.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Tefekkür ve Tedebbür
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler.”[1]
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?”[2]
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: (Oturup) biraz düşünmek, bir yıl boyunca ibadet etmekten daha iyidir.
Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Düşünmek, insanı, iyiliklere sevk eder.
Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Tefekkür ve düşünmekle kalbini uyandır, yatağını gecenin karanlığından ayır ve rabbinden sakın.
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah’ın nimetleri üzerine düşünün ancak Allah’ın zatında düşünmeyin zira siz buna varmaktan acizsiniz.
İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: Allah’ın zatında düşünmekten sakının. Ancak Allah’ın azametini görmek istediğinizde yarattıklarının azametine bakın.
İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Allah’ın zatında düşünenler helak oldular.
* * *
Emirü’l-Müminin Hz. Ali’nin buyurmuş olduğu tefekkür, yani insanı iyiliklere yönlendiren tefekkür, kulun yapmış olduğu iyilikler ve kötülükler üzerine düşünmesidir. İnsan, yapmış olduğu iyilikleri tekrar bir gözden geçirip bu iyilikleri eksiklik veya kemal yönüyle denetlemeli, kötülüklere yakın olup olmadığına, şirk ve riya taşıyıp taşımadığına bakmalıdır. Kul, bu tür bir düşünceyi hayatının alışkanlıklarından biri haline getirirse ve bütün hallerini denetlemeyi kendisine bir görev bilerse, zamanla bu özellik onu ileriye doğru adım atmaya, yaptığı iyilikleri güzelleştirmeğe, hatalarını telafi etmeğe, kendisini Allah’tan uzaklaştıran durumlardan uzak durmaya ve tövbe ile Allah’a dönmeye yönlendirecektir.
Bazen insan, Yüce Allah’ın sıfatları, Allah’ın fiilleri, örneğin insanlara olan lütfunu, insanlara yaptığı ihsan ve iyilikleri, insanlara vermiş olduğu sayısız nimetleri, bu nimetlere karşın onlardan istemiş olduğu ve kolaylıkla yapabilecekleri işleri, en ufak işler karşısında vermiş olduğu onca büyük sevap vaatlerini, Yüce Allah’ın yeryüzü, gökler ve bütün varlıklar üzerindeki ihata ve sultasını düşünür. Bu tür düşünceler ister istemez insanı iyiliklere yönlendirir, Allah yoluna sevk eder ve günahlardan uzak durmasına vesile olur. Bu, orta seviyeli insanların tefekkür ve düşüncesidir. İmam Rıza (a.s), “İbadet, namaz ve orucun çokluğu değil, Allah’ın yaptıkları üzerine düşünmektir” buyururken bu tür bir düşünceye işaret etmişlerdir.
İmam Cafer Sadık’a (a.s) insanların dilinde dönüp dolaşan “biraz düşünce bir gece ibadet etmekten daha iyidir” hadisi, “Nasıl düşünmeliyiz?” şeklinde sorulunca şöyle buyurdu: Yıkık bir binanın yanından geçerken kendi kendine şöyle demektir: Nerededir bir zaman burada oturan insanlar? Nerededir bu binayı yapan insanlar? Neden artık konuşmuyorlar?
Bu tür tefekkür, değer olarak önceki tefekkürden daha aşağı bir seviyededir. Bu aşamadaki insanlar da tümüyle aynı seviyede değildir ve farklı seviyelere sahiptirler.
* * *
Ölümü Anmak
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.”[3]
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Lezzetleri yok eden şeyi çok anın. “Ey Allah’ın elçisi, lezzetleri yok eden şey nedir?” sorulduğunda ise şöyle buyurdular: Ölüm. Genişlik halinde gerçek anlamda ölümü anan kişiye dünya dar olacak ve darlık anında ölümü anan kişiye dünya genişleyecektir.
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Ölüm, bütün Müslümanların kefaretidir.[4]
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Ölüm, mümin için bir hediyedir.
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Ölüm, Ölüm. Ölümden kurtuluş yoktur. Ölüm gelecektir her şeyiyle beraber, Ölüm, bütün kolaylığıyla ve bütün güzelliğiyle gelip de cennet doğrultusunda bu dünyasını yaşamış olanları ebedi güzel cennetlerine kavuşturacaktır.
Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Yarını yaşayacağını düşünen kişi ölümü hakkıyla anlamamıştır.
Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Emellerini uzun tutup da amelleri kötüleşmeyen kul yoktur.
Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
İnsan, ecelini ve bu ecelin kendisine doğru ne hızla geldiğini görseydi kesinlikle dünya için çalışmaya öfkeyle bakardı.
İmam Muhammed Bakır (a.s) kendisinden nasihat ve öğüt isteyen birisine şöyle buyurdu: Ölümü çok an, ölümü çok anmak insanın dünyaya karşı isteksiz olmasına sebep olur.
İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: (Bir tabutun altını tutup da) cenaze taşırken, kendini o cenazenin yerine koy. (öldükten sonra) Allah’tan dünyaya geri döndürülmeyi isteyip de dileği kabul edilen birisi olarak düşün kendini ve bundan sonraki yaptıklarına dikkat et. Sonra İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurdular: Bir bölümü (toprak altında) tutsak iken ve “bize geleceksiniz” çığlıklarıyla dışarıdakileri seslerken, diğer bölümü hala (dünya ile) oynamaya devem eden insanlara şaşarım.
İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah ölüme benzer, kesin olduğu halde kendisine şüpheyle bakılan, başka hiçbir şey yaratmamıştır.
Hiç kuşkusuz ölüm, korkunçtur ve insan için çok büyük bir tehlikedir. Bizim ölüme karşı bunca duyarsız olmamız ise ölümü çok az anmamızdan kaynaklanır. Ölümü andığımızda bile ancak dünyevi ve nefsanî isteklerle doldurduğumuz bir kalple andığımız için gerekli etkilenme bizde görülmez. Bu gafletten kurtulmanın tek yolu ise kalbimizi ölüm düşüncesi dışındaki tüm düşüncelerden arındırarak ölümü anmaktır. Aynen çok tehlikeli bir yolculuğa çıkmak isteyen gibi veya uzun bir deniz yolculuğuna çıkmak isteyen birisi gibi. Bu durumdaki bir insan, ölümü andığında gerçekten anar ve bu düşüncesi diğer nefsanî isteklerinin gölgesinde değildir. Dolayısıyla bu tür insanların dünyaya olan meyli ve dünya isteği çok azdır.
Daha etkili ve belki de en etkili yöntem, insanın, vefat etmiş olan akrabalarını aklında canlandırmasıdır; onların nasıl öldüklerini ve toprağa gömüldüklerini düşünmesi, bu akrabalarının yüzlerini ve hâl ve hareketlerini anması, toprak altında bu vücudun nasıl da paramparça olduğunu, geride bıraktıkları gözü yaşlı eşlerini ve yetim çocuklarını, geride bıraktıkları mal mülkleri düşünmesidir, onların ailedeki boşluğunu düşünmesidir.
İnsan kaybetmiş olduğu akrabalarını birer birer bu şekilde hatırlamaya çalışırsa, bu akrabalarının yaşantı tarzlarını, hâl ve hareketlerini, hayat sevinçlerini ve gülüşlerini, nasıl da hayata tutunup ölümü hatırlamadıklarını, güç ve kuvvetlerine nasıl da güvendiklerini, kendilerini bekleyen ölümü unutup da nasıl da hayat oyununa daldıklarını, şimdi toprak altında birbirinden ayrılmış olan ayaklarıyla nasıl da yürüdüklerini, şimdi kurtçukların yemi olan dilleriyle nasıl da konuştuklarını, gülerken parlayan dişlerinin şimdi topraklar altında gömülü olduğunu, ölümlerine sadece bir ay kaldığından habersizce nasıl da on yılların hesabını yaptıklarını, nasıl da hiç ummadıkları bir zamanda ölümle karşı karşıya geldiklerini, nasıl da hiç beklemedikleri anda ölüm meleğiyle karşılaştıklarını, nasıl da hiç ummadıkları bir zamanda cennete veya cehenneme çağrıldıklarını ve buna benzer konuları düşünürse işte bu anda kendi gafletini bu insanların gafletiyle karşılaştıracak ve bu olaylardan ders çıkarıp hayatına yeni bir düzen verecektir. Kuşkusuz saadete eren insanlar, diğer insanların hayatından kendilerine ders çıkaran insanlardır.
Ölümü anan insanları birkaç farklı gruba ayırabiliriz; kimi insan dünyevi zevklerine ve nefsanî isteklerine gömülü iken tesadüfen ölümü anıp içinde bulunduğu hayattan duyduğu üzüntüyü dile getirebilir ve ölümün kötü olduğunu söyleyip ondan kaçmaya çalışır. Ancak Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.”[5]
Yüce Allah diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.”[6]
Ölümü anmak bu insanları Allah’tan daha da uzaklaştırır. Evet, ölümü anmak zamanla bu insanlarda nefsanî hazlardan uzaklaşma etkisi yaratabilir ve bunun sonucunda da dünyadan uzaklaşıp kurtuluşa varabilirler.
Ölümü anan diğer bir grup ise sık sık ölümü anarak kalplerindeki Allah korkusunu pekiştirip de yapmış oldukları tövbenin sağlamlaşmasını isteyen tövbekâr insanlardır. Bu insanların ölümden hoşlanmaması, tam temizlenmeden önce ve gerekli uhrevi hazırlığı yapmadan önce bu dünyadan göçmek istemediklerinden kaynaklanır. Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Allah’ı görmekten hoşlanmayan kişiyi Allah da görmek istemez.
Ancak bu gruptaki insanlar Resulullah’ın (s.a.a) buyurmuş olduğu bu insanlardan değildirler. Zira bahsettiğimiz bu insanlar, yapmış oldukları kusurlar sebebiyle ve eksikliklerinden ötürü Allah’ı görmek nimetinden mahrum bırakılacaklarından korkarlar. Bu insanlar daha çok mahbubunu görmeği erteleyip de kendisini bu görüşme için hazırlayan kişiye benzerler. Dolayısıyla Allah’ı görmek istemediklerini söyleyemeyiz. Bunun en bariz belirtisi ise Allah’ın karşısına çıkacakları gün için hiç durmadan hazırlık yapmalarıdır.
Ölümü anan diğer bir grup ise ariflerdir. Arif insanlar çokça ölümü anarlar. Zira ölüm anı mahbuplarına kavuştukları andır. Seven bir insan hiçbir zaman sevgilisiyle buluşacağı anı unutamaz. Bu gruptaki insanlar hayatta kalmayı ancak, daha fazla iyi iş yapabilmek için ve ahlaklarını daha da güzelleştirebilmek için severler.
Ölümü anan diğer bir grup ise her şeyini Allah’a bırakmış olanlardır. Aynı zamanda en üst seviye sayılan bu aşamadaki insanlar, her şeylerini Allah’a bırakmışlardır. Kendileri için ölüm veya hayat seçeneği tanımazlar; onlar için en iyi olan, Mevla’nın seçtiğidir.
- - - - - - - - - - - - - -
[1] Âl-i İmrân, 191.
[2] Muhammed, 24.
[3] Âl-i İmrân, 185.
[4] Yani doğru bir hayat çizgisiyle yaşayıp da dini görevlerini yerine getiren ve günahlardan uzak durmaya çalışan kişiyi ölüm temizler.
[5] Nisa, 78.
[6] Cuma, 8.





