.
.
Her yıl Muharrem ayı geldiğinde dünya biraz daha sessizleşir. Fakat bu sessizlik, ölümün sessizliği değildir; vicdanın konuştuğu, kalplerin dinlediği bir sükût hâlidir. Çünkü Kerbelâ, takvimlerin bir günü değil; insanlığın vicdanında hiç dinmeyen bir yankısıdır.
2026 yılının Aşura merasimleri de bu hakikati bir kez daha gözler önüne serdi. Bu yıl yalnızca Kerbelâ'da, Necef'te, Kum'da veya Meşhed'de değil; İstanbul'dan Londra'ya, Berlin'den New York'a, Karaçi'den Sidney'e kadar dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan aynı matemin etrafında toplandı. Coğrafyalar farklı, diller farklı, kültürler farklı fakat gözyaşının dili hiç değişmedi.
Irak'ta milyonlarca ziyaretçinin oluşturduğu insan seli, sadece tarihî bir bağlılığın değil, yaşayan bir inancın tezahürüydü. İran'da aziz rehberin şehadeti ve savaşın gölgesinde asırlık gelenekler modern şehirlerin ritmiyle yeniden buluştu. Pakistan ve Hindistan'da güvenlik endişelerine rağmen insanların Hüseyin sevgisini yaşatma konusundaki kararlılığı takdire şayan bir iradeydi. Lübnan'da Siyonist işgalcilerin barbarlığına ve savaşın tüm acımasızlığına rağmen yükselen mersiyeler ve gövde gösterisine dönüşen anma merasimleri, Filistin'de bombaların susturamadığı Hamas’taki Hüseynî ruhu yeniden sahaya sürüyordu.
Avrupa ise bu yıl farklı bir manzara sundu. Londra, Berlin, Hamburg ve diğer büyük şehirlerde düzenlenen yürüyüşler artık yalnızca göçmen topluluklarının içe dönük matem programları olmaktan çıkmış evrensel boyut kazanmış gibi görünüyordu. Kerbelâ'nın mesajı, farklı dinlerden ve milletlerden insanların da merakla izlediği, "adalet", "özgürlük" ve "insan onuru" kavramları etrafında evrensel bir dile dönüşmeye başladığını açıkça yansıtıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde ise şaibeli Dünya Kupası kalabalığına rağmen New York, Los Angeles, Chicago ve Houston gibi şehirlerde gerçekleştirilen programlar, sadece matem meclisleriyle sınırlı kalmadı. Düzenlenen kan bağışı kampanyaları ve ihtiyaç sahiplerine yönelik yardım faaliyetleri, Kerbelâ'nın yalnızca bir gözyaşı pınarı değil; aynı zamanda merhamet ve sosyal sorumluluk mektebi olduğunu tüm topluma gösterdi.
Türkiye'de de özellikle İstanbul, Ankara, Iğdır, Kars ve diğer birçok şehirde düzenlenen programlarda dikkat çeken husus, farklı yaş gruplarının aynı manevî iklimde buluşmasıydı.
Anadolu’nun Ehlibeyt aşkıyla yoğrulmuş insanlarının hazin sevdası geniş kitlelerce anılması yanında iktidardan muhalefet partilerine kadar tüm kesimleri kuşatan ve ortak matemde birleştiren güzel bir atmosfer oluşturdu. Siyahlar içindeki ihtiyarların yanında siyah tişörtleriyle yürüyen gençler, dedelerinin anlattığı Kerbelâ'yı artık kendi dilleriyle geleceğe taşıyorlardı. Bu, yalnızca bir geleneğin devamı değil; hafızanın nesilden nesile emanet edilmesiydi.
Ancak bu yılın merasimlerinde beni en fazla düşündüren şey kalabalıkların büyüklüğü olmadı. Asıl üzerinde durulması gereken soru şudur:
Kerbelâ'yı anmak mı büyüyor, yoksa Kerbelâ'yı anlamak mı?
İmam Hüseyin'i sadece gözyaşıyla anmak kolaydır; asıl zor olan, onun uğruna ayağa kalktığı hakikatleri yaşayabilmektir. Bu bağlamda, Kerbelâ’nın mesajının güncellenmesi ve merasimlerin zalimlere karşı somut bir tepkiye dönüşmesi umut vericiydi.
Bugün yeryüzünde zulüm hâlâ devam ediyor; mazlum çocuklar hâlâ ağlıyor. Açlık, savaş, işgal ve adaletsizliğin insanlığın ortak utancı olmayı sürdürmesi, Kerbelâ mesajının çağımıza uyarlanmasını zorunlu kılıyor.
Eğer Aşura meydanlarından dönen insanlar iş yerlerinde daha adil, ailelerinde daha merhametli, toplum içinde daha dürüst ve zalimlere karşı daha cesaretli bir birey ve toplum oluşturmuyorsa, Kerbelâ'nın mesajı henüz gönüllere tam ulaşmış sayılmaz. Çünkü Kerbelâ sadece ağlanacak bir hadise değildir, aynı zamanda Kerbelâ, zalimin karşısında susmamayı öğreten bir ahlâk okuludur.
Bu yıl dikkat çeken bir başka gerçek de iletişim çağının matem kültürünü küreselleştirmesidir.
Eskiden yalnızca bulunduğu şehirdeki merasime katılabilen insanlar, bugün dünyanın dört bir yanındaki programları aynı anda takip edebiliyor. Bir şehirde okunan mersiye birkaç dakika sonra başka bir kıtada yankılanıyor. Bir çocuğun dağıttığı su, binlerce kilometre ötede başka gönülleri harekete geçiriyor.
Sanki asırlar önce Fırat kıyısında yükselen o "Hel min nâsırin yensurunî?" nidası, artık fiber kabloların içinden geçerek bütün insanlığa yeniden ulaşıyor. Belki de Aşura'nın en büyük mucizesi de budur.
Aradan on dört asır geçmesine rağmen ne zalimler unutulmuştur ne de mazlumların sesi susturulabilmiştir. Saltanatlar tarihin tozlu raflarına kaldırılmış, nice imparatorluklar yıkılmış; fakat Kerbelâ'nın kırmızı sancağı hâlâ dünyanın her yerinde dalgalanmaktadır. Çünkü hakikat, kılıçla değil vicdanla yaşar.
Ve vicdanın ömrü, devletlerden daha uzundur.
2026 yılının Aşura merasimleri bize bir kez daha gösterdi ki; Kerbelâ artık belirli bir coğrafyanın değil, insanlığın ortak vicdan mirasıdır. Nerede bir mazlum varsa, orada Hüseyin'in adı yeniden anılacaktır. Nerede adalet uğruna bedel ödeyen bir insan varsa, orada Aşura yeniden yaşanacaktır. Çünkü Kerbelâ, tarihte kalan bir savaş değil; her çağın insanına yöneltilmiş bir ahlâk ve kıyam çağrısıdır.
Ve o çağrı bugün de ilk günkü kadar canlıdır:
"İnsan, zalimin yanında mı duracak; yoksa hakkın yanında mı?"