.
.
Bismillahirrahmanirrahim
Hz. Resulüllah'ın (saa) mektuplarının mantığı neydi ve bu mantık bugün bize nasıl bir ders sunuyor?
Davet ve savaş diplamasi meselesi, insan oğlunun yaratılışının ilk günlerinden beri gündemindeki konulardan biridir. Ancak İslam tarihindeki ilk diplomatın bizzat Hz. Resulüllah (saa) olduğunu; üstelik bu diplomatik faaliyetin cam masalar ardında değil, kanlı kuşatmalardan henüz çıkmış olan Medine'den yürütüldüğünü düşünenlerin sayısı muhtemelen azdır. İslam'ın tebliğinin henüz ilk yıllarında, Hudeybiye Barış Antlaşması sürecinde Kureyş ile mücadele ederken, Resulülllah (saa); Roma, İran, Habeşistan ve Bahreyn gibi dönemin büyük güçleriyle beraber bir çok ülke liderlerine mektuplar yazarak onları Tevhid’e davet ediyordu.
Yukarıda işaret ettimiz gibi, o mektupların mantığı neydi ve bu mantık bugün bize ne söylüyor?
* * *
Allah Resulü’nün (saa); Gönderdiği Mektuplar
İbn Hişâm’ın ''Sîre'’sinde (c. 4, s. 240-270) ve Taberî’nin ''Târih''ine (c. 3, s. 153) göre, Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra ve Hicret’in altıncı yılında, Allah Resulü çeşitli ülkelerin liderlerine mektuplar taşıyan elçiler göndermişti. Bu mektupların en önemlileri şu liderlere gönderildi:
* * *
1. Mektup; Doğu Roma İmparatoru Herakleios'a
Bu metin kaynaklarda şu şekilde aktarılmıştır: Hz. Resulüllah (saa) mektubunda: "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla; Allah'ın kulu ve Resulü Muhammed'den, (saa) Büyük Herakleios'a. Hidayete tabi olanlara selam olsun. Seni İslam'a davet ediyorum; Müslüman ol ki selamete eresin. Allah seni iki kat ödüllendirsin. Eğer yüz çevirirsen, çevrenin hepsinin [tebaanın] günahı da senin boynuna olacaktır."[1]
(Roma İmparatoru) Herakleios mektubu okudu, Hz. Peygamber’in azılı bir düşmanı olan Muaviye’nin babası Ebu Süfyan’ı yanına çağırttı ve ona sorular yöneltti. Hatta “Eğer söylediklerin doğruysa, yakında benim yerimi alacaksın,” bile dedi. (Aynı hadis) ancak sonunda (İslam'ı) kabul etmedi. Yine de karşılıklı saygıyı korudu ve herhangi bir savaş çıkarmadı.
* * *
2. Mektup; Sasani Kralı Hüsrev Perviz'e
Taberi Tarihi (c.3) ve Bağdat Tarihi (c.1) şöyle nakleder: Hz. Resulüllah (saa) Mektupta: "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla; Allah'ın Resulü Muhammed'den (saa), İran'ın Büyük Kralı'na; hidayete tabi olan ve Allah'a ve Resulü'ne iman eden kimseye selam olsun".
Hüsrev Perviz, büyük bir kabalık huzurunda mektubu yırttı. Taberi'ye göre Peygamber'in (saa) tepkisi şöyle oldu: "Allah onun krallığını parça parça etsin!"; nitekim tarihin de gösterdiği üzere, Sasani İmparatorluğu birkaç yıl sonra çöktü.
* * *
3. Mektup; Habeşistan'ın Hristiyan Kralı Neccaşi'ye
''Ayanü’ş-Şia (c. 2) şöyle nakleder; Hz. Resulüllah (saa) bu mektupta: Neccaşi ile insanları İslam’a davet ederken Hz. Meryem’den (sa) hürmetle bahsetmiş ve onun iffetini hatırlatmıştı. Hz. Peygamber’in (saa) Hristiyan hükümdarla ortak noktalara değinmesi, bir diplomasi zarafeti ve hitap sanatı (hitap stratejisi) bağlamında bilinçli bir tercihti.
* * *
4. Mektup; Bahreyn hükümdarı Münzir bin Sava’ya
Metnin Taberi Tarih'inde nakleder; bu Bahreyn hükümdarına yazdığı mektupta: Hz. Resulüllah (saa), Müslüman olmanın şartlarını ve hükümlerini açık ve pratik bir şekilde açıklamıştı.
Hz. Resulüllah'ın (saa) o dönemin hükümdarlarına gönderdiği mektupları bir araya getirdiğimizde, birtakım ilkeler ortaya koymaktadır.
* *
Birinci İlke; Yalvararak Değil, Saygı Temelinde Etkileşim.
Hz. Resulüllah (saa), mektupların hiç birinde yalvarıp yakarma yoluna gitmemişti. Üslubu saygılı olmakla birlikte, bir güç ve otorite konumunu yansıtmıştı. Resulüllah, ne "Büyük Romalı"yı inkâr etmiş ne de kendisini küçültmüştür. Nitekim Kur'an-ı Kerim de bu mantığı teyit ederek şöyle buyuruyor: "Gevşemeyin, üzülmeyin; inançlı olursanız, üstün olan sizsiniz."[2] Aslında, zayıf bir konumdan başlatılan bir direnişten, büyük bir diplomasi zarafetiyle dirilişe davet etmişti.
* *
İkinci İlke; Davet; Hem Davet Hem Davayı Savunmak.
Hz. Resulüllah (saa), her yere mektup yazdı ancak dava için kılıcını da asla elinden bırakmadı. Hüsrev Perviz’i açıkça uyardı. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Onlara karşı kudretiniz dâhilinde olan her türlü güç ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bu yolla Allah'ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve bunların dışında sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği diğer kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda harcadığınız her şey, tam olarak (bol ilahi mükâfatlar şeklinde) size ödenir ve asla zulme uğramazsınız''.[3]
Bir Müslümanı davet ederken dava caydırıcılığını da güçlendirmek asla bir çelişki değildir. Aksine, bu tam da aynı peygamberi bir mantıktır.
* *
Üçüncü İlke; Hedef Kitleyi Anlamak ve Ortak Noktalara Saygı Göstermek
Hz. Resul-i Ekrem (saa), Hristiyan Neccaşi ile Hz. Meryem (sa) hakkında konuşmuştu. Romalı Herakleios ile olan yazışmalarında ise "çifte mükâfat" konusuna değinmişti. Ayrıca Bahreyn hükümdarına da pratik hükümleri açıklamıştı. Nitekim görüldüğü gibi Allah Resulü (saa), herkes için ne tek bir dil kullanmış ve nede tek bir metin kaleme almamıştı, her kes için farklı dil ve metin kullanmıştı.
Günümüzde İslam’a çeşitli inanca, düşünceye, ideolijiye ve farklılıklara sahip olanı davet ederken ve etkileşimde bulunurken, konuşmanın dilini ve odağını muhatap kitlesine uygun şekilde ayarlanmalı ve her kesin düşüncesine uygun ama ikna edici diplomasi diliyle konuşulmalıdır.
* *
Dördüncü İlke; Mantıklı Talep ve Sorumluluk Uyarısı
Allah Resulü (saa), Herakleios ve Hüsrev'e şöyle buyurmuştu: Eğer yüz çevirirseniz, halkınızın günahları sizin omuzlarınızda olacaktır. Bu, ahlaki bir sorumluluk çağrısıdır; zira hükümdar çıkıp da ben sorumlu değilim diyemez.
Nebevi davanın temsilcileri günümüzde soykırım yapan ve suç işleyen küresel Siyonist ve Emperyalist güçler, bunları savunan farklı işbirlikçi insanlara, aklın diplomasi zarafet diliyle yanlışlarını dile getirmek, bunların tahrif etme düzenlerini devam ettirmek istemelerinin karşısında ve onlara doğrudan sorumluluklarını hatırlatma görevi vardır.
Bu her ne kadar muhaliflerin yaptıklarının karşısında düşünülmemesi gereken bir düşünce olsa da, ama, bu sorumluluk hatırlatma öncelikle bir Peygamber ahlaki tezidir.
* *
Beşinci İlke; Koşul ve İlkelerde Şeffaflık
Hz. Resulüllah (saa), Bahreyn hükümdarına yazdığı mektupta şu hususu açıkça belirtmişti: “Müslüman olursan, şartlar bunlardır.” Bu davette hiçbir belirsizlik yoktu. Günümüzde de herhangi bir davette kırmızı çizgiler net olmalı ve karşı taraf bizim nerede durduğumuzu bilmeli ve anlamalıdır.
Bazılarının zihninde şu belirsizlik oluşabilir: Herakleios İslam'ı kabul etmedi ve İran kralı mektubu yırttı. Peki, bu mektuplar ne sağladı?
A- Neccaşi İslam'ı kabul etti ve Habeşistan Müslümanlar için güvenli bir sığınak haline geldi.
B- Herekleoris reddetmesine rağmen saygı gösterdi ve savaşmadı. Bu başlı başına bir güvenlik başarısıydı.
C- Mektubu yırtıp atan Hüsrev Perviz, birkaç yıl sonra devrildi. Bu da gerçeği göz ardı etmenin bir bedeli olduğu anlamına gelir.
D- Dava ehli Müslümanlar bugün herhangi platformda kendi tezlerini ortaya koyduğunda; karşı taraf bunları kabul etmese bile, bu tezlerin Allah ve Resulü nezdinde kayda geçirilmesi, davet edilenlerin dikkatinin çekilmesi ve İlahi dava direnişin saadet dirilişine götürmekte olduğunu göz ardı edilmemesi gereken somut kazanımlardır.
* * *
Etkileşimin Sınırı
Belki de en önemli soru şudur. Hz. Resulüllah (saa), herkese mektuplar yazdı, ancak ilkelerinin hiçbirinden ödün vermedi. Asla! Tevhid'i ideallerinden ve Müslümanların haklarından taviz vermedi.
İmam Ali (as), Malik Eşter’e mektup yazarak şöyle buyuruyor: “Düşmanının seni davet ettiği ve Allah’ın da hoşnut olduğu bir barış teklifini geri çevirme.”[4] Ancak aynı mektupta şunu da belirtir: “Şüphesiz, böylesi durumlarda tedbirli olmak, gafletten daha iyidir.” Yani ihmalkâr davranma. İşte bugün tam da ihtiyacımız olan denge budur, İslami tebligatta hakka davet ederken Tevhid’i davadan asla taviz verilmemelidir.
* * *
Unutulmaması gerekenler
Son olarak, sosyal medya gürültüsü arasında zaman zaman gözden kaçan ve dikkat edilmesi gereken birkaç nokta.
Birincisi: Hz. Resulüllah (saa), bu mektupları zayıflık içindeyken değil, göreceli gücünün zirvesindeyken yazmıştı. Dolayısıyla, ahlak diplomasi zarafetiyle davet etmek bir nebevi sünnettir.
İkincisi: İçerik, biçimden daha önemlidir. Allah Resulü (saa), mektuplarında sadece bir "siyasi pazarlık" değil, bir "hakikate çağrı" olarak ortaya koymuştu. Biz Müslümanların daveti de sadece çıkar odaklı değil, mesaj odaklı olmalıdır.
Üçüncüsü: Romalı Herakleios mektubu okudu ve üzerinde düşündü ve savaştan kaçındı. Hüsrev ise onu yırtıp attı ve yıkılıp gitti. Tarih göstermiştir ki, hakka karşı inatla direnen insan kaybedendir. Davet ederken bu kesinlikle hissettirilmelidir.
Dördüncüsü: Hz. Resulüllah (saa), Hristiyan hükümdar Neccaşi'ye saygı göstermiş, Hz. Meryem'den ve onun yüce vasıflarından övgüyle bahsetmişti. Yani, karşı tarafın hakikat olarak benimsediği inanca saygı duymak bir tür basiret ve anlayış göstergesidir. Günümüz toplumuyla ilişkilerde de insan, kendi ilkelerinden ödün vermeksizin ortak noktaları görebilmeli ve saygılı davranmalıdır.
Eğer geçmişten günümüze kadar Hz. Resulüllah (saa), akıl ve hakiki imanla örnek ve rol model alınırsa, yapılan davetler çıkarlar için değil, Allah ve Sünneti Nebevi için yapılır, hakkın sözü insanlara aktarılmış olur, sorumluluk taşıyanlar vazifelerini yerine getirmiş olur, ümmet için zavallılık ve zillet durumu asla söz konusu olmaz, Tevhid bayrağı altında kardeşçe, izzetli ve huzurlu bir yaşam yaşanırdı.
- - - - - - - - - -
[1] (Kamili’t-Tevarih, c. 2)
[2] (Al-i İmrân / 139)
[3] (Enfâl/ 60)
[4] (Nehcü’l-Belâğa, 53. Mektup)