.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Bismillahirrahmanirrahim
«İnsanlar (aslında) bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ve onlarla beraber —anlaşmazlığa düştükleri hususlarda insanlar arasında hükmetmek üzere— içinde gerçekleri taşıyan Kitab'ı indirdi. Ancak kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (hem de) kendilerine açık deliller geldikten sonra sırf birbirlerine karşı azgınlıklarından ötürü o(Kitap ve içinde taşıdığı gerçek hakkı)nda ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, hakkında ihtilafa düşmüş oldukları gerçeğe hidayet etti... Allah, dilediğini doğru yola iletir...»
(Bakara / 213)
İnsanlar (aslında) taşıdıkları bütün düşüncelerle bir tek ümmet idiler. Kainat ve hayat hakkında ayrılığa düşecekleri çeşitli düşünceleri yoktu. Yaşayan hayatın sistem ve kanunları üzerine kendilerini çatışmaya sürükleyecek değişik kaygıları yoktu. Günlük hayatlarının gerekleri içerisinde özel bireysel problemlerini yaşayıp giderlerdi. Ancak toplum fertlerinin bazısının alıp diğer bazısının alamadığı şeyler üzerinde çatışır, herhangi bir grubun diğer bir grubun muvafakat etmediği bir tasarrufta bulunduğu durumlarda çekişirlerdi...
Onları, aralarında ihtilafların çıkmasına, zulmün yayılmasına ve yaşayan pratiklerinin adalet çizgisinden uzaklaşmasına sürükleyen meseleye gelince...
İlahî risaletler, insanlar arasında çıkan problem ve ihtilafları çözmede yegâne yol olarak müjdeleme ve uyarma üslubunu tutmuşlardır. İlahî risaletler bu üslupla hayatı ve onun gündelik meselelerini ilahî adaletten kararlı bir temele oturtmayı amaçlamışlardır. Bu amaçla hareket eden ilahî risaletler, insandan, hayatındaki problemlere getirdikleri çözümlerin kutsallığını ve pratik canlılığını idrak etmesini ve ikna olup boyun eğerek bu ilahî çözümlere mutlak bir teslimiyetle teslim olmasını isterler. Buna rağmen kendilerine —içinde gerçekleri taşıyan— Kitap verilmiş olan bazı insanlar, aralarında ihtilaf çıkmasına meydan vermemek ve olan ihtilafları da çözmek için gönderilmiş olan bu ilahî çözümlerden hoşnut ve mutmain olmamışlardır. Çünkü bu insanlar kendi şahsî hayatlarını bu ihtilaflar temeli üzerine kurmak ve bu ihtilaf hesapları üzerinde sürdürmek azmindedirler. Bir tekini bırakmamacasına bütün ihtilafların çözülmesini adeta istememektedirler. Her şeyin karışık her hususun ihtilaflı olması bu insanların işlerine gelmektedir. Çünkü bütün işleri bu ihtilaf hesapları üzerine kurulmuştur. İşte bu insanlar, yaşadıkları bu ihtilafları, ortaya yığıp tozuttukları teviller, yorumlar ve aykırı uygulamalarla bizzat Kitab'ın kendisine de taşıma cüretini göstermişlerdir. Her bir grup diğerlerinin tuttuğundan ayrı bir tevil yolunu tutmuş, her bir grup diğerlerinin taassubuna kapıldığı yorumdan ayrı bir yorum üzerinde taassuba kapılmıştır. Yine bu insanlar arasındaki ihtilaflar, kültürlerin ve bakış açılarının değişikliğine paralel olarak değişiklik gösteren hakka (gerçeğe) ulaşma yollarını oluşturan içtihatlardaki ihtilafların aksine, birbirlerine karşı azgınlığın, kin ve düşmanlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yani tamamen gayrı meşru sebeplere dayanan kriz ilişkilerinin tabii bir sonucu olarak... İşte böylece bu insanlar, ihtilaflarını uzatıp içerisinde derinleşmişler, böylelikle insanlık hayatını çatışma ve çekişme temeli üzerine kurulu bir düşmanlık alanına çevirmişlerdir.
Mü'minlere gelince... Bunlar, bu ihtilaflara kesinlikle teslim olmamış herhangi bir şekilde ihtilafa meyletmemişlerdir. Aksine onlar, bütün güç ve çabalarıyla Allah'ın kendilerini hidayet ettiği gerçek ve doğru yol üzerindeki işaretler kanalıyla gerçeğin kendisini yakalamaya çalışmışlardır. O'nun yolunda yürümüş, O'na teslim olmuş ve bütün azgınlık ve bozgunculuk gruplarını kendi sapıklıkları içerisinde kendi azgınlık ve bozgunculukları ile baş başa bırakmışlardır. İşte Allah'ın insanlardan doğru yola ulaştırmak istediğine hidayeti böyledir. O, insanlara gerek kendi içlerinde ve gerekse dış çevrelerinde bütün hidayet vesilelerini sunar, sonra onları inanç ve irade üzerine kaim olan kanaatleri ile serbest bırakır. Artık dileyen Rabbine doğru bir yol tutarak hayatı boyunca hidayet çizgisi üzerinde yürür...
Bu ayet-i kerimeden şu birkaç noktayı anlayabiliriz:
* * *
İlahî Risaletler İnsanlar Arasında Her Hususta Hakem Konumundadır:
(1) İlahî risaletler (yalnızca) ibadet şekillerini ve genel ahlak kurallarını öğretmek için indirilmemişlerdir. Bunun ve (dinin kul ile Rabbi arasında şahsî bir ilişki olduğunu, insanların toplumsal hayatı ile bir ilişkisinin bulunmadığını, dini değer ve yargıların topluma açılamayacağını, bilakis bunun ancak fert ile mescit çerçevesinde kalması ve bu vicdanî çerçeveyi aşmaması gerektiğini iddia eden) bazı görüşlerin aksine ilahî risaletler, toplumsal ve özel hayatta gerek bireysel ilişkiler, gerekse toplumsal, ekonomik ve siyasal ilişkilerde insanların birbirleriyle ihtilafa düştükleri hususlarda bu insanlar arasında «hakemi» olsun diye indirilmişlerdir. Çünkü ayet-i kerimenin anlattığı fonksiyonun tabiatı, ilahî şeriatın ihtilafa müsait olan hayatın bütün yön ve alanlarını kapsamasını, ayrıca her problem için hayatın gerçekliğine paralel bir çözümün bulunmasını gerektirmektedir.
* * *
İhtilafın; Temeli Azgınlık Olmuştur
(2) İnsanlar arasında ortaya çıkan ihtilaf, özellikle de dini alandaki ihtilaflar —çoğunlukla— içtihatlardaki ihtilaflardan kaynaklanmamaktadır. Aksine bu ihtilaflar, insanların, içlerinde yaşayan ve onları bazı fikrî kavramlardaki veya dinî sınırlardaki temel unsurları kendi şahsî çıkarları doğrultusunda saptırmalarından kaynaklanmaktadır. Yani burada ihtilaf sağlıklı bir mekanizma değil, marazî bir durum arz etmektedir...
* * *
Gerçeği İsteyenler Diyaloga Açık Olurlar
(3) Ayet-i kerime, gerçeği samimiyet konumundan karşılayanların ona ulaşmak yolunda bütün güçleriyle çaba sarf edeceklerini, diyalog ortamına açılacaklarını, karşıt bakış ve görüşleri de dinleyeceklerimi, fikir incelemesinde söz konusu düşüncenin bütün olumlu ve olumsuz yanlarını kavrayabilmek için, dikkatli bir şekilde derinlemesine irdeleyeceklerini, bunun için gerekli bütün gayretleri sarf edeceklerini ikrar etmektedir. Ayet-i kerime deki şu ibarenin ifade ettiği gerçek budur:
«Bunun üzerine Allah kendi izniyle, inananları, onların hakkında ihtilafa düşmüş oldukları gerçeğe hidayet etti...»
İmanın tabiatı, insana başkalarından miras aldığı düşünceleri, kendini düşünce ve anlam açısından yeniden değerlendirmek zahmetine sokmadan kabul edip sahiplenmek gibi bir fikrî gevşekliğe teslim olmamayı farz kılmaktadır. Çünkü hakka iman, mü'min insanın onun temel kaidelerini, boyutlarını ve ufuklarını, sahip olduğu düşüncede ciddî olduğunu gösterircesine araştırma sorumluluğu taşıdığı takdirde bir kıymet kazanır. Bu imanı sahiplenen mü'min, bütün düşünce ve kanaatlerinde sorumluluk şuurundan hareket etmek durumundadır.
Hidayette Allah'ın iznine gelince; her halde bu, hidayetin sebep ve etkenlerindeki ilahî sünnetlerdir. Yani insan bu sebep ve etkenlere yapışınca gerçeğe ulaşıp hidayete erer. Tıpkı her sebebin kendi sonucuna doğru bir yol alması gibi. Burada insanın seçme olayı bir problem oluşturmamaktadır. Çünkü insanın iradesi, yapısı ve bu sebep ve etkenlere yapışması da yine bu ilahî sünnetlerin hidayet âlemindeki gerçekçi görünümlerinden biridir.
Bu açıklamalar ışığında şu düşünceyi kavrayabiliriz: İnsanlar arasındaki ihtilafın devamı, bu insanların hidayetin sebep ve etkenlerini yakalamaktan uzak düşmelerine, kendi inanç ve kanaatlerinde taassupçu bir konuma bağlanmalarına, gerçeğe ulaşmak yolunda diyalog ortamına açılmamalarına yol açmıştır. İşte bu durum, insanın gerçek ile karşı karşıya gelmesine bir engel teşkil etmiştir. Çünkü gerçeğin delilleri ve alametleri vardır. İnsanın bu delillerle yüz yüze geldiğinde ya da gerçeği arama yolunda bu deliller ve alametlerle karşılaştığında onlara boyun eğmek zorunda kalması kaçınılmazdır. İnsan bunun araçlarını yitirmiş durumda bulunduğundan dolayı ona ulaşamayacağını ileri süremez. Aksine insan, bütün güç ve gayretini sarf ederek gerçeğin bu delillerini ve alametlerini araştırmak ve diyalog alanlarına girmek zorundadır. Buna karşılık olarak Allah Teâlâ, hidayetin tabii araçları marifetiyle hidayete doğru kendi çizgisinde yol alanların gerçeği yakalayıp hidayete ulaşmalarına kefil olmuştur.
«Yoksa siz, sizden önce geçenlerinki gibi(hal)ler başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.. Onlara (da) yoksulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki nihayet Peygamber ve O'nunla birlikte iman edenler: «Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?!..» der olmuşlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır...» (Bakara: 214)
* * *
Cennete Gevşeklik ve Temennilerle Ulaşılamaz!..
Bu ayet-i kerime, küfür ve sapıklığın önlerine dizdiği engellerin ezici baskılarını hisseden, bu engeller karşısında zaman zaman zayıf düşen veya ümitsizlik etkenlerinin altında kalan Allah yolunda çalışan kimselere yönelik davet ayetlerindendir. Ayet-i kerimenin içeriği, bu kabilden şeylerin ilahî davetin başlarındaki ve İslam' m şirke karşı giriştiği silahlı mücadele dönemindeki ilk Müslümanların da başına geldiğini vahyetmektedir. Her halde bu dönem Müslümanlarının bazılarında da zayıflık veya yakınma ortaya çıkmıştır. Belki de bunlardan bazıları, cenneti —insanı canını ve malını feda etmek gibi büyük külfetlere sokmayan cinsten— hafif ameller ve ibadetlerle elde edebilecekleri yolunda düşüncelere kapılmışlardı... Bu ayet-i kerime de bu türden yaklaşım ve eğilimlere karşı (meseleyi hayattaki iman gerçeği içerisinde kendi gerçek konumuna oturtan) kesin bir ifade olmuştur. Çünkü cennete temennilerle ulaşılamaz. Cennet, imanî bir gevşeklik içerisinde bulunup elde etmek için çalışılmadan cennet hayalleriyle elde edilemez. Çünkü cennete ancak, mü'min insanın azgın güçlere karşı koyduğu zorlu tavırlarla ulaşılabilir. İşte bu ayet-i kerime de Müslümanlara kendilerinden önceki ilahî risaletlerin davetçilerinin başlarına gelenlerden tarihî örnekler vermek yoluyla bu gerçek düşünceyi ifade etmek için indirilmiştir. Ayet-i kerimede anılan tarihî örnekleri yaşayan önceki dönemlerin mü'minleri de peygamberleri ile birlikte öylesine zorlu engelleri yaşamışlardır ki bu durum onları nefsî ve ruhî, belki de fikrî sarsıntılara sürüklemiştir. Onlara da öylesine yoksulluklar ve sıkıntılar dokunmuştur ki malları, canları ve bütün genel ve özel menfaatleri zarar görmüştür. Karşılarındaki küfür toplulukları onları zayıflatıp kahretmeye çalışmış, onların kanaatlerini sarsıp konumlarını altüst etmek ve kendilerini imandan önceki aşağı durumlarına döndürmek amacıyla ruhlarını, düşüncelerini ve varlıklarını kahretmek yolunda bütün kahredici yöntemleri kullanmışlardır. Böylelikle mü'minler için büyük bir sarsıntı söz konusu olmuştur. Bunun üzerine iman edenler ve peygamberleri: «Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?!..» diye sorar olmuşlardır... Şüphe yok ki Allah Teâlâ bize kâfir güçlere karşı yardım ve zafer vaat etmiştir. Bunun için bu soru, Allah'ın vaadinden şüphe haletinden kaynaklanmış değildir. Ancak bu vaadin yerine gelmesi konusunda acelecilik gösterme ve onu bekleyip yolunu gözetme haletinden kaynaklanmak durumundadır. Bu sorunun temelinde kesinlikle ümitsizlik yoktur. Belki benzeri bir psikolojik durum söz konusudur. Şöyle ki; küfür gelişmiş büyük bir güç konumundadır. İman tarafını temsil eden mü'minler ise gittikçe artan sıkıntılarla sürüp giden bir zaaf konumundadırlar. Gözle görünen şartlar ümit verici değildir... Ortada elle tutulur bir şey yoktur... Bu durumdaki mü'minlerin elinde kalan tek şey Allah'ın vaat ettiği gaybî kabilden bir yardım ve zaferdir... Bütün bu argümanlar kanalıyla anlıyoruz ki ayette anılan mü'minlerin duçar olduğu bu sarsıntı, kalplere korkutucu ve ürpertici olumsuz hisleri yığan gözle görülür şartların tabiatından kaynaklanmaktadır. Yoksa iman zayıflığından değil... Bundan dolayı da Allah Teâlâ (ayet-i kerimede açıkça görüldüğü üzere) onları bu davranışları yüzünden kınamamış ve kadir ve kıymetlerini eksiltmemiştir. Aksine ayetten anladığımız kadarıyla onların kendilerini iç sarsıntılara sokan bu zorlu cihad konumunda bulunmalarından ve bu konumda sebat etmelerinden dolayı imanlarına değer vermiştir. Bunun için de onların yaptıkları davranışın sağlıklılığına ve cihadlarının kıymetliliğine gösterilen bir delil misali olarak kendilerine «yakın, bir yardım ve zafer» vaat etmiştir...
* * *
Yakın Yardım ve Zafer Kavramına Bir Bakış
Ayet-i kerimede bahsi geçen «yakın yardım ve zafer» kavramı üzerinde birkaç inceleme yapmak gereğini duyabiliriz. Acaba bu «yakın yardım ve zafer» tam bir yardım ve tamamlanmış bir zafer midir? Yoksa mü'minlerin içinde bulundukları mevcut cari şartlar çerçevesinde bir yardım mıdır?.. Öncelikle şunu belirtelim ki bu ayet-i kerimenin kendisinden bu noktada dakik bir anlam çıkarmayabiliriz. Çünkü Peygamber ve mü'minlerin bekledikleri yardımın tabiatın tam olarak bilmemekteyiz. Peygamber ve mü'minlerin bekledikleri yardım, iman ve küfür kuvvetleri savaşı konusunda kâfirlerin mü'minler önünde yenilmeleri sonucunu temin edecek bir kabiliyet yardımı mıdır? Yoksa kâfirlere azap indirilip bu azap yoluyla kâfirlerin yok edilmesi midir? Kesin olarak bilemiyoruz. Bununla beraber ikinci şık gerçek anlama daha yakın olabilir. Çünkü bu ikinci durum, Allah'ı inkâr eden, O'nun resullerine karşı çıkıp risaletleri ile alay eden inkarcı kavimlerin halidir. Bu tutumları üzerine Allah sonunda onlara azap gönderir. Salih, Hûd, Lût, Şuayb ve diğer peygamberlerin kavimlerine yaptığı gibi... Böylelikle Allah'ın bu yardımı, kâfirlerden intikam almak esasına dayanmaktadır. Allah'ın, kâfirler tarafından yalanlanan peygamberlerine ve inananlara yardım babından kafirlere gönderdiği azap için «nasr yardım» kelimesinin kullanıldığına dair birçok örnek mevcuttur. Bu açıklamalar ışığında «yakın yardım» kavramındaki yardımın yakınlığından muradın zaman bakımından yakınlık olduğu da anlaşılmaktadır. (Çünkü mü'minlere, uzun bir bekleyişin ardından «Ne zaman?» sorusu dile getirilmiştir. Cevap olarak da «Yakındır» tabiri geçmiştir. Çev.).
Tabii bununla beraber bu yardımdan murad —birinci şıkta anılan— kâfirlerin mü'minler önünde yenilmeleri sonucunu sağlayacak bir galibiyet yardımı da olabilir. Bu da yeni yeni iman safına geçen güçlerle mü'minlerin gücünün artırılması ya da kâfirlerin bazı güçlerinin hezimete uğratılması veya daha başka şekillerde gerçekleşebilir. Bu minval üzere söz konusu yardımın tam bir yardım ve tamamlanmış bir zafer olması da zorunlu değildir. Çünkü mü'minlerin içinde bulundukları durum, ümitsizlik benzeri psikolojilerin hâkimiyeti altındadır. Böyle bir durumda bu psikolojiyi yıkıp onları ümit yolunda dosdoğru ve dimdik tutacak bir yardım da mü'minler için yeterli olabilir. Belki de kendileri de bununla yetinmektedirler. O zaman bu yardımın sınırını da yardımı isteyenlerin içinde bulundukları durum ve hâkim olan şartlar belirleyecektir diyebiliriz... Bu da mü'minlerin içinde bulundukları aşama ile yakından alakalıdır.
İslamî çalışmanın hareketli değişken konumlarında bulunurken beklediğimiz yardım adına bu ayetten çıkaracağımız anlam da bu olmalıdır. İçinde bulunduğumuz durum karşılaştığımız engeller ve yaşadığımız baskılar nedeniyle bizi ümitsizlik gibi psikolojilere sürükleyebilir. İşte o zaman Allah'ın vaadetmiş olduğu yardımı yine yalnızca Allah'tan isteyebiliriz. Bunun üzerine ufukta ümit şimşekleri çakar ve karanlık perdesini yarar geçer. Bu bazen ileriye dönük bazı yeni planlarla veya ileriye doğru atılan adımlarla olabileceği gibi bazı grupların küfür tarafını bırakıp iman tarafına geçmeleriyle de olabilir. Yine mü'minlerin bazı yeni konumlara ulaşmaları ve bu doğrultuda zaman, mekân, genel ve özel şartlar bağlamında meydana gelecek müspet değişiklikler şeklinde de olabilir. Hatta hareket içersindeki bazı kimseler bulundukları durumun yardım kavramından uzak olduğunu hissederken diğer bazıları fiilen ve gerçek olarak Allah'ın yardımı ile karşı karşıya bulunduklarını düşünebilirler. Çünkü Allah'ın yardımı ve zafer gerçeği, her bir aşamada bir diğer aşamaya yetişecek olgunluğu kazanabilir. Bu durumda yardım, içinde bulunduğumuz aşama ile yakından alakalı olarak değerlendirilmelidir. Bu ikinci grup, Allah'ın yardımının davet aşamasında başka, diğer aşamalarda daha başka olduğu görüşündedirler. Bu düşünceler ışığında anlaşılmaktadır ki, zafere doğru atılan her adım, yol ne kadar uzak olursa olsun zaferi yakınlaştırıcı bir yardımı da içinde taşımaktadır. Belki de doğruya^en yakın yaklaşım da budur... Şöyle ki, ileriye doğru atılan her adım yeni bir yardımı temsil eder. Hareket içerisindeki insanları geleceğe ümitle yöneltir. Yeryüzünün tamamının Allah'ın mülkü olduğuna, onu da salih kullarından dilediğine verdiğine inanan insan için bu türden bir yardım da mutlak yardım olarak ifade edilebilir. «Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır» fermanından anladığımız da budur.
Bu ayet-i kerime bağlamında bir nokta üzerinde daha uzunca durmak zorunluluğu hissedebiliriz. O da sabırdır. Ayet-i kerime önceki mü'minlerin yaşadıkları durumu nakletmekle, bize «Onlar nasıl sabrettiyse öylece sabretmemiş gerektiğini» öğretmeyi amaçlamaktadır. Bizden istenen onlar nasıl sabrettiyse sabretmemiz, onların davrandığı gibi davranmamız ve Allah'ın yardımının yakın olduğunun, er-geç geleceğinin şuurunu yaşamamızdır.
Bu ayet-i kerimeyi hayatımıza indirirken ilk İslam davetçilerinin karşılaştıkları yokluk ve darlıkları, kapıldıkları sarsıntıları hep gözümüzün önünde canlandırmalıyız. Bu noktada özellikle Ahzab Suresinde anlatılan şu durum çok açıktır: «Orada mü'minler bir imtihan verdiler ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldılar... (O zaman) münafıklar ve kalplerinde maraz bulunanlar: 'Allah'ın ve Rasulünün bize vaat ettikleri, aldatmadan başka bir şey değil(miş)...' dediler». Fakat sonunda mü'minler bütün zaaf noktalarına rağmen —Allah'ın yardımı ile— zafere ulaştılar «Ve Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı»... Önünde sonunda Allah'ın yardımı ile fetih geliverdi...
Bunun için bize düşen, devamlı olarak şu İslamî gerçeğin şuurunda olmamızdır: İman ile İslam, başlangıçlarından sonuçlarına kadar hayata hâkim olan bir tek çizgiyi temsil ederler. Bu hâkimiyet, yolun çeşitli aşamalarında yaşayan özellikler esası üzerine kaimdir. Bugünün mü'minleri ise gerek karşılaştıkları engeller, güçlükler ve yorgulnuklar, gerekse katlandıkları yokluklar ve sıkıntılar ve gerekse yöneldikleri hedefler bazında önceki mü'minlerin uzantısını temsil etmektedirler. Bu mü'minler de önceki mü'minlerin çektikleri acıları çekmekte, onların cihad ettikleri alanlarda cihad etmekte, onların katlandıkları düzeyde baskılara katlanmaktadırlar. Bu mirası, geçmiş bugüne, bugün de geleceğe, cihad, iman ve sabırla taşımaktadır. Hareket içerisindeki ruhî sarsıntıları ifade eden ses de tektir: «Allah'ın yardımı ne zaman?..» Aynı şekilde bu sarsıntıyı durdurup çalkantıları durultacak, kalplere ümit ışığının aydınlığını dolduracak, böylece mü'minlerin gücünü yeniden diriltecek cevap da tektir: «İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır...»




