.
.

Bismillahirrahmanirrahim

İslam toplumlarındaki tefekkür ve düşünsel gelişmelerin seyrine bakıldığında, Müslümanlar arasında temiz anlayışla vahdet oluşturma ve aralarındaki ihtilafları azaltma ve giderme kaygısının yeni bir olgu olmadığı ve köklü bir tarihsel geçmişe dayandığı görülmektedir.

İslam'ın iki temel ve başlıca kolu olan Şiîlik ve Sünnîlik arasındaki ilişkiler, İslam dünyasının siyasî, sosyal, fikrî ve itikadî bazı konularla ilgili tarihte en hayatî meselelerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu iki ekol ''Mezhep'' arasındaki tarihsel ayrımın kökleri ve başlangıcı, İslam Peygamber’inin vefatının ardından yaşanan olaylara; yani halifelik ve İslam ümmetinin liderliği ''İmamet'' konusundaki anlaşmazlıkların şekillendiği ve zamanla daha geniş siyasî, sosyal, fikrî, fıkhî ve bazı itikadî ''İmamet gibi'' boyutlar kazandığı o döneme dayanmaktadır.

İslam toplumundaki tefekkür ve düşünsel gelişmelerin seyrine bakıldığında, Müslümanlar arasında karşılıklı anlayışla vahdeti geliştirme ve aralarındaki uçurumu azaltma kaygısının yeni bir olgu olmadığı, aksine köklü bir tarihsel geçmişe dayandığı görülmektedir. Hicrî altıncı yüzyılda Hasan Sabbah'ın Sünnîlerle uzlaşı sağlama yönündeki pragmatik girişimlerinden, yedinci ve sekizinci yüzyıllarda tasavvuf ve gizemcilik barışçıl yaklaşımlarına; çatışmaları azaltmak ve resmi bir birlik sağlamak amacıyla Necef'te Şiî ve Sünnî alimleri bir araya gelerek, söz konusu meselenin tarih boyunca sürekli bir çaba konusu olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu tarihsel gelişmelerin bütünü, günümüz dünyasında yakınlaşma ve bütünleşmeye dair yeni fikirlerin şekillenmesi için elverişli bir zemin hazırlamıştır.

* * *

Farklılıkların ve Ortak İnançların Çeşitli Yönlerini Yeniden Değerlendirme

Şiî ve Sünnî kesimler arasındaki ilişkiler analiz edilirken, aradaki farklılıkların yanı sıra temel ortak noktaların da doğru bir şekilde tespit edilmesi büyük önem taşımaktadır. Tevessül ve istiğase meselesi, dinî inançlar ve fıkhî tartışmalardaki çetin konulardan biridir. Şia; salih kullardan, peygamberlerden ve imamlardan şefaat ve yardım talep etmeyi caiz ve meşru kabul ederken. Sünnî âlimlerin bu konudaki görüşleri çeşitlilik gösterir; bazıları Peygamber ve veliler ''İmamlar'' aracılığıyla tevessülü caiz görürken, bazıları bunu yalnızca Peygamber ile sınırlandırmakta, bazıları ise kesinlikle caiz görmemektedir. Bununla birlikte, söz konusu görüş ve fıkıh farklılıklarına rağmen; her iki kesim de tevhid, son Peygamber'in risaleti, Kur'an-ı Kerim'in otoritesi, tek bir kıble, Hac, namaz, oruç, zekât ve kıyamete iman gibi ortak inanç ve ibadetler dâhil olmak üzere İslam'ın temel ilkelerine dair ortak bir inancı paylaşmaktadır. Bu temel ortaklıklar, dış tehditlere karşı İslami birlik ve dayanışma fikrî projesinin ana zeminini oluşturmaktadır.

* * *

İslam Ümmetinde fikir ve Amel Birliği

İslam ümmetinin fikir ve amel birliği; her şeyden önce günümüz dünyasında, sömürgeciliğe, baskıya ve fitneye karşı ve İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı siyasi ve uluslararası sorunlara doğrudan bir tepki olarak şekillenmesini gerektirir. İslam ümmetinin yaşadığı iç parçalanmaya, İslam düşmanlarının ve yabancı güçlerin dinî ihtilafları istismar etmesine, her zamankinden daha güçlü bir şekilde yakınlaşma gerekliliğini zarurî kılmakta, din âlimlerinin İslam düşmanlarının fitne oyunlarını açıkça dile getirerek ümmeti Velayetullah bayrağı altında bir araya getirmeli ve vahdeti oluşturmalıdır. Geçmişte Seyyid Cemaleddin Esedabadî gibi şahsiyetler, Müslümanların dinî sömürgeciliğine, ihtilafa ve fitneye karşı birlik olmaya çağırma konusunda öncülük etmişlerdir. Daha sonra Ayetullah Burucerdî, Şeyh Şeltut, Ayetullah Taleganî, Profesör Murtaza Mutahharî ve Dr. Ali Şeriatî gibi önde gelen düşünür ve alimler de her biri kendi üslubuyla, dinî farklılıkların ötesine geçilmesinin ve ortak İslami ideallerin vurgulanmasının gerekliliğini ortaya koymuşlardır. Ayrıca fıkhî ve siyasî alanlarda, Ahund-i Horasanî ve Nurullah Necefî İsfahanî gibi önemli düşünürlerin İslam dünyasının gerek siyasî ve gerekse inançsal birliğine dair beyanları, Şia alimlerin kritik tarihi anlardaki ferasetini gözler önüne sermektedir.

İran İslam Devrimi'nin zaferinden sonra Merhum İmam Humeynî (ra), birliği kurumsallaştırma çabası ile vahdete yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu bağlamda atılan en önemli adımlardan biri, Hz. Resulülah'ın (saa) veladet yıl dönümü günlerini vahdet "Birlik Haftası" ilan etmesiydi. Ehl-i Sünnet Rebiülevvel ayının 12. gününü, Şiîler ise 17. gününü İslam Peygamberi'nin (saa) doğum günü olarak kabul ettiğinden, bu iki tarih arasındaki süre İslam ümmetinin vahdet ''Birlik Haftası" olarak adlandırmıştır. İran İslam Cumhuriyeti’nde Merhum Şehit İmam Hameneî’nin (ra) direktifleriyle dünya İslam Mezhepleri yakınlaştırma (Tagrib-i Mezahib) kurumu tesis edilmiştir. Bu kuruluşunun asıl amacı, Rebiülevvel ayının 12. günü ile 17. günleri arasındaki takvime dayalı görüş ayrılıklarını; farklı mezheplere mensup âlimler arasında vahdet haftası adıyla yakınlaşma, diyalog ve uluslararası konferanslar düzenleyerek dünya Müslümanlarının arasında vahdeti ‘’birliği’’ sağlama amaçlı her yıl Tahran’da birlik konferanslarının düzenlemekte ve bu vahdet idealini hayata geçirmeye yönelik yapısal bir adımdır.

Yakınlaşma literatüründeki temel ve zorlu meselelerden biri, vahdet "birlik" kavramının kesin tanımı ve bu kavramın ideolojik bütünleşme ya da barışçıl bir arada yaşamadan ayırt edilmesidir. Tarihsel deneyimler, ideolojik birleştirme girişimlerinin veya bir dinin mensuplarını kendilerine özgü inançlarından vazgeçmeye zorlamanın sadece imkânsız olmakla kalmayıp, aynı zamanda şiddet içeren davranışlara ve karşı tepkilere de yol açabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda, fikir önderleri ve dinî otoriteler; İslamî birliğin dini inanç ve tarihsel farklılıkları görmezden gelmek ya da kişinin kendi inancını terk etmesi anlamına gelmediğini, aksine temel amacın ortak düşmanlar ve zorluklar karşısında "siyasî, inançsal ve toplumsal birlik" ile "barışçıl bir arada yaşama" olduğunu vurgulamaktadır.

Bu bağlamda, önde gelen Şiî din âlimleri, sosyo-politik dayanışma (beşerî sistem siyaseti) ile inanç meseleleri arasında her zaman net bir ayrım yapmışlardır. Örneğin, Birlik Haftası Şiîlar ve Sünnîler arasında pratik bir yakınlaşma ve dayanışma süreci olarak görülmüş; aynı zamanda dile getirilen bazı endişelere cevaben, siyasî (İlahî anayasa) birliğin itikadî ilkelerden vazgeçmek anlamına gelmediği, siyasî ve sosyal iletişimin ise önünde bir engel bulunmadığı ve bunun gerekli olduğu açıklığa kavuşturulmuştur. Merhum Şehid Ayetullah Seyyid Ali Hamaneî keskin bir uslupla ''Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin mukaddesatına hakaret etmek hainlik ve Ehl-i Beyt’e ihanettir!'' buyurmuşken, Ayetullah Sistanî’nin cesur ve yumuşak başlı duruşu da bu pratik yaklaşımın parlak bir örneğini teşkil eder; o, ayrıştırıcı nitelikteki her türlü eylemi kınayarak şu kalıcı ifadeyi ortaya koymuştur:

"Sünnîler için 'kardeşlerimizdir' denilmemeli, bilakis 'onlar bizim özümüzdür (canımızdır)' denilmelidir."

Bu net bakış açıları, en küçük ifadeler düzeyinde dahi olsa ayrılıkları körükleyecek her türlü girişimi reddeder ve barış içinde bir arada yaşam için sağlam bir İslam’ın ibadî ve ahlakî zeminini oluşturur.

Günümüz dünyasında, bazı İslam toplumlarında aşırılıkçı ve tekfirci hareketlerin güçlenmesi ve buna bağlı olarak Batı'da İslamofobi dalgasının artmasıyla birlikte, İslam mezhepleri arasında yakınlaşma ve uzlaşı ihtiyacı daha da acil bir hal almıştır. Mezhepsel şiddetin yayılması, barışçıl bir arada yaşama ilkesinin ihmal edilmesinin İslam ümmetinin bünyesinde ne denli telafisi imkânsız zararlara yol açabileceğini gözler önüne sermiştir. Bu nedenle, söylem düzeyindeki sloganların ötesine geçip somut ve elle tutulur çözümlere yönelmek, Şiî-Sünnî ilişkilerinin geleceği açısından temel stratejiyi oluşturmaktadır.