.
.
Bismillahirrahmanirrahim
Hz. Resûlullah'ın (saa) günümüz dünyasındaki kaygısı, sınıf ayrımları ve toplumsal adaletsizlikti.
Hz. Peygamber'in (saa) her zaman adalete ve insan onur ve izzetine verdiği değer göz önüne alındığında, en büyük kaygısı 'sınıfsal uçurum ve sosyal adaletsizlik' idi.
Yılda bir defa Hz. Resulüllah’ın (saa) doğumunun kutlanması, yalnızca takvimde yer alan sıradan bir gün değil; aynı zamanda O'na duyulan sevgi iddiası ile O'nun ahlakını ve yaşam tarzını hayata geçirmek ve hayat-ı tayyibe'ye ulaşmak için gözden geçirmeye fırsat doğurması için bir olay olması gerekiyor. Zira Peygamber'e duyulan sevginin hakikati, O'nun öğretilerinin insanlar arasında bir yaşam tarzına ve davranış biçimine dönüştürülmesine bağlıdır. Sloganların ötesine geçip O'na tabi olmanın hakikatine ulaşmak ve bu büyük hidayet kaynağına karşı gerçek görevi idrak etmek isteniyorsa, Hz. Resulüllah’ın (saa) bugün insanlar için nasıl bir aydınlanma meşalesi olabileceğini anlamak adına O'nun hayatını analitik bir bakış açısıyla ele alınmalıdır.
* * *
Hz. Resulüllah'ın (saa) Hayatında Müslümanların Birliğinin Nasıl Bir Yeri Vardı ve O'nun Doğumu, Müslümanlar Arasında Gönül Birliğine Nasıl Zemin Hazırlayabilir?
Hz. Resulüllah'ın (saa) hayatı, birlik ve birliktelik ilkeleri üzerine kuruluydu. O, yalnızca belirli bir kabileye veya gruba değil, tüm insanlığa gönderilmiştir. Mekke'deki İslam'a davet sürecinin ilk günlerinden Medine'deki siyasi sistemin kurulmasına kadar, gösterdiği tüm çabalar ayrılıkları ortadan kaldırmaya ve barış içinde bir arada yaşamaya olanak tanıyan bir zemin oluşturmaya yönelikti.
Bu birliğin en belirgin tezahürlerinden biri Medine Sözleşmesi'dir. Hz. Resulüllah (saa), bu belgeyi kaleme alarak, dini sınırları aşan bir şekilde farklı inanç ve kabile mensupları arasında bir anlaşma tesis etmiştir. Bu durum, onun amacının, inananlar arasındaki birliğin temelini oluşturan, adalet ve karşılıklı haklara dayalı bir toplumsal düzen meydana getirmek olduğunu göstermektedir.
Hz. Resulüllah (saa), iç anlaşmazlıkların çözümünde her zaman arabulucu ve ıslah edici bir rol üstlenmişti. Görüşlerini farklı gruplara zorla kabul ettirmek için asla güç kullanmamış; bunun yerine hikmet ve hoşgörüyle ortak paydaları öne çıkarmaya, kin ve düşmanlığın yayılmasını önlemeye gayret etmişti.
Hz. Resulüllah'ın (saa) doğum yıldönümleri, evrensel niteliği ve ulusal ya da dini sınırları aşan yönüyle, birlik ahdini yenilemek adına bir dönüm noktası olabilir. Bu gün, temel gayesi insanlığı karanlıktan ve bölünmüşlükten kurtarmak olan yüce bir şahsiyetin gelişini temsil eder. Dolayısıyla, onun yaşamının evrensel yönlerine odaklanmak, sınırlandırıcı zihniyetlere meydan okumalı.
O yüce şahsiyetin doğum günlerinde, fıkhi veya tarihi farklılıklardan ziyade "evrensel rahmet" yönüne odaklanılırsa, tüm Müslümanlar arasında ortak bir duygusal bağ oluşabilir. Bu gün, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, en temel ortak bağı olan Peygamber sevgisini hatırlayarak birbirleriyle gönül diliyle konuşmaları için bir fırsattır.
Nihayetinde, Peygamber Efendimiz'in (saa) doğumu, bir tür eylem birliğine zemin hazırlamalıdır. Yani Müslümanlar, Peygamber Efendimiz'in (saa) bağımsızlık, özgürlük, barış ve adaleti tesis etmek için geldiği bilinmeli, günümüz dünyasında, küçük farklılıkları bir yana bırakıp ortak insani ve İslami değerleri hayata geçirme yolunda birlikte çalışmaya gayret edilmelidir.
* * *
Hz. Resulüllah'a (saa) Duyulan Sözlü Sevgi ile Onun Hayatını Ameli Örnek Alma Arasındaki Fark
Yüzeysel ve duygusal düzeyde sözsel bağlılık, sözler, dualar ve güzel sloganlar aracılığıyla sadakati ifade etme biçimidir. Bu tür bir bağlılık kökeni itibarıyla sağlam bir temele dayansa ve gönülden gönle bir bağı işaret etse de, söz düzeyinde kalırsa, bireyin veya toplumun davranışlarını değiştirmede hiçbir etkisi olmayan, ruhsuz ve şekilci bir geleneğe dönüşebilir.
Buna karşılık, fiili (ameli) takip, Peygamber Efendimiz’in (saa) öğretilerini günlük hayatta bir davranış modeline dönüştürmek demektir. Fiili (ameli) takip, yani çarşıdayken onun güvenilirliğini, evdeyken ailesine gösterdiği müsamahayı ve toplum içindeyken onun adalet anlayışını esas alarak hareket etmektir. İşte sevgi, bu noktada bir slogandan çıkıp bir eyleme dönüşür.
İkisi arasındaki temel fark "dönüşüm"dedir. Sözle ifade edilen sevgi kişiye geçici bir gönül huzuru verebilir; ancak itaat, kişinin karakterini olgunlaştıran ve onu bencillikten fedakârlığa, kayıtsızlıktan sorumluluk bilincine taşıyan bir eylemdir. İtaat ise ruhun büyüme ve akılın tekâmül yoludur.
En büyük tehlikelerden biri, iddia ile amel arasındaki uçurumdur. Müslümanlar Hz. Resulülllah (saa) hakkında yüksek sesle konuşup da pratikte (amelde) onun öğretileriyle çelişen davranışlar sergilediklerinde (başkalarına karşı zalimce veya dürüstlükten uzak davranmak gibi), dinin ve Hz. Peygamber'in (saa) özüyle ters düşen bir yüzünü ortaya koymuş olurlar. Bu çelişki, dinin güvenilirliğine her şeyden daha fazla zarar verir.
Gerçek sevgi ve muhabbet, kendini sınavlarda ve zorluklarda gösteren sevgi ve muhabbettir. Aslında O’nu ve yolunu takip etmek, sevgi ve muhabbet gerçekliğinin bir sınavıdır. Eğer insan Peygamber'i sevdiğini iddia ediyorsa, zorlu karar anlarında onun öğrettiği ahlaki öncelikleri kendi şahsi çıkarlarının üzerinde tutmalıdır.
Dolayısıyla, sevgi ve muhabbeti ifade etmenin nihai gayesi, ‘tabi olanlar’, ‘itaat edenler’ mertebesine erişmektir. Sözlü övgü aşamasından, davranışlarla örnek olma aşamasına geçmektir. Ancak davranışlar modern dünyada O’nun yüce ahlakının bir yansıması olduğunda, Peygamber’e (saa) mensup olunduğu söylenebilir.
* * *
Müslümanların Hz. Resulüllah’a (saa) Karşı En Önemli Görevleri
Birinci Görev; Müslümanların Hz. Resulüllah’a (saa) karşı en önemli görevi, onun örnekliği ışığında kendilerini yeniden inşa etmek ve geliştirmektir. Hz. Peygamber (saa) insanları her türlü şirkten, günahtan ve isyandan temizlemek, yetiştirmek, eğitmek ve adaleti tesis etmek üzere görevlendirilmiştir; dolayısıyla Müslümanlara düşen görev de onun öğretilerini kitaplarda bırakmak değil, bilakis ahlakı merkeze alarak İslam'ın güzelliklerini şahsiyetlere yansıtacak bir yapı oluşturmak olmalıdır.
İkinci Görev; Siyresini (hayat tarzını) yaymak, yani O'nun mesajlarını, sünnetini, ahlakını, adalet anlayışını ve örnek alınacak tüm özelliklerini doğru bir şekilde almak, tebliğ etmek ve temsil etmektir. Dolayısıyla İslam'ı, Peygamber'in (saa) ruhuna uygun bir biçimde, yani şiddet ve güç kullanımıyla değil, bilgelik, merhamet ve mantıkla anlamak ve anlatmak anlamına gelir. Müminler Hz. Resulüllah’ı (saa) dünyaya ahlakıyla ve davranışlarıyla tanıtmakla yükümlüdür.
Toplumsal düzeyde Müslümanların vazifesi, Hz. Peygamber'in (sav) tesis ettiği insani değerlerini savunmasıdır. O; insan onurunu, izzetini, kadınların, çocukların haklarını ve hatta hayvanların ve doğanın haklarını korumak için mücadele etmiştir. Bugün müminlere düşen görev, Hz. Peygamber'i (saa) duruşla her türlü baskıya, eşitsizliğe, adaletsizliğe, haksızlığa, zulme, insan onur ve izzetinin ihlaline karşı durmaktır.
Ayrıca, Peygamber Efendimiz (saa) hakkında derin ve doğru bilgi sahibi olmak dini bir görevdir. Yüzeysel bilgilerle veya çarpıtılmış rivayetlerle yetinilmemeli. Tarihi incelemek, şeriatın maksatlarını kavramak ve onun şahsiyetini doğru bir şekilde anlamak; onun yolundan sapmamak adına her Müslümanın yerine getirmesi gereken bir görevdir.
Üçüncü Görev; birlik ve sinerjidir. Hz. Resulüllah (saa), bedevi ve dağınık kabileler arasında iman ve medeniyet eksenli bağlar kurarak tek bir ümmet oluşturdu. Bugün Müslümanlara düşen görev, küresel Siyonist ve Emperyalist çetelerin meydan okumalarına karşı etkili bir direniş göstermeli ve izzetli duruş sergileyebilmek amacıyla dini ve etnik önyargıları aşarak tek ve dayanışma içinde bir blok oluşturmaya çalışmaktır.
Nihayetinde Müslümanların görevi, İslam'ı günün gerçekleriyle ilişkilendirmektir. Peygamber Efendimizi (saa) yalnızca uzak bir tarihsel şahsiyet olarak ne düşünülmeli ne görülmelidir, aksine, onun akli, ilmi, basireti, feraseti, ahlaki ve hayatıyla güncel sorulara yanıt verme ve öğretilerinin bugünün krizlerini yönetmede etkili ve canlı olduğunu gösterme sorumluluğu taşınmalıdır.
Eğer Hz. Resulüllah (saa) bugün Müslümanların arasında olsaydı, en çok hangi toplumsal meseleler hakkında endişe duyardı.
Hz. Peygamber'in (saa) her zaman adalete ve insan onur ve izzetine odaklanan hayatı göz önüne alındığında, en büyük kaygısı sınıfsal, ırksal ve ictihadi ayrımlar ve sosyal adaletsizlik idi. O, kendi döneminde sömürücü sistemlere karşı mücadele etmişti; dolayısıyla günümüz dünyasında servetin sınırlı sayıda insanın elinde toplanması ve alt sınıfların yaşadığı sıkıntılar onu şüphesiz endişelendirmekteydi.
Onun başka bir kaygısı, ahlak krizi ve insani değerlerin çöküşüneydi. Hz. Peygamber (saa), ahlakı kemale erdirmekle görevlendirilmişti. Maddiyatçılık ve bencillik karşısında dürüstlüğün, güvenilirliğin ve insan onur ve izzetin zayıfladığı bir toplumda, ahlaki ilkelere dönme ve insan ruhunu yeniden inşa etme konusunda kuşkusuz ciddi bir kaygı taşıyordu.
Zayıflayan toplumsal bağlar ve bölünme meselesi, şüphesiz bu yüce şahsiyetin başlıca kaygıları arasındaydı. Hayatı boyunca ümmetinin birlik ve bütünlüğünü sağlamak için çaba gösteren Peygamber (saa), Müslümanlar ve hatta tüm insanlar arasındaki bölünmeye, ırkçılığa, körü körüne beslenen önyargılara ve düşmanlığa tanık olmaktan kuşkusuz büyük bir ıstırap duymaktaydı.
Aile alanında, ailelerin istikrarsızlığı ile çocukların ve kadınların haklarının kaybı konularında endişe duyuyordu. Aileyle iyi ilişkilere ve en savunmasız kesimlerin haklarına duyulan saygıya yaptığı ısrarlı vurgular göz önüne alındığında, aile yapısının çöküşüne ve bu alandaki ahlaki hakların hiçe sayılmasına tanık olmak onun için büyük bir ıstırap kaynağıydı.
Ayrıca, Allah Resulü (saa), doğaya ve çevreye yapılan zulüm konusunda kesinlikle hassasiyet gösteriyordu. Peygamber'in (saa) suyun, ağaçların ve hayvanların korunmasına dair pek çok öğretisi vardı. İnsanların doğanın aşırı sömürülmesi ve çevrenin tahribiyle karşı karşıya kaldığı bir çağda bu durum, onun yaşam ilkeleriyle tamamen çelişmektedir.
Sonuç olarak, onun en büyük kaygılarından bir tanesi de, gençler ve onların fikri açıdan yanlış yönlendirilmesi idi. Hz. Resulüllah (saa) her zaman gençlere önem vermiş ve onların eğitimine yönelik planlamalar yapmıştı. Z kuşağı Genç neslin, yanlış bilgi seli ve kimlik bunalımları arasında hayatın anlamını ararken içine düştüğü kaybolmuşluğu görmek, şüphesiz onun başlıca endişe ve üzüntü kaynaklarından biri olmuştu.
Evet, O yüce şahsiyetin hayat tarzı, ahlakı, ibadeti, adaleti, hoşgörüsü, muhabbeti, dürüstlüğü, emin güvenilirliği, davranışı ve kısacası Kur’an-ı Kerim’in tarif ettiği, bütün güzellikler O’nun mübarek vücudunda tecelli etmiş olarak örnek alınmazsa, sünneti nebeviden uzak ve sonuç olarak büyük bir felaketle karşı karşıya kalınması kaçınılmazdır.