.
.
Muharrem hilali gökyüzünde göründüğünden beri, aklımda ve sînemde hep bu aziz, bu hüzünlü günlerin ağırlığı vardı. Gök kubbe sanki asırlar öncesinin yasını yeniden kuşanmış, yıldızlar o kızıl çölün matemiyle solmuş gibiydi. Kaç gecedir, hazır elim kalem tutuyorken, içimdeki bu yangına bir nebze olsun tercüman olayım, şu dertli sinemin arzu halini kâğıda dökeyim diyorum. Sayfalarca başlıklar atıyorum, mürekkebim gözyaşıma karışıyor... Ama olmuyor, kelimeler o kutsal emanetin altında eziliyor. İmam Hüseyin’in o asırları titreten, o dünyaya diz çöktüren heybetli nidasını, "Benim gibi birisi, Yezid gibi birisine biat etmez" feryadını tam yazacak oluyorum; o "Benim gibi birisi..." ifadesinin azameti karşısında kalemim un ufak oluyor. Kimdi o? Nebi'nin omzunda büyüttüğü, Fatıma'nın gözünün nuru, Ali'nin heybet mirası... O öyle ulu, öyle erişilmez bir makam ki, oraya hangi cümleyi koysam o kelimenin canı acıyacak, o sözün boynu bükülecek gibi geliyor; kelimelerim yetmiyor, rükûa varıyor azametinden. Zaten O göksel heybeti hangi fani cümle taşıyabilirdi ki? Hangi fani lügat, Hakk'ın bizzat kendi nuruyla boyadığı bir duruşu tarif edebilir?
Sonra boş bir sayfaya, sanki tüm kâinatın sırrını tek bir satıra sığdırmak ister gibi "Aşk, Yani Hüseyin..." diye not düşüyorum. Altına titreyen bir elle, kalbimin vuruşlarını sayarak şu cümleyi ekliyorum: "Aşk, her çağda bir tecelli arar; fakat hiçbir tecelli, Kerbela’nın o kızıl ufkunda duran Hüseyin kadar bizzat aşkın kendisine ayna olamamıştır." Sahi, bizzat Aşk’ın kendisi değil miydi Hüseyin? Kendini Maşuk'un rızasında yok eden aşktan başka ne feda edebilirdi her şeyini? Kerbela dediğimiz o mukaddes meydan, sadece bir dünya hikâyesi, fani bir musibet, siyasi bir taht kavgası mıydı? Yoksa ruhun, elest bezminde verdiği o ilk söze, o ezeli ahde sadık kalıp Maşuk’una koştuğu nihai bir vuslat meclisi miydi?
Soruyorum feryat eden kalbime; Mutlak Sevgili’ye giden yolda canı Canan’a feda etmekten daha yüce bir fena fillah makamı var mıydı? Sadece fiziki bir susuzluk muydu o kızıl çölü yakan, Fırat'ın kıyısında dudakları çatlatan? Yoksa masivadan, yani Hakk'ın dışındaki her şeyden büsbütün geçip ebedi bir kaynağa, ilahi bir aşka kavuşmanın susuzluğu mu? Sahi, asıl susuz olan Hüseyin miydi, yoksa Hüseyin'in pak ellerinden bir damla nur alabilmek için asırlardır yanan insanlık tarihi miydi? O kızıl çölde yaşananlar sıradan bir musibet miydi, yoksa fena fillah makamının, canı Canan’a feda etmenin nihai zirvesi miydi? Oraya dökülen o pak kan, sıradan bir zulmün eseri miydi? Yoksa "Lâ ilahe" sırrıyla dünyadaki tüm sahte ilahları, tahtları ve sarayları elinin tersiyle itip, yeryüzünün kalbine sadece ve sadece "İllallah" aşkını mühürlemek miydi? Hangi kılıç kesebilirdi bu imanı, hangi ok yaralayabilirdi bu teslimiyeti?
Yazıyorum ve kalem tam burada, bu ilahi aşkın ve irfani sırların ağırlığıyla nokta koyuyor. Yine metni bitiremiyor kalem; hıçkırıklar mısraların arasına sızıyor. Başka bir gün, kalbimin yarasını deşmek pahasına, "Medine reyhanının bağrına saplanan ok" diye bir başlık atıyorum. O başlık öyle canımı yakıyor, ruhumu öyle derinden sarsıyor ki, metnin kendisi oluveriyor zaten. O oktan sonra hangi kelime ayağa kalkabilir? Devamını getirecek ne mecalim kalıyor o an, ne de gözyaşımı durduracak bir tesellim... Kalemimin ne o azizlerin o göksel teslimiyet halini, o "Rabbim senden razıyım" deyişlerindeki vakarı anlatmaya gücü var; ne de benim kendi içimdeki bu arzu hali, bu aciz feryadı dışarı vurmaya takatim var. İşte o an, yazan elim değil, kâğıda damlayan, satırları ıslatan gözyaşlarım konuşmaya başlıyor. Gözyaşlarım konuştukça kalbimin, kalemimin boğazı düğümleniyor. Kelimeler hükmünü yitiriyor, harfler birer birer siliniyor. Artık sayfalar dolusu cümlelere, süslü hitabetlere hacet yoktu; onca sızıyı, asırlık matemleri, adalet arayışını ve kâinatın bütün hüznünü tek bir isme sığınmış, tek bir harfte erimiş buluyorum. O isim ki; acının şahdamarı, aşkın nihai tanımı... O isim ki; Hüseyin...
