tanıştı: “Büyük Şeytan Amerika”.
Bu “Büyük Şeytan” ifadesi, emelleri uğruna hiçbir askerî cinayet ve katliamdan çekinmeyen bir müstekbiri tarif ediyordu. O müstekbir ve firavun güç ki, bugünlerde de şahit olduğumuz üzere, emelleri ve hedefleri uğruna hiçbir ahlaki rezaletten çekinmeyeceğini Epstein skandalıyla dünyaya göstermiş oldu.
* *
En Can Alıcı Soru ve Cevabı
Asrın büyük devrimiyle ilgili soru çok, söz fazla. Ancak en can alıcı soru şudur: Bu devrim, 47 yıldır ABD ve Batı’ya rağmen, bunca askerî, ekonomik ve finansal kuşatmaya karşın nasıl ayakta kalabildi ve güçlü bir direniş sergiledi; hâlen de bu savaşı küresel ve bölgesel ölçekte yürütmeye nasıl bu kadar muktedirdir?
Bu sorunun cevabı, İran ve devriminin tarihî köklerinde saklıdır. İslam Devrimi’nin 1979’daki başarısı ve 47 yıldır kesintisiz biçimde devam edebilmesi, esasen ani bir ekonomik krizin ya da geçici bir toplumsal öfke patlamasının eseri değildir. Tam tersine; uzun yıllara yayılan, sabırlı, sistematik ve derin bir fikrî-ideolojik mücadelenin meyvesidir.
Devrim, Arap Baharı gibi sokaklarda birdenbire ortaya çıkmadı; yıllarca camilerde, hüseyniyelerde, medreselerde, dershanelerde, evlerde, üniversitelerde, cemiyetlerde, çeşitli mahfil ve toplantılarda gençlerin, öğrencilerin ve çocukların zihinlerine ve kalplerine sabırla işlenen iman, adalet, bağımsızlık ve izzet merkezli bir bilinç inşasının eseridir.
İmam Humeyni ve yol arkadaşları, aceleci bir ayaklanma yerine nesiller boyu sürecek bir dönüşüm hedefiyle hareket ettiler. Bu yüzden devrim, sadece bir rejimi devirmekle kalmadı; aynı zamanda yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir devlet inşa edebilecek kadar köklü bir weltanschauung (dünya görüşü) ortaya koyabildi. Bu nedenle İmam ve devrimi yalnızca iktidarı değiştirmedi, insanı dönüştürdü; gücünü de tam olarak bu köklülükten ve süreklilikten aldı.
Bu uzun soluklu ve sabırlı tohum ekme süreci sayesindedir ki İslam Devrimi, onlarca darbe girişimine, savaşlara, ambargolara, ekonomik ve askerî kuşatmalara, kültürel saldırılara rağmen hâlâ dimdik ayakta durmakta ve kendi gençlerini aynı idealler etrafında birleştirebilmektedir.
* * *
Uzun Yıllar İşlenmiş Bereketli Topraktan Alınan Verim
İran halkı, İmam Humeyni’nin ve devrimin gerçek, samimi destekçileri oldu; hiçbir zaman mücadeleden ve önderlerinin ilham verici çağrılarına uymaktan vazgeçmediler. Zalim ve yozlaşmış Şah rejimine karşı mücadelelerinde kanlarıyla, şehitleriyle ve büyük fedakârlıklarla korkaklık göstermediler, pes etmediler, asla geri adım atmadılar ve sonunda kendilerini bekleyen zaferle buluştular.
Uzun yıllar süren sabır, sürgün acısı, mücadele, direniş ve aralıksız çalışmanın ardından İmam Humeyni; Amerika, İngiltere, İsrail ve Batı tarafından desteklenen en güçlü emperyalist monarşi rejimini devirmeyi başardı. İran halkına özgürlük, siyasî ve ekonomik bağımsızlık kazandırdı; yerine İslam Cumhuriyeti’ni kurdu ve dünyayı velâyet-i fakih eksenli yeni bir anayasa ile tanıştırdı. Bu, İslam Devrimi’nin en büyük başarılarından biridir.
Bu öncü sistem; toplumsal, ahlaki ve insani değerlerde köklü dönüşümler yarattı; direniş, fedakârlık, diğerkâmlık, cihad ve şehadet kavramlarını yeniden tanımladı.
İmam, özgüven ve kendi kaynaklarına dayalı kalkınma ilkesini yerleştirdi; sanayi ve üretimde dışa bağımlılığı azaltarak kendi kendine yeterlilik hedefini güçlendirdi. Batı’ya siyasî, askerî ve ekonomik bağımlılığı sona erdirdi. Dayanışma, birlik, kardeşlik ve yardımlaşma ruhunu geliştirdi; dinî, edebî ve aydınlatıcı araştırmaların yayılmasını teşvik etti. Kütüphaneleri ve forumları devrimci ve özgürlükçü düşüncelerle zenginleştirdi. Halkın bilinç, anlayış, dindarlık, ilim ve kültür seviyesini yükseltti. Maneviyatı güçlendirdi. Dinî bağlılık ile bilimsel uzmanlığı birleştirerek ilim havzaları ile üniversiteler ve araştırma merkezleri arasında iş birliği sağladı.
Anayasa ile tüm siyasî, medenî, cezaî, yargısal, malî, ekonomik, idarî ve askerî yasalar, hoşgörülü İslam şeriatının temelleri üzerine oturtuldu. Böylece İran; gerici, yozlaşmış, Batı değerlerine bağımlı seküler monarşi devletinden; dinî değerlere bağlı, insani ve öncü bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştü. Bu cumhuriyet; ne doğucu ne batıcı, ne Arap ne Acem, ne mezhepçi ne de taassupçu bir çizgide ilerledi.
İslam Cumhuriyeti, hızlı bilimsel ve teknolojik gelişmelerle modern bilimler, endüstriyel bilgi, nükleer ve uzay teknolojilerinde büyük ilerlemeler kaydederek dünya sahnesinde güçlü bir varlık gösterdi; bölgesel bir süper güç hâline geldi ve gelişmiş ülkeler seviyesine yükseldi.
İslam Cumhuriyeti, kendine özgü İslamî sistemiyle uluslararası alanda bağımsız ve üçüncü bir yolun temsilcisi oldu. Küresel siyasette yeni bir aktör olarak yerini aldı. Batı’nın Amerikan kapitalizmi ve liberalizmi ile Doğu’nun Rus sosyalizmi ve Çin komünizmi arasında bölünmüş mevcut dünya düzeninde, farklı ve ayırt edici bir rol üstlendi.