.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Bismillahirrahmanirrahim

«İnsanlar (aslında) bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ve onlarla beraber anlaşmazlığa düştükleri hususlarda insanlar arasında hük­metmek üzereiçinde gerçekleri taşıyan Kitab'ı indirdi. An­cak kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (hem de) kendilerine açık deliller geldikten sonra sırf birbirlerine karşı azgınlıkların­dan ötürü o(Kitap ve içinde taşıdığı gerçek hakkı)nda ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, hak­kında ihtilafa düşmüş oldukları gerçeğe hidayet etti... Allah, dilediğini doğru yola iletir...»

(Bakara / 213)

İnsanlar (aslında) taşıdıkları bütün düşüncelerle bir tek ümmet idiler. Kainat ve hayat hakkında ayrılığa dü­şecekleri çeşitli düşünceleri yoktu. Yaşayan hayatın sis­tem ve kanunları üzerine kendilerini çatışmaya sürükle­yecek değişik kaygıları yoktu. Günlük hayatlarının ge­rekleri içerisinde özel bireysel problemlerini yaşayıp gi­derlerdi. Ancak toplum fertlerinin bazısının alıp diğer ba­zısının alamadığı şeyler üzerinde çatışır, herhangi bir grubun diğer bir grubun muvafakat etmediği bir tasar­rufta bulunduğu durumlarda çekişirlerdi...

Onları, aralarında ihtilafların çıkmasına, zulmün yayılmasına ve yaşayan pratiklerinin adalet çizgisinden uzaklaşmasına sürükleyen meseleye gelince...

İlahî risaletler, insanlar arasında çıkan problem ve ihtilafları çözmede yegâne yol olarak müjdeleme ve uyar­ma üslubunu tutmuşlardır. İlahî risaletler bu üslupla ha­yatı ve onun gündelik meselelerini ilahî adaletten karar­lı bir temele oturtmayı amaçlamışlardır. Bu amaçla hare­ket eden ilahî risaletler, insandan, hayatındaki problem­lere getirdikleri çözümlerin kutsallığını ve pratik can­lılığını idrak etmesini ve ikna olup boyun eğerek bu ila­hî çözümlere mutlak bir teslimiyetle teslim olmasını is­terler. Buna rağmen kendilerine —içinde gerçekleri taşı­yan— Kitap verilmiş olan bazı insanlar, aralarında ihti­laf çıkmasına meydan vermemek ve olan ihtilafları da çöz­mek için gönderilmiş olan bu ilahî çözümlerden hoşnut ve mutmain olmamışlardır. Çünkü bu insanlar kendi şah­sî hayatlarını bu ihtilaflar temeli üzerine kurmak ve bu ihtilaf hesapları üzerinde sürdürmek azmindedirler. Bir tekini bırakmamacasına bütün ihtilafların çözülmesini adeta istememektedirler. Her şeyin karışık her hususun ihtilaflı olması bu insanların işlerine gelmektedir. Çünkü bütün işleri bu ihtilaf hesapları üzerine kurulmuştur. İş­te bu insanlar, yaşadıkları bu ihtilafları, ortaya yığıp to­zuttukları teviller, yorumlar ve aykırı uygulamalarla biz­zat Kitab'ın kendisine de taşıma cüretini göstermişlerdir. Her bir grup diğerlerinin tuttuğundan ayrı bir tevil yolu­nu tutmuş, her bir grup diğerlerinin taassubuna kapıldığı yorumdan ayrı bir yorum üzerinde taassuba kapılmıştır. Yine bu insanlar arasındaki ihtilaflar, kültürlerin ve ba­kış açılarının değişikliğine paralel olarak değişiklik gös­teren hakka (gerçeğe) ulaşma yollarını oluşturan içtihatlardaki ihtilafların aksine, birbirlerine karşı azgınlığın, kin ve düşmanlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yani tamamen gayrı meşru sebeplere dayanan kriz ilişkilerinin tabii bir sonucu olarak... İşte böylece bu insan­lar, ihtilaflarını uzatıp içerisinde derinleşmişler, böyle­likle insanlık hayatını çatışma ve çekişme temeli üzerine kurulu bir düşmanlık alanına çevirmişlerdir.

Mü'minlere gelince... Bunlar, bu ihtilaflara kesin­likle teslim olmamış herhangi bir şekilde ihtilafa meyletmemişlerdir. Aksine onlar, bütün güç ve çabalarıyla Allah'ın kendilerini hidayet ettiği gerçek ve doğru yol üzerindeki işaretler kanalıyla gerçeğin kendisini yakala­maya çalışmışlardır. O'nun yolunda yürümüş, O'na tes­lim olmuş ve bütün azgınlık ve bozgunculuk gruplarını kendi sapıklıkları içerisinde kendi azgınlık ve bozguncu­lukları ile baş başa bırakmışlardır. İşte Allah'ın insan­lardan doğru yola ulaştırmak istediğine hidayeti böyle­dir. O, insanlara gerek kendi içlerinde ve gerekse dış çevrelerinde bütün hidayet vesilelerini sunar, sonra on­ları inanç ve irade üzerine kaim olan kanaatleri ile serbest bırakır. Artık dileyen Rabbine doğru bir yol tutarak ha­yatı boyunca hidayet çizgisi üzerinde yürür...

Bu ayet-i kerimeden şu birkaç noktayı anlayabiliriz:

* * *

İlahî Risaletler İnsanlar Arasında Her Hususta Hakem Konumundadır:

(1) İlahî risaletler (yalnızca) ibadet şekillerini ve ge­nel ahlak kurallarını öğretmek için indirilmemişlerdir. Bunun ve (dinin kul ile Rabbi arasında şahsî bir ilişki ol­duğunu, insanların toplumsal hayatı ile bir ilişkisinin bu­lunmadığını, dini değer ve yargıların topluma açılamayacağını, bilakis bunun ancak fert ile mescit çerçevesinde kalması ve bu vicdanî çerçeveyi aşmaması gerektiğini id­dia eden) bazı görüşlerin aksine ilahî risaletler, toplumsal ve özel hayatta gerek bireysel ilişkiler, gerekse top­lumsal, ekonomik ve siyasal ilişkilerde insanların bir­birleriyle ihtilafa düştükleri hususlarda bu insanlar arasında «hakemi» olsun diye indirilmişlerdir. Çünkü ayet-i kerimenin anlattığı fonksiyonun tabiatı, ilahî şe­riatın ihtilafa müsait olan hayatın bütün yön ve alanla­rını kapsamasını, ayrıca her problem için hayatın ger­çekliğine paralel bir çözümün bulunmasını gerektirmek­tedir.

* * *

İhtilafın; Temeli Azgınlık Olmuştur

(2) İnsanlar arasında ortaya çıkan ihtilaf, özellikle de dini alandaki ihtilaflar —çoğunlukla— içtihatlardaki ih­tilaflardan kaynaklanmamaktadır. Aksine bu ihtilaflar, insanların, içlerinde yaşayan ve onları bazı fikrî kavramlardaki veya dinî sınırlardaki temel unsurları kendi şah­sî çıkarları doğrultusunda saptırmalarından kaynaklan­maktadır. Yani burada ihtilaf sağlıklı bir mekanizma de­ğil, marazî bir durum arz etmektedir...

* * *

Gerçeği İsteyenler Diyaloga Açık Olurlar

(3) Ayet-i kerime, gerçeği samimiyet konumundan karşılayanların ona ulaşmak yolunda bütün güçleriyle çaba sarf edeceklerini, diyalog ortamına açılacaklarını, kar­şıt bakış ve görüşleri de dinleyeceklerimi, fikir inceleme­sinde söz konusu düşüncenin bütün olumlu ve olumsuz yanlarını kavrayabilmek için, dikkatli bir şekilde derin­lemesine irdeleyeceklerini, bunun için gerekli bütün gay­retleri sarf edeceklerini ikrar etmektedir. Ayet-i kerime­ deki şu ibarenin ifade ettiği gerçek budur:

«Bunun üzerine Allah kendi izniyle, inananları, onların hakkında ihtilafa düşmüş oldukları gerçeğe hidayet etti...»

İmanın tabiatı, insana başkalarından miras aldığı dü­şünceleri, kendini düşünce ve anlam açısından yeniden değerlendirmek zahmetine sokmadan kabul edip sahiplen­mek gibi bir fikrî gevşekliğe teslim olmamayı farz kıl­maktadır. Çünkü hakka iman, mü'min insanın onun te­mel kaidelerini, boyutlarını ve ufuklarını, sahip olduğu düşüncede ciddî olduğunu gösterircesine araştırma so­rumluluğu taşıdığı takdirde bir kıymet kazanır. Bu imanı sahiplenen mü'min, bütün düşünce ve kanaatlerinde so­rumluluk şuurundan hareket etmek durumundadır.

Hidayette Allah'ın iznine gelince; her halde bu, hi­dayetin sebep ve etkenlerindeki ilahî sünnetlerdir. Yani insan bu sebep ve etkenlere yapışınca gerçeğe ulaşıp hi­dayete erer. Tıpkı her sebebin kendi sonucuna doğru bir yol alması gibi. Burada insanın seçme olayı bir problem oluşturmamaktadır. Çünkü insanın iradesi, yapısı ve bu sebep ve etkenlere yapışması da yine bu ilahî sünnetle­rin hidayet âlemindeki gerçekçi görünümlerinden biridir.

Bu açıklamalar ışığında şu düşünceyi kavrayabiliriz: İnsanlar arasındaki ihtilafın devamı, bu insanların hida­yetin sebep ve etkenlerini yakalamaktan uzak düşmele­rine, kendi inanç ve kanaatlerinde taassupçu bir konu­ma bağlanmalarına, gerçeğe ulaşmak yolunda diyalog or­tamına açılmamalarına yol açmıştır. İşte bu durum, insa­nın gerçek ile karşı karşıya gelmesine bir engel teşkil etmiştir. Çünkü gerçeğin delilleri ve alametleri vardır. İnsanın bu delillerle yüz yüze geldiğinde ya da gerçeği arama yolunda bu deliller ve alametlerle karşılaştığında onlara boyun eğmek zorunda kalması kaçınılmazdır. İn­san bunun araçlarını yitirmiş durumda bulunduğundan dolayı ona ulaşamayacağını ileri süremez. Aksine insan, bütün güç ve gayretini sarf ederek gerçeğin bu delilleri­ni ve alametlerini araştırmak ve diyalog alanlarına gir­mek zorundadır. Buna karşılık olarak Allah Teâlâ, hi­dayetin tabii araçları marifetiyle hidayete doğru kendi çizgisinde yol alanların gerçeği yakalayıp hidayete ulaş­malarına kefil olmuştur.

«Yoksa siz, sizden önce geçenlerinki gibi(hal)ler başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.. Onlara (da) yok­sulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki ni­hayet Peygamber ve O'nunla birlikte iman edenler: «Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?!..» der olmuşlardı. İyi bilin ki Al­lah'ın yardımı yakındır...» (Bakara: 214)

* * *

Cennete Gevşeklik ve Temennilerle Ulaşılamaz!..

Bu ayet-i kerime, küfür ve sapıklığın önlerine diz­diği engellerin ezici baskılarını hisseden, bu engeller karşısında zaman zaman zayıf düşen veya ümitsizlik et­kenlerinin altında kalan Allah yolunda çalışan kimselere yönelik davet ayetlerindendir. Ayet-i kerimenin içeriği, bu kabilden şeylerin ilahî davetin başlarındaki ve İslam' m şirke karşı giriştiği silahlı mücadele dönemindeki ilk Müslümanların da başına geldiğini vahyetmektedir. Her halde bu dönem Müslümanlarının bazılarında da zayıflık veya yakınma ortaya çıkmıştır. Belki de bunlardan bazı­ları, cenneti —insanı canını ve malını feda etmek gibi bü­yük külfetlere sokmayan cinsten— hafif ameller ve iba­detlerle elde edebilecekleri yolunda düşüncelere kapıl­mışlardı... Bu ayet-i kerime de bu türden yaklaşım ve eğilimlere karşı (meseleyi hayattaki iman gerçeği içeri­sinde kendi gerçek konumuna oturtan) kesin bir ifade ol­muştur. Çünkü cennete temennilerle ulaşılamaz. Cennet, imanî bir gevşeklik içerisinde bulunup elde etmek için çalışılmadan cennet hayalleriyle elde edilemez. Çünkü cennete ancak, mü'min insanın azgın güçlere karşı koy­duğu zorlu tavırlarla ulaşılabilir. İşte bu ayet-i kerime de Müslümanlara kendilerinden önceki ilahî risaletlerin davetçilerinin başlarına gelenlerden tarihî örnekler ver­mek yoluyla bu gerçek düşünceyi ifade etmek için indi­rilmiştir. Ayet-i kerimede anılan tarihî örnekleri yaşa­yan önceki dönemlerin mü'minleri de peygamberleri ile birlikte öylesine zorlu engelleri yaşamışlardır ki bu du­rum onları nefsî ve ruhî, belki de fikrî sarsıntılara sü­rüklemiştir. Onlara da öylesine yoksulluklar ve sıkıntı­lar dokunmuştur ki malları, canları ve bütün genel ve özel menfaatleri zarar görmüştür. Karşılarındaki küfür toplulukları onları zayıflatıp kahretmeye çalışmış, onla­rın kanaatlerini sarsıp konumlarını altüst etmek ve ken­dilerini imandan önceki aşağı durumlarına döndürmek amacıyla ruhlarını, düşüncelerini ve varlıklarını kahret­mek yolunda bütün kahredici yöntemleri kullanmışlardır. Böylelikle mü'minler için büyük bir sarsıntı söz konusu olmuştur. Bunun üzerine iman edenler ve peygamberleri: «Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?!..» diye sorar ol­muşlardır... Şüphe yok ki Allah Teâlâ bize kâfir güçle­re karşı yardım ve zafer vaat etmiştir. Bunun için bu so­ru, Allah'ın vaadinden şüphe haletinden kaynaklanmış değildir. Ancak bu vaadin yerine gelmesi konusunda ace­lecilik gösterme ve onu bekleyip yolunu gözetme haletin­den kaynaklanmak durumundadır. Bu sorunun temelinde kesinlikle ümitsizlik yoktur. Belki benzeri bir psikolojik durum söz konusudur. Şöyle ki; küfür gelişmiş büyük bir güç konumundadır. İman tarafını temsil eden mü'min­ler ise gittikçe artan sıkıntılarla sürüp giden bir zaaf ko­numundadırlar. Gözle görünen şartlar ümit verici değil­dir... Ortada elle tutulur bir şey yoktur... Bu durumdaki mü'minlerin elinde kalan tek şey Allah'ın vaat ettiği gaybî kabilden bir yardım ve zaferdir... Bütün bu argüman­lar kanalıyla anlıyoruz ki ayette anılan mü'minlerin du­çar olduğu bu sarsıntı, kalplere korkutucu ve ürpertici olumsuz hisleri yığan gözle görülür şartların tabiatından kaynaklanmaktadır. Yoksa iman zayıflığından değil... Bundan dolayı da Allah Teâlâ (ayet-i kerimede açıkça görüldüğü üzere) onları bu davranışları yüzünden kına­mamış ve kadir ve kıymetlerini eksiltmemiştir. Aksine ayetten anladığımız kadarıyla onların kendilerini iç sar­sıntılara sokan bu zorlu cihad konumunda bulunmaların­dan ve bu konumda sebat etmelerinden dolayı imanları­na değer vermiştir. Bunun için de onların yaptıkları dav­ranışın sağlıklılığına ve cihadlarının kıymetliliğine gös­terilen bir delil misali olarak kendilerine «yakın, bir yar­dım ve zafer» vaat etmiştir...

Yaratılış Gayesi Olarak İrfanı Düşünmek (I. Bölüm)
Yaratılış Gayesi Olarak İrfanı Düşünmek (I. Bölüm)
İçeriği Görüntüle

* * *

Yakın Yardım ve Zafer Kavramına Bir Bakış

Ayet-i kerimede bahsi geçen «yakın yardım ve zafer» kavramı üzerinde birkaç inceleme yapmak gereğini du­yabiliriz. Acaba bu «yakın yardım ve zafer» tam bir yar­dım ve tamamlanmış bir zafer midir? Yoksa mü'minlerin içinde bulundukları mevcut cari şartlar çerçevesinde bir yardım mıdır?.. Öncelikle şunu belirtelim ki bu ayet-i ke­rimenin kendisinden bu noktada dakik bir anlam çıka­rmayabiliriz. Çünkü Peygamber ve mü'minlerin bekle­dikleri yardımın tabiatın tam olarak bilmemekteyiz. Peygamber ve mü'minlerin bekledikleri yardım, iman ve küfür kuvvetleri savaşı konusunda kâfirlerin mü'minler önünde yenilmeleri sonucunu temin edecek bir kabiliyet yardımı mıdır? Yoksa kâfirlere azap indirilip bu azap yo­luyla kâfirlerin yok edilmesi midir? Kesin olarak bilemiyoruz. Bununla beraber ikinci şık gerçek anlama daha yakın olabilir. Çünkü bu ikinci durum, Allah'ı inkâr eden, O'nun resullerine karşı çıkıp risaletleri ile alay eden in­karcı kavimlerin halidir. Bu tutumları üzerine Allah so­nunda onlara azap gönderir. Salih, Hûd, Lût, Şuayb ve diğer peygamberlerin kavimlerine yaptığı gibi... Böyle­likle Allah'ın bu yardımı, kâfirlerden intikam almak esa­sına dayanmaktadır. Allah'ın, kâfirler tarafından yalan­lanan peygamberlerine ve inananlara yardım babından kafirlere gönderdiği azap için «nasr yardım» kelimesinin kullanıldığına dair birçok örnek mevcuttur. Bu açıkla­malar ışığında «yakın yardım» kavramındaki yardımın yakınlığından muradın zaman bakımından yakınlık oldu­ğu da anlaşılmaktadır. (Çünkü mü'minlere, uzun bir bek­leyişin ardından «Ne zaman?» sorusu dile getirilmiştir. Cevap olarak da «Yakındır» tabiri geçmiştir. Çev.).

Tabii bununla beraber bu yardımdan murad —birin­ci şıkta anılan— kâfirlerin mü'minler önünde yenilmeleri sonucunu sağlayacak bir galibiyet yardımı da olabilir. Bu da yeni yeni iman safına geçen güçlerle mü'minlerin gücünün artırılması ya da kâfirlerin bazı güçlerinin he­zimete uğratılması veya daha başka şekillerde gerçekle­şebilir. Bu minval üzere söz konusu yardımın tam bir yardım ve tamamlanmış bir zafer olması da zorunlu de­ğildir. Çünkü mü'minlerin içinde bulundukları durum, ümitsizlik benzeri psikolojilerin hâkimiyeti altındadır. Böyle bir durumda bu psikolojiyi yıkıp onları ümit yo­lunda dosdoğru ve dimdik tutacak bir yardım da mü'min­ler için yeterli olabilir. Belki de kendileri de bununla yetinmektedirler. O zaman bu yardımın sınırını da yar­dımı isteyenlerin içinde bulundukları durum ve hâkim olan şartlar belirleyecektir diyebiliriz... Bu da mü'minle­rin içinde bulundukları aşama ile yakından alakalıdır.

İslamî çalışmanın hareketli değişken konumlarında bulunurken beklediğimiz yardım adına bu ayetten çıkara­cağımız anlam da bu olmalıdır. İçinde bulunduğumuz du­rum karşılaştığımız engeller ve yaşadığımız baskılar ne­deniyle bizi ümitsizlik gibi psikolojilere sürükleyebilir. İşte o zaman Allah'ın vaadetmiş olduğu yardımı yine yal­nızca Allah'tan isteyebiliriz. Bunun üzerine ufukta ümit şimşekleri çakar ve karanlık perdesini yarar geçer. Bu bazen ileriye dönük bazı yeni planlarla veya ileriye doğ­ru atılan adımlarla olabileceği gibi bazı grupların küfür tarafını bırakıp iman tarafına geçmeleriyle de olabilir. Yine mü'minlerin bazı yeni konumlara ulaşmaları ve bu doğrultuda zaman, mekân, genel ve özel şartlar bağla­mında meydana gelecek müspet değişiklikler şeklinde de olabilir. Hatta hareket içersindeki bazı kimseler bulun­dukları durumun yardım kavramından uzak olduğunu his­sederken diğer bazıları fiilen ve gerçek olarak Allah'ın yardımı ile karşı karşıya bulunduklarını düşünebilirler. Çünkü Allah'ın yardımı ve zafer gerçeği, her bir aşama­da bir diğer aşamaya yetişecek olgunluğu kazanabilir. Bu durumda yardım, içinde bulunduğumuz aşama ile ya­kından alakalı olarak değerlendirilmelidir. Bu ikinci grup, Allah'ın yardımının davet aşamasında başka, diğer aşama­larda daha başka olduğu görüşündedirler. Bu düşünceler ışığında anlaşılmaktadır ki, zafere doğru atılan her adım, yol ne kadar uzak olursa olsun zaferi yakınlaştırıcı bir yardımı da içinde taşımaktadır. Belki de doğruya^en ya­kın yaklaşım da budur... Şöyle ki, ileriye doğru atılan her adım yeni bir yardımı temsil eder. Hareket içerisin­deki insanları geleceğe ümitle yöneltir. Yeryüzünün ta­mamının Allah'ın mülkü olduğuna, onu da salih kulların­dan dilediğine verdiğine inanan insan için bu türden bir yardım da mutlak yardım olarak ifade edilebilir. «Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır» fermanından anladığımız da budur.

Bu ayet-i kerime bağlamında bir nokta üzerinde da­ha uzunca durmak zorunluluğu hissedebiliriz. O da sa­bırdır. Ayet-i kerime önceki mü'minlerin yaşadıkları du­rumu nakletmekle, bize «Onlar nasıl sabrettiyse öylece sabretmemiş gerektiğini» öğretmeyi amaçlamaktadır. Biz­den istenen onlar nasıl sabrettiyse sabretmemiz, onların davrandığı gibi davranmamız ve Allah'ın yardımının ya­kın olduğunun, er-geç geleceğinin şuurunu yaşamamızdır.

Bu ayet-i kerimeyi hayatımıza indirirken ilk İslam davetçilerinin karşılaştıkları yokluk ve darlıkları, kapıl­dıkları sarsıntıları hep gözümüzün önünde canlandırmalı­yız. Bu noktada özellikle Ahzab Suresinde anlatılan şu durum çok açıktır: «Orada mü'minler bir imtihan verdi­ler ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldılar... (O zaman) mü­nafıklar ve kalplerinde maraz bulunanlar: 'Allah'ın ve Rasulünün bize vaat ettikleri, aldatmadan başka bir şey değil(miş)...' dediler». Fakat sonunda mü'minler bütün zaaf noktalarına rağmen —Allah'ın yardımı ile— zafe­re ulaştılar «Ve Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle ta­mamlandı»... Önünde sonunda Allah'ın yardımı ile fetih geliverdi...

Bunun için bize düşen, devamlı olarak şu İslamî ger­çeğin şuurunda olmamızdır: İman ile İslam, başlangıçla­rından sonuçlarına kadar hayata hâkim olan bir tek çiz­giyi temsil ederler. Bu hâkimiyet, yolun çeşitli aşamala­rında yaşayan özellikler esası üzerine kaimdir. Bugünün mü'minleri ise gerek karşılaştıkları engeller, güçlükler ve yorgulnuklar, gerekse katlandıkları yokluklar ve sıkın­tılar ve gerekse yöneldikleri hedefler bazında önceki mü'minlerin uzantısını temsil etmektedirler. Bu mü'minler de önceki mü'minlerin çektikleri acıları çekmekte, on­ların cihad ettikleri alanlarda cihad etmekte, onların kat­landıkları düzeyde baskılara katlanmaktadırlar. Bu mirası, geçmiş bugüne, bugün de geleceğe, cihad, iman ve sabırla taşımaktadır. Hareket içerisindeki ruhî sarsıntı­ları ifade eden ses de tektir: «Allah'ın yardımı ne za­man?..» Aynı şekilde bu sarsıntıyı durdurup çalkantıları durultacak, kalplere ümit ışığının aydınlığını doldura­cak, böylece mü'minlerin gücünü yeniden diriltecek ce­vap da tektir: «İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır...»