.
.

Bir insanın sarığı, cübbesi, unvanı veya kürsüsü, söylediği her sözü kendiliğinden hakikat kılar mı? İlmi, hakikati aramak yerine kendi taassubuna delil devşirmek için kullanmak âlimlik midir? Siz hakikatin yanında mı duruyorsunuz, yoksa hakikati kendi mezhep öfkenize uyduracak kadar mı eğip büküyorsunuz?

İslam’ın birliğinden dem vuranlar, bu birliği neden Siyonizm’in karşısında değil de Şia ve İran’a karşı saf tutmakta arıyor? Birlik gerçekten hedefse, neden safınızı mazlumun yanında değil de Müslümanın karşısında kuruyorsunuz? Neden işgalcinin karşısında suskunlaşan diliniz, Şia ve İran söz konusu olduğunda bu kadar keskinleşiyor? Neden Kudüs’ün yarası karşısında susanlar, Müslümanların arasına mezhep duvarları örmekte bu kadar mahir?

Eğer ilminiz sizi işgalciye karşı değil Müslümana karşı konumlandırıyorsa; bütün gayretiniz mazlumun yarasını sarmaktan ziyade Müslümanın mezhebini sorgulamaksa; bütün sözleriniz ümmeti birleştirmek yerine birbirine düşürüyorsa, ortada gerçekten ilim mi vardır?

Yoksa taassup, âlim kisvesine bürünüp hakikat adına mı konuşmaktadır?

Gazze yıkılırken, İslam coğrafyası parçalanırken Şia’yı ve İran’ı hedef göstermek hangi yaraya merhem oluyor? İşgalcinin karşısında susup Müslümanın mezhebini sorgulamak kimin yükünü hafifletiyor? Siyonizm’in karşısında kurulması gereken safları Müslümanların arasında kurmak ümmete ne kazandırıyor?

Düşmanın karşısında birleşmesi gereken bir ümmeti kendi içinde bölmek gerçekten “birlik” olabilir mi?

Bu duruş kimin yarasını sarıyor?

Kimin yükünü hafifletiyor?

Kimin işine yarıyor?

Kudüs’e bir taş koyuyor mu, yoksa Müslümanların arasına yeni bir taş duvar mı örüyor?

Keşke bu kadar âlimane duruşu Şia ve İran’a karşı değil, Siyonizm’in karşısında gösterebilseniz. Keşke aynı keskinliği işgalciye, aynı öfkeyi zulme, aynı cüreti Siyonizm’e karşı taşıyabilseniz.

Çünkü Gazze’nin feryadına cevap olmayan, Siyonizm’in karşısında ortak bir saf kurmayan hiçbir mezhep kavgasının mazluma bir faydası yoktur.

Hakikatin ölçüsü, kime karşı ne kadar öfkelendiğiniz değil; zulüm karşısında nerede durduğunuzdur.

Kur’an, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin”[1] der.

Öyleyse “ümmetin birliği” sözünü dilinden düşürmeyip, Müslümanları mezhep üzerinden birbirinden uzaklaştıranlara sormak gerekmez mi:

Allah’ın ipine sarılmak adına hangi bağı koparıyorsunuz?

Birliği savunurken araya hangi duvarları örüyorsunuz?

Ayrılıktan sakındıran bir ayetin karşısında, ayrılığı büyüten hangi öfkeyi hakikat diye taşıyorsunuz?

Tüm mesele, hangi mezhebi daha yüksek sesle sorguladığınız değil zulüm karşısında kimin karşısında durduğunuzdur.

- - - - - - - - - - - -


[1] (Âl-i İmrân, 3/103)