.
.

Bismillahirrahmanirrahim

Sadece İslam değil, insanlık tarihinin en müstesna olayının vuku bulduğu günlerdeyiz; Bi'set günlerinde…

Yani en değerli, en üstün ve en müstesna insanın risaletinin ilanı, ilk vahyin indiği, en büyük İlahi tecellinin vuku bulduğu ve insanlığa en büyük nimetin verildiği günler…

“Gerçekten Allah müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur; zira ayetlerini onlara okuması, onları arıtması ve onlara kitabı ve hikmeti öğretmesi için, kendilerinden olan bir peygamber göndermiştir…”[1]

Öyle bir şahsiyet ki ondan daha faziletli bir varlık yaratılmamış ve yaratılmayacaktır.

Öyle bir risâlet ki bütün risâletlerin hatemi ve en kâmilidir. Getirdiği Semavi kitap Kur’an’ın tabiriyle bütün kitaplara “Müheymin”dir. Yani onlardaki bütün güzellikleri, İlahi öğretileri ve hakikatleri artılarıyla birlikte içinde barındırmaktadır.

Öyle bir şahsiyet ki Rabbimiz onu terazinin bir kefesine ve bütün kâinatı da diğer kefesine koyarak adeta onu bütün kâinata denk tutmuştur. Nebe’ Suresi’nde cennette muttakilere verilecek nimetlerden bahsettikten sonra şöyle buyurmaktadır:

“Bunlar, senin Rabbinden ve göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbinden bir mükâfat ve hesaplanmış bir bağıştır. O geniş rahmet sahibidir…”[2]

Öyle bir şahsiyet ki Hak Teâla onun canına yemin etmiştir.[3]

Öyle bir canan ki Rabbi onun bulunduğu şehire bile yemin etmiştir.[4]

Öyle bir aziz ki Rabbi kitabında hiçbir yerde ona ismiyle hitap etmemiş, hep “Ey Resul!”, “Ey Nebi!” gibi sıfatlarıyla seslenmiştir.

Öyle bir şahsiyet ki Allah-u Teâla ona adeta açık çek vermiştir. “Yakında Rabbin sana sen razı oluncaya kadar lütufta bulunacak!”[5] (Engin ve geniş şefaat hakkı.)

Öyle bir peygamber ki Rahman olan rabbimiz onu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir.[6]

Öyle eşsiz bir şahsiyet ki Allah onu bütün şahitlerin şahidi kılmıştır:

"Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin/inkarcıların hali ne olacak!.."[7]

124 bin Peygamberin içinde bir tek onu Mirac’a yükseltmiş, sırlarla dolu bu İlahi yolculuğa layık görmüştür.

Rabbimize sonsuz hamdolsun ki böyle bir eşsiz benzersiz bir nimete bizi mazhar kılmıştır.

Saydığımız ve sayamadığımız bunca yücelik, özellik ve güzellikten dolayı Rabbimiz onu bize en mükemmel örnek olarak tanıtmıştır.

Peki, acaba biz bu büyük ve eşsiz nimetin kadrini ne kadar biliyoruz?

Ne kadar ona layık olmaya çalışıyoruz?

Ne kadar onu örnek alıyoruz?

Hiç kendimize sorduk mu acaba o bizden ümmet olarak razı mı?

Bunu anlamak için Kur’an ayetlerine ve Resul-i Kibriya’nın (s.a.a) mübarek sözlerine kısa bir göz atmak yeterlidir.

* * *

* Kur’an kurtuluşun yolunu Allah’a ve Resulü’ne itaate bağlayarak şöyle buyurmaktadır:

“Yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları, kendilerine iyiliği emreden, onları kötülükten sakındıran, onlara temiz şeyleri helal ve pis şeyleri haram kılan, ağır yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri indiren Ümmî elçi ve peygambere uyanlar; ona iman eden, onu destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte inen nura uyanlar var ya; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[8]

*

“Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse, işte onlar, (kıyamette) Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar!”[9]

*

“Kim Peygamber'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur…”[10]

*

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın ve sizi neden sakındırdıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun; kuşkusuz, Allah'ın azabı çok çetindir.”[11]

Evet, ona itaat sadece ahirette değil, bu dünyada da kurtuluşun ve özgürlüğün reçetesidir.

* Yine Kur’an bu itaatin de körü körüne değil basiretli ve akıllıca olması gerektiğine vurgu yapar:

“De ki: "Bu benim yolumdur. Ben ve bana uyan kimseler, basiretle/bilinçli bir şekilde Allah'a doğru çağırırız. Allah (her türlü eksiklikten) münezzehtir ve ben müşriklerden değilim."[12]

*

“… Artık müjdele kullarımı. O (kullar) ki, sözü dinleyip en güzeline uyarlarlar. İşte onları Allah hidayete erdirmiştir ve onlar, halis akıl sahipleridirler.”[13]

İşte böyle bir itaat ve ittibâ insana manevi hayat kazandırır, insanı ihya eder; manevi ölümden kurtarır:

“Ey iman edenler! Size hayat verecek olan şeye çağırdığında Allah'a ve Peygamber'e icabet edin…”[14]

İşte böyle bir itaat ve ittibâ insanın İlahi sevgisinin nişanesi olur ve onu Allah’ın sevgilisi kılar:

“De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, bağışlayıcı ve merhamet edicidir."[15]

Peki, neden ona uymalıyız? Zira en mükemmel insan, en güzel ve kusursuz örnek odur:

“Kuşkusuz, Peygamber'de sizin için, (içinizden) Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah'ı çok anan kimse için güzel bir örnek vardır.”[16]

*

“Şüphesiz, sen yüce/azametli bir ahlaka sahipsin.”[17]

*

“Ey Peygamber! Biz seni şâhid/gözetici, müjdeleyici, uyarıcı, Allah'ın izni ile O'na bir davetçi ve aydınlatıcı bir çırağ olarak gönderdik.”[18]

* Şimdi bu ayetler ışığında kendi durumumuza bir göz atalım. Gerçekten biz bugün ümmet olarak ne kadar ona uyuyoruz? Ne kadar ona itaat ediyoruz? Ne kadar onu örnek alıyoruz? Ne kadar ona ve yüce ahlakına benziyoruz?

- O, risaletine Allah’ın oku emriyle başlamıştı:

“Oku, yaratan Rabbinin adıyla.”[19]

- O bize ilim irfanı öğretmek, Kitabullah’ı okumak ve bizi eğitmek için gelmişti:

“Okuma ve yazma bilmeyenler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran, kitap ve hikmeti onlara öğreten bir elçi gönderen O'dur…”[20]

Evet, o cehaletlerden, hurafelerden, akıl mantık dışı her şeyden bizi kurtarmak için, bizi gayrı insanî bütün ahlak ve davranışlardan temizlemek için, bizi kulların köleliğinden kurtarıp yaratana kul yapmak ve zalimlerin zulmünden, zorbalığından kurtarmak ve bizi özgürleştirmek için gelmişti. Onun getirdiği İlahi kitap ve onun siret ve sünneti bu ulvi öğretiler ve İlahi mesajlarla doludur.

Ama ne yazık ki geldiğimiz noktada bizler bugün bu hakikatlerden fersahlarca uzaklaşmış durumdayız.

- Kur’an onu ve beraberinde, izinde olanları şöyle tanıtmaktadır:

“Muhammed, Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ve secde hâlinde görürsün. Allah'ın lütuf ve hoşnutluğunu elde etmek isterler. Secde izinden alametleri yüzlerindedir…”[21]

Evet, o ve onun izinde gidenler, onun mektebinden aldıkları dersle, düşmanlara karşı, zalim ve azgın kâfirlere karşı şiddetli ve katı, ama birbirlerine karşı şefkatli ve merhametlidirler. Kur’an’ın verdiği isimle birbirleriyle kardeş gibidirler. Ya Resulallah! Ümmetin olduğunu iddia eden milyonlar, milyarlar bu gün bu Kur’ani tablonun tam tersini dünyaya göstermektedirler. Kendi aralarında bölük pörçük, birbirlerine karşı katı ve düşman, ama maalesef senin ve dininin azılı düşmanlarıyla kol kola veya en azından onların karşısında kul ve köle gibi suskun, zelil ve perişan bir haldeler.

- Kur’an, Habibullah’ı şöyle tanıtmaktadır.

“Gerçekten kendinizden olan öyle bir peygamber size geldi ki, sıkıntınız ona ağır gelir; size düşkündür ve müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir.”[22]

Evet, o bize düşkündü, bizim hidayetimiz, saadetimiz ve kurtuluşumuz için kendisini adeta paralıyordu, helak ediyordu. Ümmetin her ferdinin sıkıntısı ona ağır geliyordu. Müminlere gerçekten çok ama çok şefkatli ve merhametliydi.

Peki, ya biz? Ne kadar ona düşkünüz? Onun dinine, ulvi hedeflerine, ümmetine, mukaddesatına düşkünüz? Bunu anlamak zor mu?! Filistin’in, Yemen’in, Lübnan’ın, İran’ın, Sudan’ın, Suriye’nin hali pürmelali, Kudus’ümüzün, Haremeyn-i Şerifeyn’imizin içler acısı durumu, her şeyi en çıplak haliyle anlatmıyor mu?

Küfür, şirk, nifak, zulüm ve istikbar âlemi bütün gücünü ve safını birleştirmişken, iki buçuk milyar Müslüman bin bir parçaya bölünmemiş mi?

Dünyanın en zengin yataklarına sahip olan İslam coğrafyası, zamanın Firavunlarına, Nemrutlarına, satılmış İslam kılıklı Yezitlerine peşkeş çekilmiyor mu?

Bu Rahim ve Rauf Peygamber’in kendisi buyurmadı mı?:

“Her kim sabaha çıkar da Müslümanların işlerini/sıkıntılarını dert edinmezse, Müslüman değildir.”

* *

“Kim sabaha çıkar da Müslümanların işleriyle ilgilenmezse onlardan değildir. Kim ‘Ey Müslümanlar!’ diye yardım isteyen birini duyar da ona cevap vermezse Müslüman değildir.”

* *

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz birbirinizden sorumlusunuz.”

* *

“En büyük cihad, zalim yöneticinin karşısında hakkı haykırmaktır!”

* Evet, Bi’set günlerindeyiz. Bi’set yani yeniden diriliş, yeniden ayağa kalkış. Bu ümmet, yeniden bir Bi’sete, yepyeni bir dirilişe ve kıyama, ihya hareketine muhtaçtır. Aslına, kaynağına, arı duru membaına, risâlet ve velayet pınarına dönmeye muhtaçtır.

Yoksa hepimiz, mahşer yerinde Hakk’ın adalet divanı karşısında onun şikâyetine maruz kalacağız; o gün ki ayağa kalkıp şöyle diyecek:

"Ey Rabbim! Kuşkusuz, benim kavmim bu Kur'ân'ı terk ettiler/yalnız bıraktılar."[23]

- - - - - - - - - - - -


[1] (Âl-i İmrân, 164)

[2] (Nebe’, 36-37)

[3] (Hicr, 72)

[4] (Beled, 1)

[5] (Duhâ, 5)

[6] (Enbiya, 107)

[7] (Nisa, 41)

[8] (A’râf, 157)

[9] (Nisâ, 69)

[10] (Nisâ, 80)

[11] (Haşr, 7)

[12] (Yusuf, 108)

[13] (Zümer, 17-18)

[14] (Enfâl, 24)

[15] (Âl-i İmrân, 31)

[16] (Ahzap, 21)

[17] (Kalem, 4)

[18] (Ahzap, 45-46)

[19] (Alak, 1)

[20] (Cumua, 2)

[21] (Fetih, 29)

[22] (Tevbe, 128)

[23] (Furkan, 30)