.
.

Bismillahirrahmanirrahim

Hacerü'l-Esved'in yerine konulması

Kâbe'nin, Araplar arasında saygın bir konumu vardı. Çünkü câhiliye döneminde ona özen gösteriyorlar, orayı düzenli bir şekilde ziyaret ediyorlardı. Hz. Peygamber'in (s.a.a) peygamber olmasından beş yıl önce (35 yaşında) meydana gelen bir sel Kâbe'yi yıkmıştı. Bunun üzerine toplanan Kureyşliler Kâbe’yi genişleterek yeniden inşa etmeyi kararlaştırdılar ve bu karar üzerine Kureyş ve Mekke ileri gelenleri hemen işe başladılar.

Fakat bina yükselip de Hacerü'l-Esved'in konulacağı yere sıra gelince, bu taşı kimin yerine koyacağı üzerinde anlaşmazlığa düştüler. Her kâbile bu şerefin sırf kendisinin olmasını istiyordu. Anlaşma olmayınca savaş hazırlığına giriştiler. Her kâbile, yandaşı ve müttefiki olan kâbile ile bir araya gelerek gruplaştılar. Bu arada Kâbe'nin inşası işini bir yana bıraktılar. Sonra mescide toplanarak meseleyi müzakere ettiler.

Uzun müzakereler sonunda, o andan itibaren o toplantıya ilk gelen kimsenin aralarında hakem olmasına ortak karar verdiler ve o hakemin göstereceği çözüme uyacakları yolunda birbirlerine söz verdiler. Tam bu sırada Abdullah oğlu Muhammed'in (s.a.a) yanlarına ilk gelen olduğunu gördüklerinde: "Bu, (Muhammed) Emîn'dir; onun vereceği karara razıyız." dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) anlaşmazlığı çözmeye koyuldu. Bunun için Hacerü'l-Esved'i yere serdiği bir yaygı üzerine koydu ve her kâbilenin, yaygının bir ucundan tutmasını söyledi. Arkasından: "Şimdi hep birlikte taşı kaldırın." dedi. Kâbile temsilcileri onun dediğini yapıp da taşı konacağı yerin hizasına kadar kaldırdıklarında, Hz. Peygamber (s.a.a) kendi mübarek elleri ile taşı alıp onu konması gereken yere yerleştirdi. Onun bu uzlaştırıcı davranışı herkesi memnun etti. Böylece büyük bir anlaşmazlık ortadan kalkmış oldu. Arkasından kâbileler çalışmaya devam ederek Kâbe'nin inşası işini tamamladılar. [1]

“… Eski Ev (Kâ'be)’yi tavaf etsinler.” [2]

Bazı tarihçilerin verdiği bilgiye göre, Araplar câhiliye döneminde Hz. Peygamber'in (s.a.a) hakemliğine başvururlardı. Çünkü o karar verirken, aldatmacadan ve karşısındakilerle tartışmaktan kesinlikle uzak dururdu. [3]

Onun gösterdiği bu ciddî tutum, o kâbilelerin vicdanlarında büyük bir etki bırakmış, Hz. Peygamber'in (s.a.a) sosyal konumunu pekiştirmede yeni bir boyut oluşturmuş, dikkatleri onun liderlik yeteneğine ve idarecilik maharetine çevirmişti. Böylece onun yüce bilgeliğine, üstün zekâsına ve benzersiz güvenirliğine duyulan güven yoğunluk kazanmıştı. [4]

* * *

Medine

Hz. Peygamber’in (s.a.a) mescidiyle kabrinin bulunduğu hicret yurdu, İslâm’da iki Harem bölgesinden biri, Resûl-i Ekrem (s.a.a) döneminin başşehri.

Arap yarımadasının batısında Hicaz bölgesinde Kızıldeniz kıyısına yaklaşık 130 km. uzaklıkta, Mekke’nin 350 km. kadar kuzeyinde olup deniz seviyesinden yüksekliği Harem-i şerif’te 619 metredir. Şehrin kurulmuş olduğu geniş düzlüğün kuzeyini Uhud, güneyini Âir dağları, doğusunu Vâkım harresi (volkanik lav akıntısı), batısını Vebere harresi kuşatır.

Medine’nin bilinen eski adı Yesrib olup bu adın, buraya ilk yerleşen kişi olduğu rivâyet edilen Yesrib b. Vâil b. Kâyine b. Mehlâbil’in isminden geldiği kaydedilmektedi. Yesrib kelimesi, Kur’ân’da Medine’nin adı olarak geçmektedir. [5] Hicretin ardından Hz. Peygamber (s.a.a) şehre Tâbe, Taybe (hoş ve güzel) gibi olumlu anlamlar içeren adlar verilmesini istemiştir. İslâm kaynaklarında Medine’ye Tayyibe, Miskîne, Azrâ, Câbire, Mecbûre, Mahabbe, Mahcûbe, Kur’ân’da Medine için kullanılan dâr [6] kelimesinden hareketle Dârülhicre, Dârülîmân, Dârüssünne, Resûl-i Ekrem’e (s.a.a) nisbetle Medînetürresûl (Medînetünnebî) ve el-Medînetü’l-münevvere gibi isimlerin verildiği görülmektedir.

Medine kelimesi Kur’ân’da on yerde geçmekte, bunların dördünde [7] Medine şehri kastedilmektedir. Mekke ile birlikte iki Harem’den (Haremeyn) biri olan Medine, hicret yurdu olması ve halkının herhangi bir zorlama olmaksızın İslâmiyet’i benimsemesinden dolayı Kur’ân’la fethedilmiş kabul edilir.

Medine’ye ilk yerleşmenin ne zaman başladığı hakkında kesin bilgi yoktur. Tarih sahnesine çıkışından itibaren Medine’ye yerleşen üç topluluktan (Amâlika, Yahûdîler ve Evs-Hazrec) bahsedilir. Ancak şehre bunlardan hangisinin daha önce geldiği bilinmemektedir. Genellikle kabul edilen rivâyete göre Yesrib’e ilk olarak Amâlika kavminden beraberindekiler yerleşmiştir. Yesrib’in yerleşim birimi olarak gelişmesinde yahûdî kâbileleri Benî Kurayza, Benî Kaynukâ ve Benî Nadîr’in önemli rol oynadıkları rivâyet edilmektedir. Anavatanları Yemen olan Evs ve Hazrec kâbileleri de Yesrib’e yerleşmişlerdir.

Hz. Peygamber’in (s.a.a) hicrete izin vermesiyle sahâbîler Mekke’den Medine’ye göç etmeye başladılar. Ashâbın büyük çoğunluğu Medine’ye gittikten sonra Resûl-i Ekrem de (s.a.a) oraya hicret etti (8 Rebîülevvel 1). İslâm ve dünya tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden ve önemli sonuçlar doğuran hicret, Mekke’nin fethine kadar (20 Ramazan 8) sürdü. Hicretten sonra Medine’de bazı iç düzenlemeler yapıldı. İlk olarak şehri dışarıdan gelecek tehditlere karşı güvence altına almak ve gayri müslim unsurlarla Kureyş’in iş birliğini engellemek üzere Hz. Peygamber’in (s.a.a) nihaî söz sahibi kabul edildiği, Medine toplumunun bütün unsurlarının katıldığı siyasî birliğin temelini atan Medine vesikası kaleme alındı.

Kâbileyi esas alan üyelik anlayışı ve dar otorite kalıpları yerine yeni bir siyasî üyelik tanımı getirmiş olan Medine vesikasının yazılmasının ardından ensârla muhâcirler arasında kardeşlik bağı (muâhât) kuruldu. Evs ve Hazrec kâbileleri, eski düşmanlıklarını unutarak kendilerine verilen ensâr unvanına uygun biçimde yaşamaya devam ettiler. Yahûdîler Evs ve Hazrec kâbilelerinin oluşturduğu ittifakı bozmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. [8]

* * *

Görevleri

Davetçi (Çağırıcı)

Kur’ân-ı Kerîm’de davet kelimesi altı âyette geçmekte olup aynı kökten değişik türevleri d-a-v kelimeler 206 defa şu anlamlarda kullanılmıştır:

De’â [9], de’evtü [10], de’avtümû [11], yed’u [12], yed’û [13], yed’ûne [14], ted’u [15], ted’ûne [16], ed’û [17], ned’u [18], ned’û [19] fiilleri ile üd’u [20], üd’û [21] ve yed’u [22] emir kalıpları çağırmak demektir. Dü’ye [23], dü’û [24], dü’îtüm [25], yüd’â [26], yüd’avne [27], tüd’â [28] ve tüd’avne [29] edilgen fiilleri çağrılmak manasınadır.

Da’veh [30] kelimesi davet, çağrı; dâ’i/ed-dâ’i [31] ve ed-dâ [32] kelimeleri çağırıcı anlamınadır. Davet İslâm dinini yayma ve müslümanların dinî görevlerini yerine getirmeye çağırma, seslenme, adlandırma, dua veya beddua etme, ziyafete çağırma, propaganda yapma anlamına gelen İslâmî bir terimdir.

Davet kelimesi İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı anlamına gelir. Kur’ân’da “İslâm’a çağrı” [33], “imana çağrı” [34], “Allah yoluna çağrı” [35], “Allah’ın kitabına çağrı” [36], “hakka çağrı” [37], “hayra çağrı” [38], “kurtuluşa çağrı” [39], “hayat kaynağına çağrı” [40], “esenliğe çağrı” [41] gibi manalara gelir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber (s.a.a) “Allah’ın davetçisi” (dâiyallah) olarak nitelendirilmiş [42] ve ona yüklenen davet görevi davet et (ادع) emri yanında tebliğ et (بلغ), hatırlat (ذكر), ikaz et (أنذر) gibi daha başka kelimelerle de ifade edilmiştir.

Kur’ân’da çeşitli vesilelerle Hz. Muhammed’in risâletinin bütün insanlığı kapsadığı [43] ve sadece İslâm’ın yüce Allah nezdinde geçerli din olduğu [44] belirtilmiştir. Hz. Peygamber’in insanlar üzerinde bir zorba olmadığı [45], görevinin irşad, tebliğ ve davetten ibaret bulunduğu [46], esasen ilke olarak dinde zorlamaya başvurulamayacağı, gerçek olanla olmayanın birbirinden ayrıldığı [47], bundan sonra artık iman edip etmemenin insanların kendi istemelerine bağlı bulunduğu [48] ifade edilmiştir.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber (s.a.a) dâî, beşîr, nezîr gibi sıfatlarla nitelendirilerek onun misyonunun davet esasına dayandığı vurgulanmış, özellikle Peygamber’in (s.a.a) ve genel olarak müslümanların davet çalışmalarında uymaları gereken başlıca metotları göstermesi bakımından son derece önem taşıyan bir âyette, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla tartışmanı en güzel bir şekilde sürdür” [49] buyurularak davetin barışçı metotlarla yapılması öngörülmüştür. [50]

* * *

Tebliğ (Bildirici)

Kur’ân-ı Kerîm’de b-l-ğ kökünden kelimeler 77 yerde şu anlamlara gelmektedir:

Beleğa [51], beleğû [52], ebleğû [53], beleğne [54], belleğte [55], beleğnâ [56], yeblüğa(nne) [57], yeblüğû [58], übelliğu [59] fiilleri ile belliğ [60] ve ebliğ [61] emir kalıpları ulaşmak, ulaştırmak, tebliğ etmek; meblağ [62] kelimesi ulaşılan yer, sınır; bâliğ [63], bâliğû [64] ve bâliğ(ne) [65] ism-i fâilleri ulaşan kişi veya kişiler; belâğ/el-belâğ [66] sözcükleri ise duyuru demektir.

Belîğ [67] kelimesi etkili, tesirli, içi dolu, hikmetli anlamlarında kullanılmıştır. Bâliğah [68] ve el-bâliğah [69] sözcüğü kesin, üstün manasınadır.

Sözlükte bir şeyi veya bir haberi ulaştırmak anlamındaki teblîğ kelâm ilminde peygamberlerin (a.s) yükümlü olduğu tebliğ görevi, onların vahiy yoluyla aldıkları bilgiyi insanlara ulaştırması demektir. Bir kimsenin irade beyanını diğer bir kimseye tebliğ etmeye fıkıhta (hukuk), risâlet adı verilmektedir. Cemaatle kılınan namazlarda imamın aldığı tekbir, verdiği selâm gibi zikirlerin müezzin veya bir başkası tarafından cemaate duyurulmasına da tebliğ, bu görevi yerine getirene mübelliğ denilir. [70]

Devam Edecek…

---------------

[1]- Tarih-i Yâ’kûbî, c. 2, s. 19; Siret-u İbn Hişâm, c. 1, s. 204; el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. 2, s. 300; Tarih-i Taberî, c. 2, s. 37.

[2]- 22/Hac: 29.

[3]- es-Siretü'l-Halebiyye, c. 1, s. 145.

[4]- Komisyon, Hidayet Önderleri, Yayın no: 95, s. 90-92.

[5]- 13/Ahzâb: 13.

[6]- 59/Haşr: 9.

[7]- 9/Tevbe: 101, 120; 33/Ahzâb: 60; 63/Münâfikûn: 8.

[8]- Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 274-275; c. 2, s.299, 305-306; c. 9, s. 301, 427; Belâzürî, Fütûh, s. 1-31; Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm, Kitâbü’l-Emvâl, s. 215-219; İbn Abdülber, et-Temhîd, c. 6, s. 310; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 1, s. 655-658; c. 4, s. 359; c. 5, s. 391; c. 8, 220; c. 10, s. 61, 214; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 2, s. 77, 82, 108-109, 143-146; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 7, s. 239; c. 8, s. 46; c. 11, s. 320; c. 12, 199-205; c. 13, s. 291; İbnü’n-Neccâr el-Bağdâdî, ed-Dürretü’s-semîne fî târîhil-Medîne, s. 33, 101; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 126-127; c. 3, s. 87, 341-343; c. 4, s. 155, 231; c. 5, s. 429; İbn Şebbe, Târîhul-Medînetil-münevvere, c. 1, s. 152, 156-165, 169; Mes‘ûdî, Mürûcü’z-zeheb, c. 2, s. 367; c. 4, s. 137; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, c. 26, s. 265, 313, 321, 338-339; c. 29, s. 449-455; Sehâvî, et-Tuhfetü’l-latîfe fî târîhil-Medîneti’ş-şerîfe, c. 1, s. 385; c. 2, s. 222; c. 3, s. 410-411; Taberî, Târîh, c. 3, s. 140; c. 4, s. 455; c. 5, s. 238-240; c. 7, s. 374-375, 599; c. 9, s. 129-131, 552; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, s. 305.

[9]- 30/Rûm: 25.

[10]- 71/Nûh: 5, 7, 8.

[11]- 7/A’râf: 193.

[12]- 54/Kamer: 6.

[13]- 28/Kasas: 25.

[14]- 12/Yûsuf: 33.

[15]- 18/Kehf: 57.

[16]- 40/Mü’min: 41, 42, 43.

[17]- 13/Ra’d: 36.

[18]- 3/Âl-i İmrân: 61.

[19]- 17/İsrâ: 71.

[20]- 16/Nahl: 125.

[21]- 2/Bakara: 23.

[22]- 96/Alak: 17.

[23]- 40/Mü’min: 12.

[24]- 24/Nûr: 48, 51.

[25]- 33/Ahzâb: 53.

[26]- 61/Saff: 7.

[27]- 68/Kalem: 42, 43.

[28]- 45/Câsiye: 28.

[29]- 48/Feth: 16.

[30]- 3/Âl-i İmrân: 23.

[31]- 46/Ahkâf: 31, 32.

[32]- 54/Kamer: 8.

[33]- 61/Saff: 7.

[34]- 57/Hadîd: 8.

[35]- 16/Nahl: 125.

[36]- 3/Âl-i İmrân: 23.

[37]- 13/Ra‘d: 14.

[38]- 3/Âl-i İmrân: 104.

[39]- 40/Mü’min: 41.

[40]- 8/Enfâl: 24.

[41]- 47/Muhammed: 35.

[42]- 46/Ahkâf: 31.

[43]- 7/A‘râf: 158; 34/Sebe: 28.

[44]- 3/Âl-i İmrân: 19, 85.

[45]- 88/Gâşiye: 22.

[46]- 3/Âl-i İmrân: 20; 5/Mâide: 92, 99; 42/Şûrâ: 48.

[47]- 2/Bakara: 256.

[48]- 18/Kehf: 29.

[49]- 16/Nahl: 125.

[50]- Ebü’l-Bekâ, el-Külliyyât, s. 330; Serahsî, el-Mebsût, c. 10, s. 4-6; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9, s. 16.

[51]- 12/Yûsuf: 22.

[52]- 18/Kehf: 61.

[53]- 4/Nisâ: 6.

[54]- 65/Talâk: 2.

[55]- 11/Hûd: 57.

[56]- 6/En’âm: 128.

[57]- 17/İsrâ: 23.

[58]- 24/Nûr: 58.

[59]- 46/Ahkâf: 23.

[60]- 5/Mâide: 57.

[61]- 9/Tevbe: 6.

[62]- 53/Necm: 30.

[63]- 5/Mâide: 95.

[64]- 7/A’râf: 135.

[65]- 16/Nahl: 7.

[66]- 5/Mâide: 92; 42/Şûrâ: 42; 72/Cin: 23.

[67]- 4/Nisâ: 63.

[68]- 54/Kamer: 5.

[69]- 6/En’âm: 149.

[70]- TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 40, s. 218.