.
.
Songül Can Ülbeği
Kurbanlarımızı kestik. Tekbirler yükseldi avlulardan. Tebessümle girdik hanelere. Bayramın o tanıdık sıcaklığı, yıllardır bildiğimiz o telaş şehirlerin üzerine yayıldı.
Peki, o süreçte, Gazze’de hangi çocuk korkuyla annesine sarılıyordu? Hangi annenin kucağına bayram sabahı evladının cansız bedeni bırakılıyordu?
Biz burada kurban etinin payını hesap ederken, insanlar evlatlarının parçalarını toplamaya çalışıyordu belki. Aynı sabahın içinde, bir coğrafyada tekbir yükselirken, başka bir coğrafyada sirenler yükseliyordu.
Lübnan’da bir anne, oğlu İsrail’e karşı savaşırken şehid olmuş. Eve dönüşü bir bayram ziyareti gibi değil; omuzlarda taşınan bir tabutla olmuş. Bir annenin yüreğine düşebilecek en ağır ateş düşmüş. Ama o gözyaşında bile başka bir vakar vardır; sanki Hz. Zeyneb’in sabrından bir iz taşır. Acıyı omzunda taşıyan izzetli bir duruş.. Peki, ya biz?
Biz Allah’a sunduğumuz kurbanlarla, Allah yolunda canını kurban edenlerin arasında nasıl bir yerdeyiz?
Bizim akıttığımız kan ile mazlumların toprağa karışan kanı aynı terazide tartılır mı?
Biz çok uzun zamandır konforun içinde bazı hakikatleri unuttuk. Direnişi bir slogan sandık. Şehadeti eski bir menkıbe gibi okuduk. Oysa bugün hâlâ anneler oğullarını kefenleyip “Allah kabul etsin” diyebiliyor.
Hâlâ çocuklar enkazların arasından Kelime-i Şehadet getiriyor. Hâlâ bazı evlerde elektrik yok, su yok, ekmek yok ama teslimiyet var.
Ve belki de insanı en çok utandıran şey budur: Bizim bolluk içinde kaybettiğimiz imanı, onların yokluk içinde koruyabilmesi…
Biz “kurban verdik” diyoruz. Peki, onlar ne verdi?
Bir koçun kanı mı aktı yalnızca, yoksa bir annenin yüreği mi? Bizim bıçağımız hayvanın boğazına değdi; onların sabrı canlarının tam ortasına değdi.
İnsan ümmetin acısından kendine pay çıkarmıyorsa, aynı kıbleye dönmek tek başına yeter mi?
Hangi anne, evladının elini son kez tuttu da bunun “son” olduğunu elleri boş kalınca anladı? Hangi baba, bir ismin artık hiçbir sesle çağrılmayacağını yalnızca içinden söyleyerek öğrendi?
Biz bir ibadeti yerine getirip, sonra değişmeden hayatımıza döndük mü? Biz Allah’a ne sunduk gerçekten? Bir hayvan mı kestik yalnızca, yoksa nefsimizden de bir şey eksildi mi?
Biz neyi feda ettik gerçekten? Uykumuz mu bölündü, yoksa kalbimiz mi? Bir paylaşım yapıp içimizi rahatlattık mı, yoksa bir yetimin acısı gecemize oturdu mu?
Biz bu hakikatin neresindeyiz? Bıçağı kurbana sürerken, kalbimizin körelmiş tarafına da dokunabildik mi?
Yoksa biz, yalnızca bir ibadeti yerine getirip hakikatin kapısından sessizce geçip mi gittik?
Biz kurbanlarımızı Allah’a yakınlaşmak için kestik. Peki, Allah’a yakın olanlar gerçekten biz miyiz? Yoksa ölümün kıyısında bile “Hasbunallahu ve ni’mel vekîl” diyebilen o insanlar mı?
Öyleyse bugün biz neyi teslim ettik? Bir ibadeti mi, yoksa gerçekten nefsimizden bir parçayı mı?
Gazze’de bir çocuk enkazın altında Kur’an ezberiyle beklerken, bizim imanımız neden bu kadar rahatın içine sıkıştı? Neden onların yokluğu, bizim varlığımızdan daha ağır bir hakikat gibi duruyor?
İnsanı en çok utandıran şey de bizim bolluk içinde kaybettiğimiz imanı, onların yokluk içinde koruyabilmesi…





