.
.
Kâbe’nin Rabbi olan Allah’ın adıyla
Dünya genelinde ya bir kargaşa, ya bir kaos ya da yeni bir antlaşma haberiyle karşılaşmak artık neredeyse imkânsız değil. Bunun son örneklerinden biri de geçtiğimiz haftalarda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında “Mekke İttifakı” adı altında gerçekleştirilen antlaşmaydı. Zâhirde üç ülke arasında yapılmış masum bir savunma anlaşması gibi görünse de 2026 Ankara NATO Zirvesi’nden yalnızca bir ay sonra gerçekleşmiş olması oldukça manidar.
Bu üç ülke ABD ve Avrupa Birliği’nin müttefiki konumundayken, üstelik bu çevrelerin İslam ve Müslümanlara karşı tutumları ortadayken, insan ister istemez şu soruyu soruyor: Kime ve neye karşı bir antlaşma yapıldı? Daha da ilginci, ABD ve Avrupa ülkeleri bu ittifakı doğru ve gerekli bir adım olarak nitelendirdi. Üç İslam ülkesi birbirini savunmak amacıyla bir ittifak oluşturacak, fakat İslam dünyasına karşı mesafesi bilinen güçler bundan memnuniyet duyacak! Gel de bundan işkillenme.
Olayları biraz daha iyi anlayabilmek için zamanda biraz geriye gidelim; 2025 yılının Haziran ayında İsrail’in İran’a yönelik saldırısına... Bir anda başlatılan bu saldırı, aslında bir yıpratma ve yoklama saldırısıydı. Bir yandan İran içerisindeki ittifak kurdukları gruplara “Biz sizin arkanızdayız” mesajı verilirken, diğer yandan dünyaya “İran atom bombası yapıyor, biz de bunu engellemek istiyoruz” söylemi gerekçe olarak sunuluyor ve bu gerekçenin kabul ettirilmesine çalışılıyordu. Medya üzerinden yayılan haberlerle bu anlatı dünyaya servis edildi. Buna karşı çıkanlar da oldu, saldırıyı haklı görenler de.
Türkiye’de de medya ve haber kanalları İsrail’in İran’a yönelik saldırısını yer yer kınadı, yer yer de İran’ı eleştirdi. Hatta İran’ın İsrail’le zâhirde düşman olduğunu, aslında ise Ehl-i Sünnet âlemine karşı ortak hareket ettiğini ileri süren sözde kanaat önderleri bile çıktı. Ne ilginçtir ki zaman zaman bu tür iddialar medya aracılığıyla çeşitli “delillerle” birlikte servis ediliyor. Ancak her defasında ters giden bir şeyler ortaya çıkıyor ve bu söylemleri boşa çıkarıyor.
Aradan aylar geçti. Olası bir savaşın kime zarar vereceği, böyle bir durumda ne gibi önlemler alınması gerektiği konusunda televizyon kanallarında pek çok analiz yapıldı. Devletimiz de bazı tedbirlerin alınması noktasında kararlar aldı. Bunlardan biri de olası bir savaşta yaşanabilecek göç dalgasına hazırlıklı olunmasıydı. Oluşacak göçün hangi bölgelerde ve nasıl karşılanacağı, insanların nasıl bir arada tutulacağı gibi konular gündeme geldi. Yani savaşın ayak sesleri yavaş yavaş duyuluyordu. Ta ki 28 Şubat 2026’da, Ramazan ayının 10. gününde, İsrail ve ABD’nin ansızın İran’a saldırmasına kadar.
O gün İran’ın dinî lideri Ayetullah Ali Hamaneî ve birçok üst düzey komutanın öldürüldüğü haberleri geldi. Hemen ardından İran’ın Minab şehrinde bir ilköğretim okuluna füze saldırısı gerçekleştirildiği ve 168’den fazla çocuğun hunharca katledildiğine şahit olduk. Tahran başta olmak üzere birçok kentte siviller de yaşamını yitirdi. Bu gelişmeler dünya haber ajansları tarafından geniş biçimde yayımlandı ve Müslüman olsun olmasın dünyanın pek çok yerinden tepki geldi. Türkiye’deki televizyon kanallarında da olaylar anbean aktarıldı; kesintisiz canlı yayınlar ve özel programlar yapıldı.
İşte tam da burada hesaplar bozuldu. ABD ve İsrail rejiminin beklentileri örtüşmedi. İran’da bekledikleri iç karışıklık gerçekleşmedi; devlete karşı halktan beklenen bir ayaklanma da ortaya çıkmadı. Nitekim Trump’ın kendisi de birtakım gruplara silah verildiğini, ancak bu silahların halka dağıtılmadığını ifade ederek bundan söz etti. İran’dan büyük bir göç dalgası bekleniyordu; fakat bunun aksi gerçekleşti. Örneğin Türkiye’de bulunan İran vatandaşları, kendi halklarının ve devletlerinin yanında olmak için ağır bombardımanlara rağmen ülkelerine dönmeye başladı. Şahsen İran’da ikamet eden biri olarak İran halkının ülkesine nasıl sahip çıktığına şahit oldum. Bu milletin ortaya koyduğu tavrı görmezden gelmek mümkün değil.
Şimdi asıl konumuza dönelim. Ramazan ayında başlatılan saldırı; başta dinî lider Ayetullah Ali Hamaneî olmak üzere üst düzey komutanların, sivillerin ve özellikle 168 kız öğrencinin hayatını kaybetmesi, toplumlarda adeta bir tsunami dalgası oluşturdu. Bu olay, İran’ın haklılığına ilişkin kanaatleri güçlendirdi. İslam dünyası ve dünya Müslümanları bu gelişme karşısında bir kez daha sessizliğini bozdu.
Aslında dünya Müslümanlarını sarsarak kendine getiren ilk olay bu değildi. 1979’da İmam Humeyni’nin gerçekleştirdiği Devrim de İslam ülkelerini sarsmış ve dünya Müslümanlarının İslami kimliklerine sahip çıkabileceklerini göstermişti. O tarihlerde gerek Türkiye’de gerekse diğer İslam ülkelerinde Müslümanlar İslami kimliklerini yaşamakta zorlanıyordu. Hatta İran Devrimi’nin dalgasının Türkiye’yi de saracağı endişesi, hem iç siyasetteki bazı aktörleri hem de Batı dünyasının siyasi çevrelerini rahatsız ediyordu.
Örneğin bir el, Türkiye’nin doğusunda “Hizbullah” adı altında bir yapı örgütledi. Bu yapının ne adıyla ne de Lübnan Hizbullah’ıyla uzaktan yakından ilgisi vardı; Lübnan Hizbullah’ı da bu ilişkiyi defalarca reddetti. Söz konusu örgüt doğuda ve batıda birçok insanın ölümüne yol açtı. “Domuz bağı” cinayetleri bunun en çok bilinen örneklerindendir. Bu bilgiler çeşitli kaynaklarda kolaylıkla bulunabilir. Kısacası, bu yapı üzerinden “Hizbullah” kelimesine ve dolayısıyla İslam’a yönelik bir nefretin oluşturulduğu; özellikle doğuda bunun belli ölçüde başarıldığı ileri sürülebilir. Gerçi Türkiye’de bir İslam Devrimi gerçekleştirecek potansiyele sahip ne halk var ne de düşünce.
ABD’nin başlattığı bu savaş da tam bu noktada, insanların zihnindeki İran’a yönelik önyargı ve nefreti kırdı. Hani “İran İsrail’le zâhirde düşman” diyenler vardı ya; yaşananlar bu niteliksiz söylemleri de boşa çıkardı. İran, bir kez daha hakkın yanında olduğunu, ödediği bedeller ve verdiği kayıplarla ortaya koydu. Bakıyorum da bazı sözde kanaat önderlerinin ağzını bıçak açmıyor. Ne diyebilirler ki? Tabiri caizse, yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal.
Dünya İran’dan bir göç almadı; ancak bir düşünce göçü aldı ve almaya da devam ediyor. Lakin bu durumun dünya emperyalistlerinin gözünden kaçmadığı, hatta onlar açısından korkulu bir kâbusa dönüştüğü de belli. Bunlar adeta iblisten ders almışçasına böyle bir gelişmenin nasıl önlenebileceğinin arayışına girdiler ve çözümü bulmuş gibiler. Ancak “Onlar plan yapar, Allah da plan yapar. Şüphesiz Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal, 30) âyet-i kerîmesinden gafiller.
2026 Ankara NATO Zirvesi hafife alınacak bir zirveden ibaret değil. Orada neler konuşulduğu, hangi konularda anlaşmaya varıldığı ve daha nice kararların alınıp alınmadığı kamuoyunca bilinmiyor. Ancak bu son Mekke İttifakı’nın söz konusu zirvenin bir ürünü olabileceği ihtimali hiç de uzak görünmüyor.
Bu ittifak, göğüs kabartılacak bir ittifak da değil. Buna rağmen medyada bu ittifak üzerine çeşitli senaryolar kuruluyor ve sanki İslam dünyasının ortak bir ittifakıymış gibi lanse ediliyor. Şimdi diyecekler ki: “Bakın, Ehl-i Sünnet ülkelerinin ittifakı kimleri rahatsız etti.” Ne yazık ki Ehl-i Sünnet dünyasının ittifakıymış gibi gösterilse de bana göre bu, böyle bir ittifak değil. Batı dünyasının bundan rahatsızlık duyması gerekirken gayet rahat olması da ayrıca düşündürücü.
Senaristler iş başına geçerek İsrail’in bu ittifaktan rahatsız olduğunu kırk takla atarak inandırmaya çalışıyorlar. Anlayacağınız, düğmeye basıldı. Umarım aklıselim sahibi Ehl-i Sünnet kardeşlerim bu oyuna gelmezler. İsrail’in Suudi Arabistan’la düşmanlığı nerede görüldü, bir düşünün. Hac döneminde Mekke ve Medine’nin güvenliği ihalesini dahi İsrail polisinin aldığı yönündeki iddialar ortadayken; İran’ın attığı füzelerin bir kısmı Arabistan tarafından havada imha edilirken şimdi ne oldu da böyle bir ittifaktan rahatsız olsunlar? Türkiye-İsrail ticari ilişkilerini ise dile bile getirmek istemiyorum; zira hâlâ devam eden bir ticari ilişki olduğu görülüyor.
Bu ittifaka Mısır’ın da dâhil olacağı söyleniyor. Zira Ehl-i Sünnet camiası açısından Arabistan’ın İslam dünyasında tek başına bir fetva mercii olarak kabul edildiği söylenemez; bu alanda Mısır’ın da önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Son haberlerde ittifaktaki ülke sayısının 40’a çıkacağı ifade ediliyordu. Peki, Amerika bir kez daha saldırsa ve İran misilleme olarak Körfez’deki ABD üslerini hedef alsa, Mekke müttefikleri nasıl bir karar alacaklar? Asıl soru budur.
İşte ben tam bu noktada bu ittifakın bir Ehl-i Sünnet ittifakı olmadığını söylüyorum. Ben buna, Ehl-i Sünnet kisvesi altında şekillenen “İsrailci Sünni İttifakı” adını veriyorum. Kanaatimce bu ittifak, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik saldırının ardından oluşan sempatiyi, sevgiyi ve hak-batıl anlayışının oluşturduğu dev dalgayı kırmak ve yok etmek amacıyla kurulmuştur. Bu sürecin en büyük destekçilerinin ise ABD ve AB ülkeleri olduğu kanaatindeyim.
Sözlerime Peygamber Efendimizin şu hadisiyle son vermek istiyorum: “Mümin akıllı ve temkinlidir.”