.
.

Bismillahirrahmanirrahim

Çocukları

Hz. Peygamber’in (s.a.a) üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu olmuştur. Kâsım’ın (ö. 598-601), Zeyneb (ö. 8/599-629), Rukayye (ö. 2/601-624), Ümmü Gülsûm (ö. 9/603-630), Fâtıma (ö. 11/605-632), Abdullah (ö. 611-615) ve İbrâhîm (ö. 10/630-632). [1]

* * *

Torunları

İmam Hasan

Ebû Muhammed el-Hasen b. Alî b. Ebî Tâlib el-Kureşî el-Hâşimî (ö. 49/625-669).

Ehl-i Beyt İmamları'nın ikincisi, cennet ehli gençlerin efendisi, Resûlullah'ın (s.a.a) soyunu sürdüren iki kişiden, Hz. Peygamber'in (s.a.a) Necran Hristiyanları karşısında iftihar ettiği dört kişiden, yüce Allah'ın günah kirinden arındırarak tertemiz kıldığı kimselerden, dedesi Resûl’u Ekrem’in (s.a.a) ilk torunu ve Hz. Ali (a.s) ile Hz. Fâtıma’nın (s.a) büyük oğludur.

Hz. Peygamberimiz (s.a.a) ona, Hasan (güzel) anlamına gelen adı verdi. İmam Hasan'ın (a.s) künyesi Ebû Muhammed'dir. Başka bir künyesi yoktur. Mücteba, Tâki, Zeki ve Sıbt lakaplarıyla tanınır.

Babası İmam Ali (a.s), annesi Hz. Fâtıma (a.s) ile Hicret’in ikinci yılının zilhicce ayında nişanlanıp, evlenmişti. İmam Hasan'ın (a.s) hicrî üçüncü yılın ramazan ayının ortasında (625) Medine'de doğdu. Babası ona, Harb adını koymayı düşünmüşse de Hz. Peygamber (s.a.a.), Câhiliye döneminde bilinmeyen Hasan adını ve Ebû Muhammed künyesini vermiş ve kulağına bizzat ezan okumuştur; doğumunun yedinci gününde de akîka kurbanı kestiği ve Hz. Fâtıma’dan (s.a) saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istediği bilinmektedir.

Çocuklarının sayısı da ihtilaflıdır; kız erkek on iki, on beş, on altı, on dokuz, yirmi ve yirmi iki çocuğu olduğu rivâyet edilir. Kaynaklarda adları verilen çocukları şunlardır: Zeyd, Hasan, Kâsım, Ebû Bekir, Abdullah, Amr, Abdurrâhman, Hüseyin, Muhammed, Yâ‘kûb, İsmâîl ve Talha.

Hz. Ali’nin (a.s) şehit edilmesinin (21 Ramazan 40/661) ardından Ebû Muhammed Ubeydullâh b. el-Abbâs b. Abdilmuttalib el-Hâşimî el-Kureşî (ö. 58/678), Kûfeliler’i hâlife olarak İmam Hasan’a (a.s) biata davet etti ve Kûfe’de kendisine biat edildi. Kendisi 37 yaşında iken imamet makamına ulaşmıştır. İmam Hasan (a.s) ile Muâviye 25 Rebîyülevvel 41 (661) tarihinde anlaşma yapıldı.

Rivâyete göre, eşlerinden Ca‘de bint Eş‘as b. Kays tarafından zehirlendi, 28 Safer 49 (669) tarihinde vefat etti ve Bakî Mezarlığında defnedildi. [2]

* * *

İmam Hüseyin

Ebû Abdillâh el-Hüseyn b. Alî b. Ebî Tâlib el-Kureşî el-Hâşimî eş-Şehîd (ö. 61/626-680).

Ebû Abdullah Hüseyin… Kerbelâ şehidi... Ali b. Ebû Tâlib'in oğlu… Annesi, Resûlullah'ın (s.a.a) kızı Fâtıma… Resûlullah'tan (s.a.a) sonra Ehl-i Beyt İmamları'nın üçüncüsü… Resûlullah'ın (s.a.a) iki torunundan ikincisi… Cennet gençlerinin efendisi… Hz. Resûl'ün (s.a.a) soyunu devam ettiren iki kişiden biri… Resûlullah'ın (s.a.a) Necran Hristiyanlarıyla lânetleşirken yanına aldığı dört kişiden biri… Yüce Allah'ın kendilerinden bütün kirleri giderip tertemiz kıldığı örtü ashâbından (ashâb-ı kisâ) biri… Sarılanın kurtulduğu, uzaklaşanınsa saptığı bildirilen iki ağır emanetten (sekaleyn) biri…

Lakapları Reşîd, Vafî, Tayyib, Zeki, Mübarek, Sibt (torun), et-Tâbi Li Merzati'llah ve ed-Delil Alâ Zâti'llah’tır. Şehîd lakabıyla meşhurdur. Künyeleri, Ebû Abdullah, Ebû’ş-Şühedâ (şehitler babası) ve Ebû’l-Ehrâr’dır (özgürler babası).

Tarihçilerin büyük çoğunluğu, İmam Hüseyin (a.s) 3 Şâban 4 (626) tarihinde Medine’de dünyaya geldiği kanaatindedirler. Doğduğu zaman Hz. Peygamber (s.a.a) bebeği bağrına basmış, sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okumuştur. Bebeğe, Hüseyin adını Hz. Peygamber (s.a.a) vermiştir. Doğumunun yedinci gününde akîka kurbanı kestirip Hz. Fâtıma’dan (s.a) saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istedi.

(İmam) Hüseyin (a.s), ne (annesi) Fâtıma’nın (s.a) ne de başka bir kadının sütünü emmiş değildir. Resûllah’ın (s.a.a) yanına getirilir ve o, başparmağını ağzına koyar ve o da kendisi üç gün boyunca tok tutacak kadar emerdi. Böylece (İmam) Hüseyin’in (a.s) eti Peygamberimizin (s.a.a) etinden ve kanı da Peygamber’in (s.a.a) kanından beslenerek gelişti. (İmam) Hüseyin (a.s), ana rahminde altı ay kalıp doğan kimsedir.

Eşleri ve Çocukları: Yezdgird’in kızı Şehribânû (İmam Ali Zeynelâbidîn'nin (Seccâd) annesidir), İmreu’l Kays’ın kızı Rubâb (İmam Hüseyin’in küçük kızı Sükeyne ya da Sekîne ile Abdullah veya Ali Askar’ın annesidir), Ebû Murret b. Urve b. Mes'ud Sakafî’nin kızı Leyla (Ali Ekber’in annesidir), Talha b. Ubeydullah Teymî’nin kızı Ümmü İshâk (İmam Hüseyin’in büyük kızı Fâtıma’nın annesidir) ve Sülafe ya da Kudae (Câ’fer’in annesidir).

İmam Hüseyin'in (a.s) hayatının ilk dönemi dört aşamadan vurgulanabilir:

1. Dedesi (s.a.a) zamanındaki hayatı. Hicrî dördüncü yıldan onuncu yıla kadar sürer.

2. Üç hâlife zamanındaki hayatı. Hicrî on birinci yıldan otuz beşinci yıla kadar sürer.

3. Babasına (a.s) biat edildiği günden babasının şehit edildiği güne kadar süren aşama. Hicrî otuz beşinci yıldan kırkıncı yıla kadar sürer.

4. Ağabeyi Hasan-ı Mücteba (a.s) zamanındaki hayatı. Yaklaşık olarak on yıl, yani hicrî kırkıncı yılın ramazan ayının sonlarından ellinci yılın safer ayının başlarına ya da sonlarına kadar sürer.

İmam Hüseyin'in (a.s) hayatının ikinci dönemi ise, ağabeysinin (a.s) şehit edilmesinden sonra başlar ve hicrî altmış birinci yılın muharrem ayının onunda (Aşurâ) Kerbelâ'da şehit edilmesiyle son bulur.

İmam Hüseyin (a.s) Kerbelâ’da, hicretin 61. yılında Muharrem ayının onuncu gününde şehit edildi. Şehîd olduğunda yaşı, 57 yıl ve birkaç aydı. Ebû Hâlid Yezîd b. Muâviye b. Ebî Süfyân el-Kureşî el-Ümevî’nin (ö. 64/683) hâlifeliği zamanında Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd Ebîh (ö. 67/686) tarafından öldürüldü. Kendisiyle savaşan ordunun komutanı Ömer b. Sad o’nu öldürdü.

Şimr b. Zi’l Cevşen, aralarında Ebû’l-Cunûb Abdurrahman b. Ziyâd, Kaş’em b. Amr b. Yezidî Herduvanı Cû’fî, Sâlih b. Vehb Yezenî, Sinan b. Enesî Nehei ve Havli b. Yezîd Esbehi’nin bulunduğu Kûfe ordusundan bir grupla İmam Hüseyin’e (a.s) doğru yaklaştılar. Şimr ve başka bir nakle göre Sinan b. Enes atından aşağı indi ve İmam’ın mübarek başını bedeninden ayırdı.

İmam (a.s) şehit olurken bedeninde 33 kılıç darbesi ve 34 mızrak yarası vardı. Düşman ordusu İmam Hüseyin’in (a.s) şehadetinden sonra elbise ve eşyalarını yağmalayarak imamın bedenini üryan bıraktılar. İmam Hüseyin'in (a.s) şehit edilmesinden sonra geride kalan kadın ve çocukları esir alarak Kûfe'ye ve oradan da Şam'a götürdüler. İmam Ali Zeynelâbidîn'i (Seccâd) (a.s) ise hasta olması nedeniyle öldürmediler. [3]

Selâm olsun ona doğduğu gün, şehit edildiği gün ve tekrar diriltileceği gün.

* * *

Sütanneleri

Süveybe Hatûn

Hz. Peygamber’in (s.a.a) amcası ve en azılı düşmanlarından olan Ebû Utbe (Ebû Leheb) Abdül‘uzzâ b. Abdilmuttalib b. Hâşim’in (ö. 2/624) câriyesi olup, Medine çevresinde yaşayan Eslem kâbilesindendi. Hz. Peygamber’in (s.a.a) ilk sütannesidir. [4]

* *

Halîme Hatûn

Ümmü Kebşe Halîme bint Ebî Züeyb Abdillâh b. el-Hâris es-Sa‘diyye. Hevâzin kabilesinin Sa‘d b. Bekir koluna mensuptur. Ümmü Kebşe künyesiyle ve Halîme es-Sa‘diyye olarak anılmaktadır. Halîme Hatûn’nun kocası, Hâris b. Abdüluzzâ’dır. Hz. Peygamber (s.a.a) beş yaşına gelince Halîme Hatûn onu ailesine teslim etti. [5]

* *

Dadısı

Ümmü Eymen Hatûn

Ümmü Eymen Bereke bint Sa‘lebe b. Amr el-Habeşiyye (ö. 24/645).

İlk oğlu Eymen’e nisbetle Ümmü Eymen, bazen de Ümmü’z-Zabâ veya Ümmü Üsâme künyeleriyle anılır. Habeş asıllı olup Hz. Peygamber’in (s.a.a) dedesi Abdülmuttalib’in kölesi iken, miras yoluyla babası Hz. Abdullah’a veya annesi Âmine Hatûn’a, onlardan da kendisine intikal etti.

Ümmü Eymen’in doğumundan itibaren Hz. Muhammed’in (s.a.a) dadılığını yaptığı, annesiyle birlikte Medine’ye dayılarını ziyarete gidip dönerken Ebvâ’da Âmine Hatûn vefat ettiğinde onun yanında bulunduğu, kendisini Mekke’ye getirdiği ve büyüyünceye kadar dadılığına devam ettiği rivâyetine bakılırsa Resûl-i Ekrem’e (s.a.a) miras yoluyla intikal ettiği görüşü daha doğru olmalıdır.

Hz. Muhammed (s.a.a), Hz. Hatice (s.a) ile evlenince Ümmü Eymen’i âzat etti. O da Ubeyd b. Zeyd el-Hazrecî ile evlendi, bu evlilikten Eymen doğdu. Kocası ölünce, peygamberlikten kısa bir süre sonra Resûlullah’ın (s.a.a) evlâtlığı ve âzatlı kölesi olan Ebû Üsâme Zeyd b. Hârise b. Şerâhîl el-Kelbî (ö. 8/629) ile evlendi, bu evlilikten de Üsâme b. Zeyd dünyaya geldi.

Resûl-i Ekrem (s.a.a), İslâmiyet’in ilk günlerinde kendi ev halkıyla birlikte müslüman olan Ümmü Eymen’i dedesinden ve babasından kalma bir yâdigâr kabul eder, onu “annemden sonra annem” diye sever, zaman zaman kendisini ziyaret ederdi. Hz. Peygamber’in (s.a.a) hicretten sonra Zeyd b. Hârise ile Ebû Râfi‘e, Mekke’den Medine’ye getirttiği ailesi ve yakınları arasında Ümmü Eymen ve oğlu Üsâme de vardı.

Ümmü Eymen, Resûlullah (s.a.a) ile birlikte Uhud Gazvesi’ne katıldı, orada askere su dağıttı, yaralıları tedavi etti, bozguna uğradıkları zaman askeri savaşa teşvik etti. Bir grup kadınla birlikte Hayber Gazvesi’ne iştirak ettiği için ganimetlerden kendisine pay verildi. Oğulları Eymen ve Üsâme ile birlikte Huneyn Gazvesi’ne de katıldı. Bu savaşta Hz. Peygamber’in (s.a.a) yakın çevresinde bulunup, onu koruyanlardan biri olan oğlu Eymen Huneyn Gazvesi’nde, Mûte Savaşı’nın (8/629) kumandanlarından olan eşi Zeyd b. Hârise de bu savaşta şehid düştü.

Kaynaklar, Ümmü Eymen’in Resûl-i Ekrem’in vefatından (11/632) beş ay sonra, vefat ettiğini zikretmiş ve Bakî Mezarlığı’na gömüldüğünü belirtmiştir. [6]

* *

Sevgili Sahabîleri

Ebû Zerr el-Gıfârî

Ebû Zerr Cündeb b. Cünâde b. Süfyân el-Gıfârî (ö. 32/653). Sahabî.

Künyesiyle meşhur olduğundan adı âdeta unutulmuştur. Bu sebeple adının Berîr, Büreyr, Yüreyr, babasının adının Seken veya Abdullah olduğu da söylenmektedir. Gıfâr kabilesine mensuptur.

İslâmiyet’i kabul etmeden iki üç yıl önce yüce Allah’a ibadet etmeye başladı. Hanîfler’le yakın ilgisi olduğu anlaşılan Ebû Zerr, Mekke’de Hz. Peygamber’in (s.a.a) bir olan yüce Allah’a inanmaya davet ettiğini duyunca oraya gitti ve birçok güçlükten sonra Resûlullah’ı (s.a.a) bularak müslüman oldu.

İlk bedevî müslüman diye bilinen Ebû Zerr’in dördüncü veya beşinci kişi olarak İslâmiyet’i kabul ettiğine dair rivâyete göre bu olayın Bi‘setin ilk yıllarında meydana geldiği söylenebilir. Kâbe’nin yanına giderek Müslümanlığını ilân eden Ebû Zerr müşrikler tarafından kıyasıya dövüldü; ancak Abbas b. Abdülmuttâlib’in araya girmesiyle ölümden kurtuldu. Ertesi gün yine aynı yerde müslüman olduğunu söyleyip dövülünce Hz. Peygamber (s.a.a) onu, kâbilesinin halkını İslâmiyet’e davet etmek üzere geri gönderdi ve çağrılmadıkça Mekke’ye gelmemesini istedi. Ebû Zerr aldığı emri aynen uyguladı ve gayretleri sayesinde kâbile halkının yarısı İslâmiyet’i kabul etti. Bu dönemde onun Kureyş kervanlarına baskınlar düzenlediği, bunlardan kelime-i şehâdet getirenlere mallarını geri verdiği, ele geçirdiği ganimetleri kabilesinden sadece müslüman olanlara dağıttığı rivâyet edilmektedir.

Ebû Zer, Uhud (3/625) veya Hendek (5/627) Gazvesi’nden sonra Medine’ye hicret etti. Ashâb-ı Sûffe ile beraber Mescid-i Nebevî’de yatıp kalktığı için her an Hz. Peygamber’in (s.a.a) yanında ve hizmetinde bulundu. Hatta ashâb-ı Sûffe akşam yemeklerinde zengin sahâbîlerin evlerine dağıtıldığı zaman bile o hep Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) evine misafir olurdu.

Ebû Zerr ailesiyle birlikte Medine’ye 3 mil mesafede Mekke yolu üzerindeki bir su kenarında bulunan Rebeze’ye hareket ettiği sırada, İmam Ali (a.s) ile oğulları İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s), Ammâr b. Yâsir ve Akîl b. Ebû Tâlib birlikte yürüyerek onu uğurladılar. Ebû Zerr el-Gıfârî, 32 yılının Zilhicce ayında (653) Rebeze’de vefat etti. [7]

* *

Mikdâd b. Amr

Ebû Ma‘bed el-Mikdâd b. Amr b. Sa‘lebe el-Kindî el-Behrânî (ö. 33/653). Sahabî.

Babası işlediği bir cinayet yüzünden mensup olduğu Behrâ kâbilesinden kaçıp Kinde kâbilesine sığındı ve Mikdâd burada doğdu. Daha sonra onun da bu kâbileden Ebû Şemr b. Hucr’ü yaralayarak Mekke’ye kaçtığı, şehirde himayesine girdiği Esved b. Abdüyegûs’un onu evlât edindiği ve bu sebeple Mikdâd b. Esved (İbnü’l-Esved) diye tanındığı belirtilmiş, ayrıca Ebû Amr, Ebû Saîd künyeleri ve Hazramî nisbesiyle de anılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.a), Mikdâd’ı amcası Zübeyr’in kızı Dubâa ile evlendirdi. Bedir, Uhud, Hendek, Hayber gazvelerine ve diğer savaşlara katılan Mikdâd, Resûlullah’ın (s.a.a) okçularındandı. Mikdâd, Resûl-i Ekrem (s.a.a) zamanında verilen ölüm cezalarını infaz edenlerden biriydi.

33 (653) yılında yetmiş yaşlarında iken Medine’nin kuzeybatısındaki Cürf’te vefat etti ve Medine’ye getirilerek cenaze namazının ardından Bakî Mezarlığı’na defnedildi. [8]

* *

Selmân-ı Fârisî

Ebû Abdillâh Selmân el-Fârisî (ö. 36/656).

İslâmiyet’i kabul eden İran asıllı ilk sahâbî. Asıl adı, Mâhbe (Mâyeh) b. Bûzehmeşân (Bûzekhân, Bûzihşân, Hûşbûdân) b. Mürselân b. Yehbûzân iken müslüman olduktan sonra kendini Selmân İbnü’l-İslâm diye tanıtmış, Selmân el-Hayr, Selmân-ı Pâk veya Selmân el-Hakîm diye de anılmıştır.

Mecûsî dinine mensup olan babası köyünün reisi (dihkan) idi. Selmân, Râmhürmüz’de doğdu ve ilk çocukluk yıllarını burada geçirdi. Küçük yaşlarda ailesiyle birlikte buradan ayrılıp Ceyy (Ceyyân, daha sonra Şehristan) diye anılan bir köye göç etti. Zengin ve itibarlı bir aileye mensup olan Selmân biri Kindeli olan, diğeri vefatı sırasında baş ucunda bulunan Bukayre isimli iki hanımla evlendi.

Mecûsî âteşkedesinde (arife günü) kutsal ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din arayışına giren Selmân ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hristiyanlığı benimsedi ve önce Dımaşk’a kaçtı, ardından Musul, Nusaybin ve Ammûriye’ye gitti. Ammûriye’de kendisinden Hristiyanlık hakkında bilgi aldığı bir papaz, ölüm döşeğinde iken kendisine pek yakında Arap yarımadasında Hz. İbrâhîm peygamberin (a.s) Hanîf dini üzere gönderilecek son peygamberin geleceğini haber verdi. Onun hediye kabul etmekle beraber sadaka almayacağını, ayrıca kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü bulunacağını söyledi. Bir Arap tüccarıyla tanışan Selmân, kendisini çölden geçirmesi karşılığında sahip olduğu hayvanları ona verip kervanına katıldı. Ancak kervan Vâdilkurâ’ya ulaştığında tüccar Selmân’ı bir Yahûdîye köle olarak sattı. Ardından bu Yahûdî onu Medine’de yaşayan Benî Kurayza’ya mensup bir başka Yahûdîye (Osman b. Eşhel) sattı. Selmân, Medine’yi görünce Ammûriyeli rahibin tarif ettiği şehre geldiğini anladı. Daha sonraki günlerde Hz. Peygamber’in (s.a.a) Medine’ye doğru yola çıktığını ve Kubâ’ya geldiğini duyunca hemen oraya gitti ve rahipten öğrendiği nübüvvet alâmetlerinin kendisinde bulunduğunu görünce müslüman oldu. Selmân, Hendek Gazvesi’ne savaşına katıldı. Bu gazve sırasında bir hendek kazılmasını teklif etmesi ve hendek kazmadaki başarısı dolayısıyla ensâr ve muhâcirler Selmân’ı kendilerinden sayma konusunda ihtilâfa düşünce Resûlullah (s.a.a), “Selmân bizden, Ehl-i beyt’tendir” diyerek bu tartışmaya son verdi.

Zâhid bir kişiliğe sahip olan Selmân-ı Fârisî, Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) övgüsünü kazandı. İlim öğrenmeye düşkünlüğü ile mensubu bulunduğu ashâb-ı Sûffe arasında önemli bir yer edindi. Medâin valiliği sırasında bile mütevazı yaşayışını değiştirmediği için halkın teveccühünü kazandı. Çok yer gezip farklı tecrübeler elde etmesi sonucu geniş birikime sahip olan Selmân’ın Tâif’in fethi sırasında mancınık ve debbâbe kullanılmasını tavsiye ettiği ve bunların yapımını bizzat gerçekleştirdiği belirtilmektedir. Irak bölgesindeki fetihler başlayıncaya kadar Medine’de yaşadı. Sonra İsfahan’a döndü. Kâdisiye ve Belencer savaşlarına, Medâin ve Celûlâ fetihlerine katıldı. Ardından Kûfe şehrinin kuruluşu aşamasında katkıları oldu ve Medâin valisi oldu. Medâin’de 35 (656) yılı sonu veya 36 (656) yılı başlarında öldüğü söylenmektedir. Onun bu tarihten önce veya daha sonra da vefat ettiği de söylenmektedir.

Selmân-ı Fârisî, hurma liflerinden ördüğü hasırları satmak sûretiyle hayatını kazanma yolunu seçmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.a) saçlarını tıraş etmesi sebebiyle de berberlerin pîri sayılmıştır.

Selmân’ın Rumca ve İbrânîce öğrendiği, Farslar’ın, Romalılar’ın, Yahûdî ve Hristiyanların kutsal kitaplarını okuduğu rivâyet edilmektedir. Bu sebeple onun hakkında sâhibü’l-kitâbeyn (Kur’ân’ı ve Kitâb-ı Mukaddes’i iyi bilen) ifadesi kullanılmıştır.

Selmân, Hz. Peygamber’den (s.a.a) hadis nakletmiş, Selmân’ın rivâyet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’de bulunmakta, Ahmed b. Hanbel el-Müsned’inde onun otuz yedi rivâyetine yer vermektedir. [9]

* *

Ammâr b. Yâsir

Ebû’l-Yakzân Ammâr b. Yâsir b. Âmir el-Ansî (ö. 37/657). İlk müslümanlardan, anne ve babası ilk İslâm şehidleri olan meşhur sahâbî.

Ans kâbilesinin Yâm koluna mensup olan babası Yâsir kaybolan kardeşini aramak için Yemen’den Mekke’ye geldi. Benî Mahzûm kâbilesinden Ebû Huzeyfe’nin himayesine girdi ve Sümeyye adlı câriyesiyle evlenerek oraya yerleşti. Ammâr bu evlilik sonucu dünyaya geldi. Hz. Peygamber’in (s.a.a) Dârü’l-erkâm’da bulunduğu sırada müslüman olan ve müslümanlığını ilân eden ilk yedi kişiden biridir.

Annesi Sümeyye, babası Yâsir ve kardeşi Abdullah da onun yönlendirmesiyle İslâm’a girdiler. İlk müslüman olan kırk kişi arasında yer alan Yâsir ailesi, Mekke’de kendilerini himaye edecek kimseleri olmadığı için Kureyşli müşriklerin ağır zulüm ve işkencesine uğradılar. Fakat imanları sebebiyle başlarına gelen bu sıkıntılara sabırla göğüs gerdiler. Annesi Sümeyye bu işkenceler sonunda Ebû’l-Hakem (Ebû Cehl) Amr b. Hişâm b. el-Mugîre el-Mahzûmî el-Kureşî (ö. 2/624) tarafından öldürülerek, İslâm tarihindeki ilk şehid oldu. Babası Yâsir de aynı gün (615) işkence edilerek öldürüldü.

Ammâr b. Yâsir, Mescid-i Nebevî’nin inşası sırasında büyük gayret sarfetti. Herkes bir kerpiç taşırken onun iki kerpiç getirdiğini gören Resûlullah (s.a.a) üzerindeki tozları silkeleyerek, “Vah Ammâr! Kendisini âsi (bâgî) bir topluluk öldürecek. Ammâr onları cennete, onlar ise onu cehenneme davet ederler” dedi. Hz. Peygamber (s.a.a) ile savaşlar katıldı. İkince hâlife devrinde Kûfe’ye vali olarak gönderildi (21/641-42) ve bu sırada vuku bulan Nihâvend Savaşı’na ve Hûzistan’ın fethine iştirak etti. Üçüncü hâlife’nin Ümeyye oğullarını iş başına getirdiğini ve Ebû Zerr el-Gıfârî’yi Rebeze’ye sürdüğünü söyleyerek onun icraatına karşı çıktı ve İmam Ali’ye (a.s) biat etti. Cemel ve Sıffîn’de onun saflarında yer aldı. Sıffîn’de doksan üç yaşlarında olmasına rağmen İmam Ali’nin (a.s) yaya birliklerinin kumandanı olarak savaşırken şehid edildi ve İmam Ali’nin (a.s) kıldırdığı cenaze namazından sonra orada defnedildi.

Ammâr altmış iki hadis rivâyet etmiştir. Bunlardan altısı Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde yer almaktadır. Sade ve nezih bir hayatı vardı. İslâm tarihinde evinin bir bölümünü mescid olarak ayıran ilk şahıs Ammâr b. Yâsir’dir. [10]

Devam Edecek…

----------

[1] - Abdülhüseyin b. Şerefeddin el-Mûsevî, el-Kelimetü’l-Ğarrâʾ fî tafzîli’z-Zehrâʾ, c. 22, s. 92; Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 39, 401, 405; c. 2, s. 85; Dûlâbî, ez-Zürriyyetü’t-Tâhire s. 89; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, c. 7, s. 432; Hâkim, el-Müstedrek, c. 2, s. 593; c. 3, s. 151; c. 4, s. 45; Hâirî, Terâcimü aʿlâmi’n-nisâʾ, c. 2, s. 105; Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, c. 9, s. 201; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 1, s. 38, 41-46; c. 4, s. 373, 1819; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 40, 293; c. 7, s. 130; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 1, s. 38; c. 4, s. 377; c. 7, s. 113, 130, 367; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 93; c. 4, s. 312; c. 6, s. 243; c. 8, s. 53-60, 106, 288; İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, c. 12, s. 440; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 190, 657; İbn İshak, es-Sîre, s. 61, 199; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 3, s. 66; c. 4, s. 89, 374; c. 5, s. 303; c. 7, s. 200; İbn Kuteybe, el-Maʿârif, s. 142; İbn Rüstem et-Taberî, Delâʾilü’l-imâme, s. 5-58; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 135, 357; c. 8, s. 19, 36, 83, 217; İbn Şehrâşûb, Menâkıbü âli Ebî Tâlib, c. 3, s. 318; Küleynî, el-Usûl mine’l-Kâfî, c. 1, s. 238; Meclisî, Bihârü’l-envâr, c. 40, s. 2-236; M. Kâzım el-Kazvînî, Fâtımatü’z-Zehrâʾ ʿaleyhe’s-selâm mine’l-mehd ile’l-lahd, s. 60-64, 79-140, 179; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ʿummâl, c. 13, s. 674; Şeyh Müfîd, el-İhtisâs, s. 210; Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr, c. 1, s. 76; c. 3, s. 66; c. 5, s. 139; c. 9, s. 34; c. 11, s. 366; c. 22, s. 426, 434-436; c. 25, s. 92; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, c. 10, s. 211; c. 18, s. 208, 212; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, s. 219; c. 21, s. 273; c. 24, s. 538; c. 30, s. 421; c. 35, s. 219; c. 42, s. 323; c. 44, s. 355; Ya‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 87; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 1, s. 334; c. 2, s. 118, 246.

[2]- Âgâ Büzürg-i Tahrânî, ez-Zerîʿa ilâ tesânîfi’ş-Şîʿa, c. 7, s. 16; Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 400; Meclisî, Bihâru'l-envar, c. 43, s. 240, c. 44, s. 136; Halîmî, el-Minhâc, c. 3, s. 292-295; İbn Abdürabbih, el-ʿİkdü’l-ferîd, c. 1, s. 193; c. 3, s. 171; c. 5, s. 103; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 1, s. 383; İbn Asâkir, Tarhun Dımaşk, c. 23, s. 163; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 141; c. 3, s. 109; İbn Ebü’l-Hadîd, Şerhu Nehci’l-belâġa, c. 4, s. 82; c. 6, s. 285-294; c. 16, s. 9-54; İbn Habîb, el-Muhabber, s. 18; İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, c. 2, s. 295; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 8, s. 14-19; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 285; c. 2, s. 319; c. 3, s. 20, 32; c. 4, s. 58, 62; c. 5, s. 19, 35, 49, 55; c. 6,s. 22, 33, 59, 113; c. 7, s. 98; c. 8, s. 73, 178, 464; İbn Şehrâşûb, Menâkıbü Âli Ebî Tâlib, c. 3, s. 141-169, 170-205; Mes‘ûdî, Mürûcü’z-zeheb, c. 2, s. 288, 361, 413, 426-432; Taberî, Târîh, c. 1, s. 1284, 1367, 2413, 2836; c. 2, s. 1-13, 323, 520, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 16, s. 282; Ya‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 204; Yâkût, Muʿcemü’l-büldân, c. 2, s. 3, 295; c. 4, s. 1039.

[3]- Belâzürî, Ensâb, c. 4, s. 101; c. 5, 69; Dîneverî, el-Ahbârü’t-tıvâl, s. 218; 243-260, 284-285; Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, el-Eğânî, c. 1, s. 22; c. 9, 180, 219; c. 12, s. 195, 334; c. 14, s. 221, 261; c. 15, s. 147, 291; c. 17, s. 153, 219, 295; c. 19, s. 129, 191; c. 21, s. 114, 115, 359, 393; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 1, s. 377, 392-399; İbn Abdürabbih, el-ʿİkdü’l-ferîd, c. 5, s. 118-126; İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk, c. 14, s. 111-260, 313; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 3, s. 503; c. 4, s. 15, 38-39, 46-81; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 2, s. 18; İbn Ebü’l-Hadîd, Şerhu Nehci’l-belâğa, c. 4, s. 71, 78; İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, c. 2, s. 299-308; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 683; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 8, s. 172-211; İbn Rüstem et-Taberî, Delâʾilü’l-imâme, s. 71-80; İbnü’s-Sabbâğ el-Mâlikî, el-Fusûlü’l-mühimme fî maʿrifeti ahvâli’l-eʾimme, s. 156-186; İbn Şehrâşûb, Menâkıbü Âli Ebî Tâlib, c. 3, s. 206-272; c. 4, s. 77; Kûleynî, Usûl’u Kâfî, c. 1, s. 701-706; Mâzenderânî el-Hâirî, Meʿâlü’s-sibteyn fî ahvâli’l-Hasen ve’l-Hüseyn, c. 1, s. 60-465; c. 2, s. 468-804; Meclisî, Bihârü’l-envâr, c. 10, s. 66-89, 140-300; Mes‘ûdî, Mürûcü’z-zeheb, c. 2, s. 289, 361; c. 3, s. 54, 247; Taberî, Târîh, c. 1, s. 2413, 2836, 3461; c. 2, s. 173, 228, 257, 276, 315-390; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, s. 518; Seyyid Muhsin Emin, A’yanu’ş-Şiâ, c. 6, s. 449; Sibt b. Cevzi, Tezkiretu’l-havas, c. 1, s. 249; Şevkânî, Derrü’s-sehâbe, s. 293-299, 607; Şeyh Müfîd, el-İrşâd, c. 2, s. 135; c. 4, s. 77, 113; Ya‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 216, 217, 229, 233; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 3, s. 280-321; c. 4, s. 268.

[4]- Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 87; c. 4, s. 383; Beyhakî, Delâʾilü’n-nübüvve, c. 1, s. 148; c. 2, s. 183; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 1, s. 28; c. 3, s. 940; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 7, s. 46; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, c. 3, s. 386; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 2, s. 121; c. 6, s. 92; c. 7, s. 532; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 3, s. 406; c. 5, s. 426; c. 8, s. 226; c. 19, s. 515; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 108; c. 3, s. 11; Taberî, Târîh, c. 2, s. 158; Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr, c. 3, s. 137; c. 23, s. 222, 381; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, s. 183.

[5]- Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 93; Beyhakî, Delâʾilü’n-nübüvve, c. 1, s. 132; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 4, s. 270; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 1, s. 459; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c.7, s. 67; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 274; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 160; İbn İshak, es-Sîre, s. 25; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 110; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 2, s. 273; Taberî, Târîh, c. 2, s. 157; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, s. 338.

[6]- Hâkim, el-Müstedrek, c. 4, s. 70; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 4, s. 250, 431; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 7, s. 303; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 249, 432; İbn Ebû Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, c. 9, s. 461; İbn Kuteybe, el-Maʿârif, s. 144, 150, 164; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 8, s. 223; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 42, s. 317; Vâkıdî, el-Meğâzî, c. 1, s. 241, 249, 278, 288; c. 2, s. 430, 685; c. 3, s. 922, 1119; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 2, s. 223.

[7]- Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, c. 9, s. 327; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 1, s. 215; c. 4, s. 61; İbnü’l-Cevzî, Telkîhu fühûmi ehli’l-es̱er, s. 140; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü iblîs, s. 172; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 3, s. 113; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 1, s. 357; c. 6, s. 99; İbn Ebû Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, c. 2, s. 510; İbn Hacer, el-İsâbe, c 4, s. 62; İbn Hacer, Tehzîbü’t-tehzîb, c. 12, s. 90; İbn Kuteybe, el-Maʿârif, s. 152; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 2, s. 80, 336; c. 3, s. 555; c. 4, s. 219; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ʿummâl, c. 13, s. 311; Mes‘ûdî, Mürûcü’z-zeheb, c. 2, s. 348; Tabâtabâî, el-Mîzân fî tefsîri’l-Kurʾân, c. 9, s. 247; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 266; Ya‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 124; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 2, s. 46.

[8]- Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, c. 6, s. 28; Ebû Nuaym, Hilye, c. 1, s. 172; Hâkim, el-Müstedrek, c. 3, s. 348; Hasan İbrâhim Hasan, Züʿamâʾü’l-İslâm, s. 150; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 4, s. 1480; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 4, s. 184; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 454; İbn İshak, es-Sîre, s. 156; İbn Manzûr, Muhtasaru Târîhi Dımaşk, c. 25, s. 207; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 3, s. 161; Nevevî, Tehzîb, c. 2, s. 111; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, s. 49; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 1, s. 385.

[9]- Hasan es-Sadr, Teʾsîsü’ş-Şîʿa, s. 280; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 2, s. 634; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 2, s. 331; İbn Ebû Hâtim, ʿİlelü’l-hadîs, c. 2, s. 139; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 141; İbn Hacer, Tehzîbü’t-tehzîb, c. 4, s. 137; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 2, s. 506; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 4, s. 75; Pervîz Ezkâî, Selmân-ı Fârisî, c. 9, s. 262; Serahsî, el-Mebsût, c. 1, s. 37; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 36, s. 441; Vâkıdî, el-Meğâzî, s. 194; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 1, s. 505.

[10]- Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 116; c. 4, s. 525; Ebû Nuaym, Hilye, c. 1, c. 139; Hatîb, Târîhu Baġdâd, c. 1, s. 150; Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, c. 9, c. 291; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 3, s. 1135; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 4, s. 43; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 2, s. 512; İbn Hacer, ʿUmdetü’l-kârî, c. 1, s. 229; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 261; c. 2I, s. 367; c. 3, s. 104; İbn Kuteybe, el-Maʿârif, s. 256; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 3, s. 227; c. 4, s. 253; c. 5, s. 19; c. 6, s. 7; c. 8, s. 2264; Taberî, Tefsîr, c. 7, s. 127; c. 14, s. 122; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 75; Nevevî, Tehzîb, c. 2, s. 37; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 1, s. 406; Ziriklî, el-Aʿlâm, c. 5, s. 191.