.
.
20 Mart 2003’te Beyaz Saray’ın Irak’a girişini meşrulaştıran kilit kelime ‘kitle imha silahları’ydı. 23 yıl sonra, aynı kelimenin farklı bir versiyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaşın temel dayanağı oldu. ‘Saddam nükleer bomba yapmak üzere’ yalanı, yerini ‘İran’a nükleer silah sahibi olmasına asla izin veremeyiz’ söylemine bıraktı. Coğrafya değişti, aktörler değişti, ancak emperyalist savaşların en kadim bahanesi değişmedi: Düşmanı ‘varoluşsal tehdit’ olarak resmet, ardından ‘meşru müdafaa’ kılıfıyla saldır. Irak’ta kanlı bir yenilgiyle sonuçlanan senaryo, şimdi İran’da çok daha büyük bir hezimetle karşı karşıya.
Bu iki başkanlık dönemi arasında çarpıcı bir paralellik var. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Irak’ın ‘kitle imha silahlarına’ sahip olduğu konusunda o kadar ısrarcıydı ki, BM Güvenlik Konseyi kürsüsünde dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell elinde bir tüp ile ‘kanıt’ sundu. Savaşın ardından yapılan onca aramaya rağmen tek bir kitle imha silahı bulunamadı. Duelfer Raporu, Irak’ın silahları yıllar önce imha ettiğini itiraf ettiğinde, milyonlarca insan çoktan ölmüş, ülke yakılıp yıkılmıştı. Bugün aynı sahne İran için kuruluyor. Trump, Fox News röportajında “Eğer İran’a saldırmasaydık, şu an nükleer silahlı bir İran’la karşı karşıya olacaktık” diyor. Oysa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi, savaşın başlamasından hemen önce yaptığı açıklamada, “İran’ın nükleer silah programına dair hiçbir kanıt yok” demişti. Yani Bush’ın Irak için kullandığı yalanın aynısı, Trump tarafından İran için tekrarlanıyor. Üstelik bu kez yalan daha da büyük: Çünkü Irak en azından 1990’larda bazı kimyasal silah programlarına sahipti; oysa İran’ın barışçıl nükleer programının dışında askeri bir hedefi olduğu hiçbir zaman kanıtlanamadı. Emperyalist güçlerin bu ısrarlı “nükleer tehdit” korkusu, aslında kendi yayılmacı politikalarını meşrulaştırmak için kullandıkları bir araçtan ibarettir. Zira aynı ABD, dünyanın en büyük nükleer cephaneliğine sahiptir ve Ortadoğu’da nükleer silaha sahip tek ülke olan İsrail’in NPT’ye taraf olmasını bile talep etmemektedir. Bu çifte standart, “nükleer tehdit” söyleminin aslında ne kadar samimiyetsiz olduğunu göstermektedir.
Sahadaki gerçeklik ise her iki senaryoda da emperyalist planları altüst etti. Bush’ın Irak işgali, “çiçeklerle karşılanma” hayaliyle başladı, ancak kısa sürede kanlı bir gerilla savaşına dönüştü. ABD, Irak’ta on binlerce askerini kaybetti, trilyonlarca dolar harcadı ve ülkeyi istikrara kavuşturamadan çekilmek zorunda kaldı. Trump’ın İran macerası ise çok daha kısa sürede iflas etti. 40 günlük savaşta ABD-İsrail ortak ordusu, İran’ın füze ve İHA fırtınası karşısında ne hava sahasını kontrol edebildi ne de stratejik hedeflerini vurabildi. İran’ın Hürmüz Boğazı’nda kurduğu “akıllı yönetim” ise küresel enerji piyasalarını felç ederek Washington’u ateşkes masasına oturmaya mecbur bıraktı. Her iki örnek de emperyalist güçlerin askeri üstünlük mitinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Irak’ta kitle imha silahı yalanıyla başlatılan savaş, ABD’nin Ortadoğu’daki itibarını yerle bir etmişti. İran’da ise aynı yalan, ABD’yi doğrudan bir askeri yenilgiye ve stratejik bir geri çekilmeye sürüklemiştir. Tarihsel referansla bakıldığında, ABD’nin “nükleer tehdit” kartını her elediğinde kaybettiği açıktır. 2003’te Irak’ta kaybetti, 2026’da İran’da daha büyük bir kayıp yaşadı.
Karşıt görüşteki Batılı stratejistler, “Irak ile İran arasında fark var; İran gerçekten nükleer kapasiteye yaklaşmıştı” iddiasında bulunsa da, bu argüman UAEA’nın raporlarıyla çürütülmektedir. Ayrıca, 2015’te imzalanan KOEP anlaşması, İran’ın programını sıkı denetim altına almış ve hiçbir sapma tespit edilmemiştir. Trump’ın 2018’de anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve ardından “maksimum baskı” politikası izlemesi, aslında sorunun İran’ın nükleer programı değil, bölgedeki bağımsız İran duruşu olduğunu göstermiştir. Bugün “nükleer tehdit” bahanesi, tıpkı 2003’te olduğu gibi, emperyalist emelleri gizlemeye yetmemektedir. Ne Irak’ta kitle imha silahı vardı, ne de İran’da nükleer bomba programı. Olan, on binlerce masum insanın hayatını kaybetmesi, ülkelerin harabeye dönmesi ve ABD’nin itibarının yerle bir olması oldu.
Sonuç olarak, Bush’ın Irak’ı işgalinden Trump’ın İran’a saldırısına kadar geçen çeyrek asırda, ABD aynı oyunu aynı hatalarla tekrarlamış, ancak sonuç her seferinde daha da ağır olmuştur. Irak’taki yenilgi, en azından bir süre saklanabilmişti. İran’daki yenilgi ise 40 gün gibi kısa bir sürede tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşti. Artık emperyalist güçlerin “nükleer tehdit” yalanına kimse inanmıyor. Sırada hangi ülke var? Kim bilir, belki de aynı bahane ile başka bir coğrafya daha ateşe verilecek. Ancak Ortadoğu halkları bu oyunu çözmüş durumda. Ve tarih göstermiştir ki, yalan üzerine kurulan hiçbir savaş, işgalciye zafer getirmemiştir.




