.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Ayetullah Muhammed Hüseyin Fazlullah
Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla
«Sabrederek ve namaz kılarak Allah 'tan yardım dileyin. Hiç şüphesiz bu, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.»
«Onlar ki, Rableri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini bilirler.»
(Bakara / 45-46)
İnsan, yaşamı boyunca bazen şehevi duyguların baskısıyla karşılaşır. İçten bir duygu ve ateşe benzer bir hareketle nefsanî arzuların çağrısına boyun eğmesi ve Allah'ın mesajını kulak ardı etmesi özellikle istenir. Yanı sıra insan bazı durumlarda mal mülk sevgisinin egemenliği altına girer ve bu sevgi, mal veya makam elde etmek amacıyla kişinin imanını ve iman ilkelerini terk etmesini öngörür. Onu olumsuz yönde etkilemeye çalışan duyguların etki alanına girer... Ayrıca dış baskılar da insanın varlığını ve hayatını tehdit eder. Allah'ın çizgisinden uzak düşen saptırıcı etkenlere teslim olmaya zorlar... Tüm bunların hepsine insan hangi güçle ve nasıl karşı koyacaktır?
Bu iki ayet-i kerime insanın Allah'a imanını imanın eylemleri vasıtasıyla harekete geçirmektedir. İnsanın, tehlike arz eden hayatın badirelerine karşı hakkın çizgisinden sapmamasını garanti altına almak istenmektedir. Bu çizgiyi korumanın teminatı sabır ve namazdır... Sabır, iradesinden ve imanından hareketle kişinin kendisine hâkim olmasını, zaaf1ara kapılmayan bir konuma gelmesini sağlayan bir eylemdir. Bu aynı zamanda İslam ahlakının aktif karakterlerinden birisidir. İnsanın psikolojik açıdan güçlü ve dayanıklı olmasını sağlar, bedenin psikolojik ve harici zaafların etkisi altında ezilmesini ve yılgınlığa düşmesini önler. İnsan sabır ile imanın ve sorumluluklarının bütün gereklerine bağlılık gösterir. Çünkü genellikle sapma, kişinin kendi öz iradesine dayalı gücünü yitirmesinden kaynaklanır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle deniyor:
«İman açısından sabır, insanın, bedenindeki baş konumdadır. Nasıl ki başı olmayan bir bedenden hayır beklenemezse sabrın eşlik etmediği bir imanda da hayır yoktur.»
Namaz Mü'minin Miracıdır. Namaz, Mü'minin ruhu ile vicdanı ile kalbi ile ve fikri ile Rabbine yükselişidir. Dua ve niyazıyla bütün duygularıyla Allah'a açılması, O'nunla buluşmasıdır. Allah'ın rahmetiyle uzanıp gelen büyük manevi desteklerle teması geçmesi, kontak kurmasıdır. İnsanın kalbi Allah'a bağlanınca, ruhu da Allah'ın yüce ahlakına açılır. Zaten insan dünya hayatında Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmakla görevlendirilmiştir. Ne zaman ki insan, Allah'a açılmayı gerçekleştirir, bu geniş atmosferde yaşamaya başlarsa, küçük meseleler onun gözünde önemini yitirir. İnsanların vicdanlarını ve hayatlarını normal şartlarda etkileyen hiçbir şey onun hayatı üzerinde etkili olamaz artık.
Bu yaklaşımın ışığı altında Ayet-i Kerimenin doğru çizgiden sapan Yahudilere ve başkalarına yönelik perspektifini görebilir, atmosferini tespit edebiliriz. Ayet-i Kerime onlara diyor ki: Sizin probleminiz iki ana temelde odaklaşmakta, iki zaaf noktasında düğümlenmektedir. Bir kere siz Allah'ı unutuyorsunuz. Duyguların, şehevi arzuların, dünyevi, şeytani ve nefsanî, aldatıcı direktiflerin baskısı karşısında zaafa düşüyorsunuz. Güçsüz kalıyorsunuz... Allah'ı unuttuğunuzda doğrudan şeytana teslim oluyorsunuz. Manevi atmosferi yitiriyor, hayatta büyük meselelerle uğraşmaya çağıran hayırları ve Allah'a açılmayı elinizden kaçırıyorsunuz. Bu durunda elinizdeki hayat sınırlı, küçük arzu ve isteklere dönüşmektedir. Bu küçük arzu ve istekler arka arkaya sıralanmakta, kin ve düşmanlığı körüklemekte, sürtüşme ve tartışmaya yol açmaktadır. İçe ve dışa yönelik baskı ve aldatıcı telkinler karşısında güçsüz düştüğünüzde değerlerinize sırtınızı" dönüyorsunuz... Öyleyse şeytanın oyunları, hileleri, aldatmaları, tezgâhları ve telkinleri ile karşılaştığınızda, onların hücumuna uğradığınızda, sabırdan destek alınız. Sabrın yardımıyla iradenizin güçlenmesini sağlamaya çalışınız. İradenin güçlenmesiyle ayaklarınız yere sağlam basar. Bütün problemleriniz, ilkeleriniz ve ahlakınız iman çizgisinde bir istikamet alır, her şey düzelir... Allah'ı unuttuğunuz zaman ise namazdan destek alınız. Bu destek ile ruhlarınızı Allah'a doğru yükseltirseniz Rahmet atmosferinde yaşarsınız. Allah'ın lütufları ve nimetleri içinde yüzersiniz.
«Hiç şüphesiz bu, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.»
Herhalde bundan amaç: Allah'a bağlanmanın özünü kavrayamamış, Allah'ın Ulûhiyeti ve Rububiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş, bunu hayatlarından yaşayamamış insanlara namazın ağır geleceğidir. Zira bu durumda onların namazları ağır bir yük olmaya dönüşür. Manasını kavrayamazlar. Onun ufuklarına yükselemezler. Şayet namazı yerine getirseler de donuk bir görev, boyunlarına vurulmuş bor borç gibi yüzeysel olarak eda edebilirler. Kalpleri Allah'ı anmakla yumuşayan, Allah'ı anmaktan zevk alan ve Allah'ın zikri ile huzura kavuşan huşu sahiplerine gelince, bunlar kalplerindeki bütün bir sevgi, gönül huzuru ve tam bir açıklıkla namaza yönelirler. İçlerinde yer alan bütün ruhsal duygularla, dünyada ve ahirette kendilerini Allah'a doğru yönlendiren maneviyatla, düşüncelerinde ve yaptıkları işlerde, hareketlerde, davranışlarda, Allah'a karşı sorumluluk duygusunu harekete geçiren bir bilinçle, bütün bir vicdan ile namaza dururlar. İnsanların böyle bir eylemi gerçekleştirebilmeleri için elbette ki akide planında ahiret gününe imanı derin duygularla yaşamaları, hayatın akışını imanın parlak ve üstün parlaklığıyla yönlendirmeleri gerekmektedir. İşte bu akide ve iman ile insan, pratikte hayatını gereği gibi yönlendirir. Bu inanç sistemiyle hayatını bütünleştirir.
«Rableri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini bilirler.»
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Acaba burada sözün gelişi ve akışına daha uygun düşen ve aynı zamanda insanın daha net olarak meseleyi görmesini sağlayan, takvasını arttıran «yakin» (kesin inanç) kavramı neden «zan» kavramıyla değiştirildi?
Cevap: Burada şöyle bir imaj verilmek istenmiş olabilir: Ahirete hazırlık yapmak, bu konuda bir zanna sahip olmak yeterlidir. Kesin bir inanca ihtiyaç yoktur bu konuda. Zira insan ihtimal halinde bile olsa bir zararı önlemek, zanla bile olsa geleceği kestirilen bir tehlikenin önüne geçmek için tabii olarak harekete geçer. Bu konuda dünya işleri ile ahiret işleri arasında fark yoktur. Herhalde Ayet-i Kerime, eşyada var olan koruyucu tabiatı insanın hayatında harekete geçirmeye çalışıyor. ihtimal dâhilindeki şeylere karşı önlem alma duygusunu geliştiriyor. Bu ihtimaller karşısında vurdumduymaz, aldırmaz bir tutum içine girmemesini, sırf günübirlik, hazır şeylere yönelmemesini, gelecekle ilgilenmesini, ihtimalleri göz önünde bulundurmasını, sorumluluk hissine sahip olmasını aşılamaya çalışıyor...
Ehl-i Beyt'in bir takım zındık adamlarla giriştiği diyaloglarda da bu temayı görmek mümkündür: Eğer, olaylar sizin dediğiniz gibi değil de, bizim dediğimiz gibi gelişirse biz kazançlı çıkarız, siz ise hüsrana uğrarsınız. Yok, eğer bizim dediğimiz gibi değil de, sizin dediğiniz gibi gelişirse, bizim herhangi bir kaybımız olmaz... Şair Ebu'l-Ala el-Maarri bu gerçeği şu şekilde dile getirmiştir:
Müneccimler ve doktorlar birlikte diyorlar ki: «Bedenler tekrar dirilmeyecektir» Onlara diyorum ki: «Eğer sözünüz doğru ise ben ziyanda değilim. Ya sözüm doğru ise! O zaman vay halinize!»
Kur'an-ı Kerim bu yöntemi pek çok ayette kullanmıştır. Mesela Mü'minlerden söz ederken onların Rableriyle karşılaşmayı umduklarını ifade etmiştir:
«Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.» (Kehf, 110)
Tabiidir ki bu metot meseleyi ihtimal çerçevesinde bırakmakla sınırlı değildir. Yani bu ihtimali göz önünde bulundurarak pratik eyleme yönelmekten ibaret sayılmaz. Bu metoda bağlı olarak hareket edildiğinde insan bu ihtimal noktasından kalkarak yakine (kesin inanca) doğru yol alır. Çünkü kalkış noktasından itibaren insan vurdumduymazlıktan kurtulur. Düşünce ve eylem planında kendisine düşen sorumluluğu üstlenmeye doğru yol alır. Pasif bir atmosferden aktif bir düzeye çıkar.
* * *
Bu iki Ayet Pratiğimizi ne Ölçüde Etkileyebilir?
Bu her iki ayete tefsir açısından buna benzer yaklaşımlarda bulunabiliriz? Peki, çağdaş İslami çalışmalarda realitemizi bu ayetlere nasıl uydurabiliriz? Yaşadığımız hayatı, ne şekilde bu ayetlere paralel düşen bir konuma sokabiliriz? Her iki ayetten şu iki önemli noktayı tespit etmek mümkündür:
Birinci nokta: Birinci ayette ibadete değişik açılardan dikkat çekildiğini, hem namaz ve oruç gibi ibadetlerin hem de sabır benzeri ahlaki disiplinlerin, psikolojik unsurların özellikle pekiştirildiğini görüyoruz. İbadet ve ahlak, Müslüman insanın şahsiyetinin oluşturulmasında kaçınılmaz iki ana unsurdur. Bunlar olmadan insani düşünce ve eylem planında sapıklıktan, sapmanın atmosferlerinden kurtulmak mümkün olmaz. Çünkü ibadet ve ahlaka dayalı bir İslami şahsiyet oluşmadan pratik eylem sahasında insanın kendisini savunabilecek bir güç elde etmesi ve doğru yolda sürekli olarak yürümesine destek olacak bir dayanağa sahip olması beklenemez... Tebliğe yönelik çalışmalarımızda, eğitimle ilgili faaliyetlerimizde bu noktaya özellikle önem vermek zorundayız.
Sırf soyut düşünce kalıplarıyla yetinmemeliyiz. Düşünce planındaki çalışmalar çoğu zaman insanı teorik tartışma alanlarına çeker, fakat pratik eylem sahasında asla harekete geçirmez. Bizimle aynı inancı ve iman ilkelerini paylaşmayan insanlara karşı böyle teorik tartışma bazen yararlı olabilir... Çizgiden sapan fakat henüz imandan sapmayan Mü'minlere gelince bunların eylem planında pratik olarak eğitimleri gerekir. Bu eğitim yolu ile onlar imanlarını kuvvetlendirebilir; yanlışlıklarını, hatalarını, zaaflarını, disiplin altına alabilirler. Bu konuda fıtri imanlarının gereğini yaşayan geleneksel Mü'minler ile imanlarına geçici birtakım saptırıcı unsurlar karışan Mü'minler arasında herhangi bir fark yoktur. Bunlara karşı izlenecek en güzel yöntem onları pratik (uygulamalı) bir eğitim sürecine sokmaktır. Bu yöntemle kendilerini Allah'a bağlayan sabır ve Huşu melekelerini (alışkanlıklarını) geliştirmek ve derinleştirmek mümkün olacaktır. Bunlara imanın düşünce yönünü geliştirmeyi ve derinleştirmeyi amaçlayan düşünce konularını aşılamak, yani teorik yöntemi kullanmak ise çoğu zaman ters etki yapar. Böyle bir yöntemi izlemek kişinin imanında hesapta olmayan yeni problemlerin doğmasına yol açacağı gibi ters etki de yapar. Böyle bir yöntemi izlemek kişinin imanında hesapta olmayan yeni problemlerin doğmasına, yeni meselelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle kişinin Allah'la irtibatını Allah'a bağlılığı sağlamlaşıncaya kadar beslemek lazımdır. Bu insanları herhangi bir şüphe ve düşünce sorunu ile karşılaştırmamak, çizgisini sarsmamak gerekir...
İkinci nokta: İkinci ayet-i kerimeden anlıyoruz ki, uygulama konularına ilişkin meselelerde Ahireti hatırlatma temeline dayanan bir vaaz, bir öğüt yöntemine özellikle dikkat çekilmektedir. İnsanın Allah'a döneceği hatırlatılıyor. Çünkü insanda soyut düşünceyle hiçbir ilgisi olmayan fakat duygularla ve tepkilerle sıkı ilişkisi bulunan bir bilinç (şuur) bölgesi vardır. İste bu bilinç, İslam'ın hayatın bütün problemlerini çözdüğünü söylemekle, İslam'ın bunların üstesinden geldiğini açıklamakla yetinmeyebilir. Bütün evrenin değişik alanlarını, yönlerini kapsayan felsefenin, düşüncenin yapısını açıklamak meseleyi halletmeyebilir. Bu bilinci, özellikle insanın Allah karşısındaki konumunun açıklanması, Kıyamet Günü'nde bütün hayatı boyunca işlediği iyi ve kötü hareketlerden, eylemlerden kapsamlı ve detaylarına varıncaya kadar her şeyden hesaba çekileceğinin tasvir edilmesi gerekebilir... İşte bu böyle bir bilinç insanın nefsini manevi (ruhsal) yönden Allah'ın önünde eğilmeye sevk eder. Allah'a manevi yönden boyun eğmek ise, insanın dünya hayatında Yüce Allah'a yönelmesine ve O'na samimi biçimde bağlanmasına vesile olur.
Kur'an'ın davet alanında kullandığı yöntemleri geniş ve bilinçli bir şekilde incelemek, Kur'an'ın bu Yönteme ne ölçüde ağırlık verdiğini ve bu konuda ne kadar yoğunlaştığını görmemize vesile olacaktır. Kur'an'ın davet yöntemi o kadar mükemmeldir ki, öğüt verme gerektiğinde Kur'an bu derin, etkili yöntemi kullanmış, hem düşünce ve hem de duygu alanındaki her çeşit unsuru en güzel şekilde harekete geçirmiş ve yönlendirmiştir. Kur'an bu iki kanatlı yöntemi o kadar sık kullanmaktadır ki, O'nu Allah'a davet yolunun değişmez bir özelliği olarak görmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Düşünce ve duygulara hitap, İslam'a davet yolunun en belirgin kalıcı vasfıdır.
* * *
Hatırlatma ve Uyarı
«Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetleri ve sizi diğer canlı cansız varlıklara üstün kıldığımı hatırlayın.»
«Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse bir başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden aracılık kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, başkalarından yardım görmez.» (Bakara,47-48)
Bu ayet-i kerimeler şefkat ve merhamet coşan bir atmosfer ile başlamaktadır. Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetlerini hatırlamaya davet etmektedir. Allah'ın kendilerine verdiği büyük İlahi mesajları (risaletler), hayat boyunca evrende geçerli olan bir düşünceyi, insanların duygularına, isteklerine ve acılarına karşı açık olan bir ruh ile tüm insanlara önder konumuna getirilmelerini hatırlatmaktadır. Onlar insanların bütün ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak mükemmel bir şefkatle onları kucaklayarak tatlı bir şekilde bağrına basacaklardır. Onların kalplerini Allah'a bağlayacaklar, hayatın ağır yükünü ve zorluklarını hafifletecekler, onları temiz bir hava ile hareketli ve şefkat ile dolu bir atmosfere doğru harekete geçireceklerdir. Allah ile buluşma anındaki güzelliği, hayrı ve hakikati her zaman esas almalarını sağlayacaklardır. İşte bu, önderliğin ve liderliğin düşünce, sorumluluk ve örneklik olarak hayatında yaşadığı bir realitedir. Böylece önderliği ellerinde bulunduran Ümmet; faaliyet, hareket ve iman dolu bir hayat örneğini diğer insanların hayatına sunmak ve pratik olarak bunu onlara göstermek konumunda olduğunun bilincine varmaktır. İşte bu Ümmetin içinden seçilen Peygamberler aynı zamanda insanların önderleri ve hidayet rehberleriydi.
Elbette ki Allah'ın nimetleri sadece bununla sınırlı değildi. Onların hayatlarının hepsini kuşatıyor ve dolduruyordu. Bu nimetler sayesinde hayatları hayır, bereket ve gönül huzuruyla doluyordu. Firavunlardan ve azgınlardan oluşan zalimlerin hilelerinden, tuzaklarından kurtuluyorlardı. Bu yaklaşımın ışığında anlıyoruz ki, onların diğer insanlardan üstün kılınmaları sınıfsal bir üstünlük değildi. Onlara ayrıca kişisel bir değer kazandırmıyordu. İnsanlara karşı üstünlük taslamalarına veya bu zehaba kapılmalarına neden olsun diye verilmemişti. Bu üstünlük onların nimet yönünden üstün kılınmalarıydı. Yüce Allah onlara lütuflarını ve feyizlerini göndermiş, onları bu nimetlere boğmuştu. Dolayısıyla onların daha fazla şükretmeleri, daha çok itaat edip bağlılık göstermeleri ve herkesten daha çok takva sahibi olmaları gerekiyordu. Herhalde bu nedenle Kur'an-ı Kerim birinci ayette Allah'ın onlara bahşettiği nimetleri hatırlamalarını, Allah'ın bu faziletini güzelce idrak etmelerini istemiş, ardından ikici ayette onları takvaya ve Ahiret Günü'nden korkmaya çağırmıştır. Her insanın kendi eylemi ve sorumluluğundan hesaba çekileceği, sınıfsal ve ailevi imtiyazlardan tamamen uzak olarak kendi varacağı yerle yüz yüze geleceği, sorumluluktan kurtulmak için her çeşit fidyenin ortadan kaldırılacağı hesap verme gününden korkmalarını istemektedir... İşte bu noktada insan kendi insanlığının bilincine varır, maddi ve manevi olarak insan olduğunun farkına varır. Allah ile karşılaşacağı günü düşünmekle biricik kurtuluş yolunun ruhi ve ameli olarak bilinci yaşamak olduğunu daha güzel anlar. Ayrıca bu ayette Peygamberimiz (Salât ve Selam O’na ve pak soyuna olsun) zamanında yaşadıkları halde risaletin karşısında yer alan Yahudilere de söz dokundurulmak istenmektedir... Buradaki direktiflere göre, Peygamberin çağdaşı olan Yahudiler, takvanın ve Allah'a bağlılığın biricik temsilcisi olması ve risaletlerin çizgisinde Allah'ın son ve gerçek iradesini esas alması nedeniyle yeni davetin çizgisiyle tam bir ahenk ve uyum sağlamalıdırlar. Bu çizgiden uzak düşmemeli ve onun karşısında yer almamalıdırlar.




