.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Mehmed Safiyüddin Erhan

Bursa Halkının Muharrem Kültürü

Büyük bir murad-ı Sübhanî ile yaratılan bu âlemdeki canlılardan olan Âdemoğlu, istidatı ve insanî mükellefiyetiyle daima ahlâk müessesine ihtiyaç duymuştur. Kendisini mensî ve mühmel (unutulmuş ve boş) bırakmayan büyük yaradılış programı, yine kendisinin huzuru ve selâmeti için ahlâk müessesinin örnek rehberleri olan Peygâmberan (as) Hazerâtını kendi içlerinden seçib göndererek irşâdlarını murad eylemiştir.

Ne hikmettir ki, büyük zıdlıkları iklimi vücudunda cem edip barındıran Âdemoğlunun bazıları, bu büyük ahlâkî programa îtirazla, hevâ ve heveslerine uyub, akıllarına güvenip taparak, yaratırım sevdasıyla ömrünü ve yaradılış gâyesini bu uğruda zayî edip, dağıttıkları menfaatle taraftar toplamaları meyanında edindikleri imkânları kullanarak hemcinslerine zulmedebilmişlerdir.

Ebediyet inancının meyvesi ve neticesi olan ahlak müessesi, hiçbir zerreyi hor, hakir ve küçük görmeksizin her zerrede Hak tecellisini müşâhade edip, Hallak-ı Zül-Celâl’in yarattıklarından münezzeh, fakat yaratılanların yaratıcısından münezzeh olmadıkları şuuruyla, “Hubb-u gayr”; yani, can için değil canân için yaşanacak, kulluğun idrakinin esas alındığı ilâhî ve imanî bir hayat disiplini olduğu muhakkaktır.

Bu yüksek ahlakî disiplini insanların içinde kendilerine örnek olarak muktedâbîh, yani kendisine uyulacak, şüphesiz, endişesiz itimâd edilecek mîr’at-ı mücella, yani saf, pürüzsüz Hakk ayînesi olup îstifâ kanunuyla yaratılmış Enbiya tebliğ edegelmiştir.

Yukarıda bahsi geçen mütegâllibe yani hemcinsleri üzerinde tahakküm ve istibdat kuran, bitmez sandıkları saltanat ve nüfuzlarına hırsla sarılan, firavunlaşmış kimseler, hempalarıyla birlikte gayelerinin devamı ve varislerine intikâli için bu masum elçilere îtirâz, red, tahkir, taşlama, kovma hatta katli reva gördükleri tarih içinde bilinen hazin bir gerçektir.

Bütün bu muameleleri İman-ı Enbiya (as) Efendimizin asr-ı saadetlerindeki tebliğ müddeti içinde kendilerine de reva görüp, saltanatlarının devamına imkân bırakmayacak İslâmî ahlak müessesinin yayılıb yerleşmemesi ve şayet tahakkuk edip kendilerini, kölerleri ve zûâfa ile aynı safta yan yana, bir huzurda tazimle durmak gibi tahammül edemeyecekleri ahvâle düşmelerine manî olabilmek azmi ile yaptıkları mücâdele ve savaşlarda Hak takdiri, yardım ve tecellisiyle yenik düşmüşlerdir.

Feth-i Mekke’de kalplerinin yumuşayıp İslâm’a ısınmaları için kendilerine tanınan emân ile evlerine çekilip Nebiyyi Muhterem Efendimizin asr-ı saadetlerinde ve vûcudları ortada iken gâyelerine erişemeyeceklerini anlayıb, Efendimizin vûcud-u pak-i enverlerinin alemî vûcuddan gayb olmasını beklemişlerdir. İçlerinde tuttukları süregelen yakın zamanın savaşlarında yakınları ve büyüklerini de kaybetmelerinin intikâmı hisleri ile plan ve desiselerini kurub, zamanın idârecilerini ikna ile kendilerini idârî makamlara tayin ettirerek para, nüfus, taraftar ve asker toplamaya başlamışlardır.

Şems’in Kimyagerliği
Şems’in Kimyagerliği
İçeriği Görüntüle

Gayelerinin tahakkuku için akrabalarından olan Hazret-i Osman katline göz yumub, hatta sebebine lakayt kalarak daha sonra da kanı davasına kalkışıb Hazret-i İmam Ali bu katl hadisesiyle ithamla, zamanın meşru Halifesi olduğu halde kendisine isyan ederek savaş açıp siyasî hilelerle bu savaştan sağ çıkarak gayelerine yürümeğe devam etmişlerdir.

Çıkan kargaşalı günlerde Hazret-i İmam Ali, Haricîler tarafından şehid edilmiş, Ehl-i Beyt’in gülgoncalarından İmam Hasan (ra) vefasız ve dönek Kûfe halkı ve diğerleri tarafından yalnız bırakılınca, üzerine yürüyen azgın ve sapkın güruhun idarecileriyle anlaşma cihetine giderek Medine’ye çekilmiş, daha sonra da varlığı tehlikeli ve gayelerine engel olur endişesiyle zehirletilerek şehadetine sebeb olunmuştur.

Kendilerince bu başarının rahatlığına erenler idareyi kontrolleri altına alıb menfaatlendirib veya hayatıyla tehdid edip tayin ettikleri mercilerin ileri gelenlerinden tarihte ve zamanımızda hilafet olarak addedilen müesseseyi saltanata tahvil için sulbî evlatlarını yerlerine veliahd tayin edip, bölgenin âdeti veçhiyle peşinen biat toplamışlardır.

Bütün bu haksız hukuksuz faaliyetlerin cereyânında Hazret-i İmam Hüseyin (ra) bir kargaşaya meydan vermeyib, itidalle davrandığı halde, yukarda bahsini etdiğimiz veliaht, babası dünyadan ayrılıp atalarının yanına gidince, yerine geçip bu gün bile gâfil avukatları tarafından da tasdik edenlerinin bulunduğu gibi, kendisini meşru halife zannıyla, kainâtın kendisine tabi’ olduğu İmam-ı Enbiya Efendimizin evlâdı olub ezel ve ebed böyle büyük bir ecdâdın hayattaki ve gerçek halifesi bulunan İmam Hüseyin (ra) Efendimizden de biat alma cüretinde bulunarak idareci kullarıylarıyla emrinde ısrar etmiştir.

Hazret-i İmam Hüseyn (ra) kendisine hiçbir eman verilmeyib başka bir memlekete biat etmemiş tehlikeli bir şahıs olarak hicretine dahi müsaade edilmeyip, hayatı ve bitatı arasında bir tercihe zorlandığından, Kûfe ileri gelenlerinin kendilerini bir halâskâr olarak tanıyıb yaptıkları rica ve davete bigâne kalmayıb, Nebiy-yi Muhterem (as) Efendimizin Medine halkı tarafından kendilerine biat için davetlerine icabetle hicretlerinde olduğu gibi, yakınları ve bağlılarıyla kafile halinde ecdâdının yurdunu terk ederek, Kûfe’ye azimet eylemişlerdir.

Şer mercii tezgâhını tutub Kûfe halkını önceki mutadlarında olduğu gibi bir şekilde kararlarından vazgeçmelerini türlü desiselerle sağlayıb, biatlarına sadık kalabilmelerine meydan vermeyince, Arsa-ı Kerbela’ya ulaşan Hazret-i İmam Hüseyn (ra) , kendisini bekleyen akıbeti ile karşı karşıya kalmıştır.

Kullukta bulundukları tağutlarına itaati, var olduğunu sandıkları imanlarının önüne geçiren nefislerine ve kısa dünya menfaatlerine mağlub satılmış güruh, büyük bir ısrarla Ehl-i Beyt kervanına hücumla, İmam Hüseyn de nûmayan olan Nur-u Muhammediyeyi söndürebilecekleri hayaliyle, meşru olduğunu zannettikleri idareye, başkaldıran bir isyankâr muamelesiyle yapıp yanındaki şahsında fâni olmuş muhitiyle birlikte şehid edierek geride kalan İmam-ı Zeynel Abidîn (ra) ve diğer Ehl-i Beyt hanımlarına da esir muamelesi yapabilmişlerdir.

Hazreti İmam, biat etmeyerek şehâdetiyle, ecdadının şeriatını bu dünyaperest zalimlerin eline bırakmayıb, hayal ettikleri meşruiyete hiçbir zaman ulaşamamalarının zeminini hazırlamıştır.

Ayat-ı Hakk’ın inzâl olduğu Nebiyy-i Muhterem Efendimize ve tebliğine sahib çıkılması gereğinde olduğu gibi bu tebliği hakkıyla alıb hazmederek iklim-i vûcudlarında tatbikle ümmete numune-i imtisâl olan Ehl-i Beyt’in hukukuna ve vûcudlarının muhafazasına da öylece sahib çıkması gerekenlerin, bu vazifede gösterdikleri zaaf ve hatanın bedelini o günleri yaşayanlar ve ilgili coğrafyada hala süre gelen kargaşalarla ve bir türlü huzura eremeyen kalabalıklar ödemek zorunda kalıb, ıstırab ve ümidsizlikle zorluklara ve zulme maruz kalmaktadırlar.

İhmal ve yanlış tercihlerle ortaya çıkan bu tablo karşısında dünya efkârı ümumiyesi İslâm’ı hafife alıb istihza ile karşılayarak karikatürize etmektedirler.

İçinde yaşadığı coğrafyalarda Türk Milleti içinden Ehl-i Beyt ile karabeti olan büyük kutublar, velîler zuhur etmiş olub onların taht-ı terbiyesinde pek çok Ehl-i Beyt muhibbi yetişmiştir.

Turuk-u Aliyelerinden gelen meşayih ve dervişân, neşr-i tarîkde buluduğu dergâhlarda ve mensûblarının evlerinde ve bilhassa Bursa’mızda, Muharem ayında zaten pek düşkün olunmayan oyun ve eğlence bırakılır, gülmek bile hadisenin vahametine gâfîl olunduğu kanaâtini uyandırmamak için terkine İtina gösterilir, evlilik düğün, dernek benzeri süruru davet edici merasim ve toplantılar başka aylara terk edilir, Efendimiz’in (as) devam ettiği Muharrem orucuna başlanır, ilk on gün birlikte Fûzulî Hazretlerinin Hadikatü’s-Sûedası okunub onuncu günde Mersîye ve Maktel-ı Huseyn’ler okunur, bilhassa dergâhlarda Ehl-i Beyt’e dair şiirlerin besteleriyle Muhharem Usûlü hep birlikte icrâ edilib nihâyetinde Kerbelâ toprağından yapılmış testinin içindeki sudan hazır bulunanlara teker teker verilirken; “Selamün ala Huseyn” nidası topluca tekrarlanır. Hatta evlerde Ehl-i Beyt’in susuz kaldığını hatırlamak babında cam bardaklar kaldırılıb çeşitli madenlerden imâl edilmiş kupalar çıkartılarak benzeri hissi bir çeşit yaşayabilmek için bir müddet kullanılır, kıyafetin hariçte serbest olduğu zamanlarda bazı meşayih ve dervişân serpuşlarındaki beyaz destârı çıkarıb siyah sararlar. Ayrıca kıyafetlerde süse ve renge rağbet etmemeğe de tabii bir edeble riayet edilir.

Hâsılı bütün bunlardan murâd, Ehl-i Beyt’in bize ihtiyacı olmadığına göre, ahlâklarıyla donanıb şahsiyetli fertler ve nesiller yetiştirebilmektir. İmam Huseyn (ra) fedâkârane dik durub zulme ve küfre bütün hayatı ve menfaatleri pahasına boyun eğmemesindeki kararlılığına ve şecaatine hayran olup örnek almak gaye edinilir. Emanet ettikleri hukuklarına ve tebliğ ettikleri hakikâtlara sahib çıkarak tahrifine meydan vermemek şiar edinilir.

Bu hadisenin canlı tutulub daimî hatırlanmasında bir esas gaye de, girişte andığımız zıtlıkları cem eden Âdemoğlunun vücudu da, bir çeşit Arsa-i Kerbelâ’dır. Zira orada menfaat ve hırsın, hakikâtle mücadelesinde olduğu gibi bir nevi harp alanı olan iç âleminde çeşitli istekler, kaygılar, korkular ve menfaatlerle, gönlünü ve kalbini bağlamağa çalışması lâzım gelen ebediyet âleminden kendisine gelen fısıltılar, uyarılar hali ile çarpışmaktadır.

Samimi Ehl-i Beyt muhibleri lâfzen bağlılıklarını bildirip, safında yer aldıklarına kanaât getirdikleri İmam Huseyn’in (ra) fedâkârane tercihini hatırlayıp, şahsına benzemeyi, şahsiyet, din, namus meselesi yapmaları ile Nuh’un gemisine benzetilen Ehl-i Beyt’in sefinesine emniyetle kapağı atabildiklerinde, bu dünya denizinin çeşitli dalgalarını emniyet içinde geçip, ebediyet âleminin selamet sahiline çıkabileceklerdir.

* * *

Bu yazı Fuat Durgun arşivinden alınmıştır

Bir zamanlar Bursa'ydı: Bir pâyitahtın pâyimâli

* * *

İbn Battûta Muharrem ayını nasıl not almıştır

Dünyâyı dolaşan meşhûr seyyâh İbn Battûta 1333 senesinde Bursa'ya uğrayıp bir müddet misâfir kaldığında Muharrem ayının 10. gecesi olan Âşûrâ Gecesini orada idrâk eder ve o gece misâfir kaldığı zâviyedeki zikir meclisi için "Türk illerinde yaşadığım en güzel gecelerden biri" tabirini kullanır...İbn Battûtâ, tam adı “Tuhfetu’n-Nuzzâr fî Garâibi’l-Emsâr ve’l-Acâibi’l-Esfâr” olan meşhûr seyahatnâmesinde o geceyi şöyle anlatır :

Bursa’da ahîlerin büyüklerinden Ahî Şemseddin’in zâviyesine geldik. Orada misâfir iken Âşûrâ günü gelip çattı. Âhî Şemseddin, bu özel günün şerefine zâviyesinde çeşitli yemekler hazırlatarak, üst düzey komutanları ve şehir halkını büyük bir ziyâfete davet etti. Hep birlikte iftar ettik. Güzel sesli hâfızlar, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ettiler. Vâiz Mecdüddîn Konevî de davet edilenler arasında olup çok güzel ve tesirli bir va'z verdi. Sonra semâ' ve raksa (zikrullaha) başladılar. O gece benim Türk illerinde yaşadığım en güzel gecelerden biri oldu...