.
.

​Sen Kerbelâ’ya doğru adım atarken, adımlarının hızıyla değil, yüreğinin sızısıyla yürüdün mü hiç?

​Toprağa basan yalnızca bir beden miydi yürüyen, yoksa hasretin ateşinde eriyen bir yürek mi?

​O yollarda tozlanan yalnızca ayakkabıların mıydı; yoksa yıllardır ruhunu örte örte katılaştıran o ağır gaflet perdesi de dağıldı mı?

​Bedenin yorgunluktan bükülürken, içinin bir köşesinde o zamana kadar hiç duymadığın bir sessizlik belirdi mi?

​Aslında bedeninin değil, ruhunun ne kadar yorulduğunu anladın mı?

​Kendinden eksilebildin mi o yollarda?

“Ben” demekten yorulup hakikatin eşiğine yüz sürebildin mi; yoksa bunca kırgınlığını, kibrini, benliğini de heybene yük edip yine aynı kırık kalple mi yürüdün?

Bu yol seni neye dönüştürüyor?

Seni senden alıp Hakk’a katıyor mu, yoksa seni yine kendi hevâ ve hevesine mi terk ediyor?

​Bildikçe susan, bildikçe mahcup olan; bildiğiyle böbürlenmek yerine Rabb’ine sığınan bir ruh bulabilecek misin kendinde?

​O’nun aziz şehadetine yanmak kolaydır. Peki, sen her gün içindeki o doymak bilmeyen nefsânî arzuları, o küçük hesapları, o gizli kibirleri kurban edebildin mi? Hüseyin’i sevdiğini haykıran dillerin arasında mı olacaksın; yoksa O’nu sevmenin bir bedeli olduğunu bilip kalbini taşın altına koyanların safında mı?

​Peki, bu yürüyüş, içindeki o kırık dünyada bir inkılâp gerçekleştirecek mi? Seni benliğinden söküp O’na katacak mı? Yoksa seni yine kendi dünyanın yalnızlığına mı terk edecek?

​Kerbelâ’ya vardığında neyi kucaklamayı umuyorsun?

Aşkın ve vefanın şahına doğru yürürken, O’nun senin mahzun yüreğinden ne beklediğini hiç düşündün mü?

​O mübarek kubbeyi gördüğünde gözlerin dolacak. Peki, Hüseyin’in ruhaniyeti senin gözlerinin içine baktığında ne görecek?

Gelip geçen bir yolcuyu mu?

Bir ziyaret heyecanını mı?

​Yoksa sevgisini gözyaşıyla yoğurmuş, “Ben senin kapına iyileşmeye, baştan var olmaya geldim.” diyen kırık bir kalbi mi?

​Bedenin yorgunluktan yere düşecek gibi olurken, içindeki o kimsesiz çocuk içini çeke çeke ağlayacak mı?

​Eksilecek misin O’na yaklaştıkça? Kendinden, adından, unvanından ve kırgınlıklarından vazgeçip yalnızca “Ben geldim.” diyebilecek misin?

​Bu yürüyüş senin o paramparça iç dünyanı toparlayacak mı?

Döndüğünde, o adımlar merhametini derinleştirecek mi? Adaletini daha sarsılmaz, sabrını daha metin kılacak mı? Kibrini törpüleyip öfkeni yutmayı öğretecek mi?

​Bildikçe tevazu sahibi olan, ilmini nefsine zırh yapmayan bir idrake erdirecek mi seni?

Döndüğünde kalbinde ne taşıyacaksın? ​Heyben neyle dolu olacak? Birkaç parça eşya mı, bir avuç toprak mı? Yoksa Kerbelâ’nın sana emanet ettiği bir ahlâk, bir sadakat, bir teslimiyet ve bir sorumluluk mu?

​Ya Rabb Ümidimiz odur ki, Erbain hüznümüz, Aşura mektebini anlamaktan, onun hakikatini kavramaktan doğan bir hüzün olsun.

​Aşk ile girdik bu yola,

Aşk ile yandır kalbimizi.

* * *

Kerbelâ — 26 Ağustos 2024’ten bir kare.

Toprakta binlerce ayak izi. Her biri, asırlar önce yarım bırakılan bir cümlenin peşinde..