.
.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu yine dünyanın en büyük siyasal sahnesini kuruyor.

Bayraklar yan yana geliyor, liderler kürsüye çıkıyor, savaşlardan, güvenlikten, insan haklarından, adaletten ve barıştan söz ediliyor. Her devletin konuşma hakkı var. Kâğıt üzerinde dünya eşitlerin dünyası gibi görünüyor.

Ne var ki salonun dışındaki dünya, bu eşitlik görüntüsünü her zaman doğrulamıyor.

Çünkü aynı masada oturan devletlerin siyasal, askerî ve ekonomik ağırlıkları aynı değil. Genel Kurul’da her devletin bir oyu bulunurken, uluslararası barış ve güvenlik bakımından en kritik organlardan biri olan Güvenlik Konseyi’nde beş daimi üyenin veto yetkisi bulunuyor. Böylece eşitlik ilkesi ile güç dağılımı arasında sürekli bir gerilim ortaya çıkıyor. Birleşmiş Milletler’in kendi hukuk belgelerinde de uluslararası hukukun bütün devletlere eşit uygulanması gerektiği açıkça ifade ediliyor.

Asıl paradoks tam burada başlıyor.

Dünyayı yönlendirme gücü büyük olanlarla, yalnızca dünyaya sesini duyurma imkânı arayanlar aynı kürsüde konuşuyor.

Bir tarafta geçmişten bugüne sömürgecilik, askerî üstünlük, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve stratejik nüfuz alanları üzerinden oluşmuş güç merkezleri; diğer tarafta kendi toprağı, egemenliği, güvenliği ve siyasal geleceği üzerinde söz sahibi olmak isteyen toplumlar…

Birleşmiş Milletler aslında bu çelişkinin farkında.

Örgüt kurulduğunda dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri sömürge yönetimleri altında yaşıyordu. Sonraki yıllarda 80’den fazla eski sömürge bağımsızlığını kazandı. Buna rağmen Birleşmiş Milletler bugün hâlâ 17 “kendi kendini yönetmeyen bölge” bulunduğunu ve sömürgeciliğin tasfiyesinin tamamlanmadığını belirtiyor.

Demek ki sömürgecilik, tarih kitaplarında kapanmış bir bölüm değildir.

Biçimleri değişiyor, aktörleri değişiyor, kullanılan araçlar değişiyor; tartışma ise hâlâ devam ediyor.

Frantz Fanon’un sömürgecilik üzerine düşüncelerini önemli kılan da burada yatıyor. Fanon, sömürgeciliği yalnızca bir toprağın başka bir devlet tarafından yönetilmesi olarak değil, insanın kimliğini, kültürünü, ekonomisini ve kendisine bakışını şekillendiren daha geniş bir tahakküm ilişkisi olarak ele alıyordu. Onun ardından gelişen sömürgecilik sonrası düşünce de ekonomik ve siyasal bağımlılığın, resmî bağımsızlıktan sonra dahi devam edebileceğini ortaya koydu.

Bu nedenle bugün Genel Kurul salonunda yükselen bazı sesleri yalnızca diplomatik açıklamalar olarak görmek eksik kalır.

Kendi kaderini tayin hakkından söz eden bir ülkenin sesinde, yalnızca bugünün siyaseti değil, yüzyıllardır süren bir hafızanın da bulunduğunu görmek gerekir.

Çünkü bazı milletler için bağımsızlık, yalnızca bayrağının göndere çekilmesi değildir. Kendi toprağı üzerinde söz söyleyebilmek, kendi geleceğini belirleyebilmek, başka güçlerin kararlarına mahkûm olmadan yaşayabilmek ve kendi tarihini kendi diliyle anlatabilmektir.

İşte “direniş” kavramının insani anlamı burada ortaya çıkıyor.

Direnişi yalnızca silahla, çatışmayla veya savaşla tarif etmek, kavramın geniş anlamını daraltır. Bir halkın kendi varlığını koruma iradesi, kültürünü yaşatma çabası, adalet talebi, uluslararası kamuoyuna sesini duyurma arayışı ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olma isteği de direnişin farklı biçimleridir.

Amartya Sen’in adalet anlayışı bu noktada anlamlı bir pencere açıyor. Sen, adaleti kusursuz bir dünyanın tarifinden çok, somut adaletsizliklerin azaltılması üzerinden düşünür. Bu bakışla mesele, “Dünyada bütünüyle adil bir sistem var mı?” sorusundan önce “Bugün hangi açık haksızlıklar görülebiliyor ve hangileri azaltılabilir?” sorusudur.

Belki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nu izlerken de bu soruya dönmek gerekiyor.

Aynı hukuk ilkesi neden farklı coğrafyalarda farklı ağırlık taşıyor?

Neden bazı devletlerin güvenlik kaygıları dünya siyasetinin merkezine yerleşirken, başka toplumların güvenlik kaygıları uzun tartışmaların arasında kayboluyor?

Neden bazı halkların kendi kaderini tayin talepleri evrensel bir ilke olarak görülürken, benzer talepler başka coğrafyalarda çok daha karmaşık siyasi hesapların konusu hâline geliyor?

Bunlar kolay sorular değil.

Üstelik hiçbir toplumun bütün siyasi tutumlarını yalnızca “mazlum” veya “güçlü” kategorisine yerleştirmek de gerçeği açıklamaya yetmiyor. Tarihin içinde ezilenler de zaman zaman başkalarını ezebiliyor; bağımsızlık kazanan devletler de içeride adaletsizlikler üretebiliyor. Bu nedenle adalet meselesini yalnızca devletler arasındaki güç ilişkilerine değil, insanın kendisine uygulanan bütün haksızlıklara bakarak değerlendirmek gerekiyor.

Yine de değişmeyen bir ölçü var:

Bir insanın hakkı, onu savunacak kadar güçlü olup olmamasına göre değişmemeli.

Birleşmiş Milletler’in kuruluşundaki “We the peoples” (Biz halklar olarak) ifadesi tam da bu nedenle önem taşıyor. 2026 Genel Kurulu için BM Genel Sekreteri António Guterres de kuruluş fikrinin “güçlüler” değil, “halklar” üzerine kurulduğunu özellikle vurguluyor.

Öyleyse bugün dünyanın ihtiyacı yalnızca daha fazla diplomasi değil; diplomasinin arkasındaki ahlaki ölçünün daha tutarlı olmasıdır.

Güçlü devletlerin çıkarları vardır ve bunu inkâr etmek gerçekçi değildir. Devletler kendi güvenliklerini, ekonomilerini ve stratejik konumlarını korumaya çalışırlar. Asıl mesele, bu çıkarların uluslararası hukukun ve insan hayatının önüne ne ölçüde geçirilebildiğidir.

Çünkü güç, kendisini sınırlayabildiği ölçüde medenileşir.

Hukuk, güçlü olana da zayıf olana da aynı kapıyı açabildiği ölçüde hukuk olur.

Adalet ise ancak başkasının hakkını, kendi hakkımız kadar değerli gördüğümüzde anlam kazanır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun yüksek kürsüsünden bugün dünyanın dört bir yanına sesler yayılıyor. Kimi devletler mevcut düzenin korunmasını savunuyor, kimi devletler bu düzenin değiştirilmesini istiyor, kimi toplumlar ise yıllardır taşıdıkları sorunları dünyanın önüne getiriyor.

Bütün bu seslerin arasında asıl bakılması gereken yer belki de kürsünün kendisi değil, kürsüden sonra hayatın neye dönüştüğüdür.

Çünkü bir ülkenin konuşabilmesi önemlidir.

Ama hakkını gerçekten kullanabilmesi daha önemlidir.

Bir milletin dinlenmesi değerlidir.

Ama sesinin karar mekanizmalarında karşılık bulması daha değerlidir.

Ve insanlığın gerçek adaleti, güçlülerin ne kadar çok konuşabildiğiyle değil, güçsüzlerin haklarının ne ölçüde korunabildiğiyle anlaşılacaktır.

Birleşmiş Milletler’in geleceğini de aslında bu soru belirleyecek:

Bu dünya, gücü olanların birbirleriyle pazarlık yaptığı bir düzen olarak mı kalacak yoksa geçmişin sömürgecilik mirasını aşarak, direnen ve hak arayan halkların da hukuk karşısında gerçek bir eşitlik yaşayabildiği bir düzene doğru mu ilerleyecek?

Cevabını henüz bütünüyle bilmiyoruz.

Ama dünyanın vicdanı açısından soruyu doğru yerde tutmak bile önemlidir.

Çünkü adalet, tarihin güçlülerine alkış tutmakla değil, tarihin güçsüzlerinin insanlığını unutmamakla başlar.