.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Hacer-i Esved’in Resulullah’a Benzetilmesinin Hikmeti
Kâbe-i Muazzam’ın dört rüknü vardır. Tavaf esnasındaki konumları itibariyle bu rükünler şunlardır: Hacer-i Esved Rüknü, Irak Rüknü, Şam Rüknü ya da Rükn-i Garbi ve Rükn-i Yemanî. Bu son rükünle ilgili Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurur:
“Ben Rükn-i Yemanî’ye her ulaştığımda, Cebrail’in benden önce ona vardığını ve ona sarıldığını görürdüm.”[1]
İmam Sadık (a.s) da bu hususta şöyle buyurur:
“Rükn-i Yemanî, cennet kapılarından bir kapıdır. Bu kapı her daim açıktır. Bu bizim cennete açılan kapımızdır. Biz bu kapıdan gireriz. Bu kapı sadece Âl-i Muhammed taraftarları için açılır ve onlardan başkasına kapalıdır. Bir mümin, Rükn-i Yemanî’nin yanı başında her dua ettiğinde, duası yücelere yükselir. Öylesine yükselir ki arşa dokunur ve Allah ile o dua arasında hiçbir hicap kalmaz.”[2]
Kâbe’nin kapısıyla Hacer-i Esved arasındaki mesafe ‘Mültezem’ diye anılır. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:
“Bu mekân, Allah’ın Âdem’in (a.s) tövbesini kabul ettiği mekândır.”[3]
Rükn-i Yemanî’nin yanı başında ve ‘Mültezem’ hizasındaki bölüme ‘Müstecar’ denir. O noktada bulunan bir hac ziyaretçisi tıpkı Allah’ın lütfuna sığınmış ve o lütfun eteklerine tutunmuş biri gibi görülür. Bu itibarla ‘sığınak’ anlamına gelen bu isimle anılır. İmam Ali (a.s) Kâbe’nin perdesine tutunup sarılmak ve ona asılmanın hikmetini şöyle beyan buyurur:
“Bu amel, tıpkı bir başkasına karşı bir cinayet işleyip de sonra gidip onun eteklerine tutunup yalvarıp yakaran, karşısında boynu bükük durup da işlediği günah için af dileyen birinin ameline benzer.”[4]
Hacer-i Esved, Kâbe’nin kapısının karşısında duran bir insanın solunda, Makam-ı İbrahim ise sağında bulunur. Tabi günümüzde, Makam-ı İbrahim söz konusu insanın tam arkasına düşer. Kâbe’ye kıyasla baktığımızda, eğer Kâbe’nin kapısının bulunduğu duvarı onun insanlara dönük yüzü farz edecek olursak; Hacer-i Esved bu duvarın sağına ve Makam-ı İbrahim soluna düşer. Kâbe’nin, daha önce ele aldığımız hadis mucibince arşın bir timsali olduğu ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) makamının az sonra aktaracağımız hadis mucibince arşın sağ kolu ve İbrahim’in (a.s) makamının onun sol kolu olduğunu göz önüne alacak olursak, bu konumun hikmeti açıklanmış olur.
Bu doğrultuda İmam Sadık: (a.s) “İnsanlar niçin sadece Rükn-i Yemani ve Hacer-i Esved’e yüz sürerler?” diye sorulan bir soruya cevaben şöyle buyurur: “Zira bu ikisi, arşın sağ tarafı mesabesindedirler. Yüce Allah kendi arşının sağ tarafında bulunan şeylere yüz sürülmesini emir buyurmuştur.” Sonra “Makam-ı İbrahim niçin sol tarafta bulunmaktadır?” diye sorulunca da şöyle buyurur: “Zira Kıyamet gününde Hz. İbrahim (a.s) ve Resul-i Ekrem (s.a.a) için her birine özel bir makam vardır. Hz. Muhammed’in (s.a.a) makamı arşın sağında ve Hz. İbrahim’in (a.s) makamı Rabbimizin arşının solunda bulunacaktır. Kıyamet gününde İbrahim’in makamı yerli yerinde olacak ve Rabbimizin arşının arkası değil, yüzü ona dönük olacaktır.”[5]
Hacer-i Esved, Hz. Mehdi’nin (af) evrensel kıyamı ve adalet güneşinin doğuşu esnasında insanlarla biatleşirken sırtını dayayacağı makamdır. Bu hususta İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:
“Kaim, işte bu makama sırtını dayayacaktır. Bu makam, Hz. Kaim’in hücceti ve delilidir. O, kendisine vefalı olanlara bu makamda şahitlik edecektir. O, Allah Tealâ’nın kullarından aldığı ahit ve sözleşmeye bağlı kalanlara şahitlik edecektir.”
Kâbe defalarca yeniden inşa ve restore edilmiştir. Ancak bu binanın bünyesinde hiç değişmeden kalan, çok kadim zamanlardan günümüze kadar gelen, bütün bu zamanlar boyunca hacılar, umreciler ve ziyaretçilerin saygısına mazhar olan ve el-yüz sürülüp teberrük olunan yegâne taş, Hacer-i Esvet’tir.
* * *
Hacer-i Esved’in Cennetten İnişi
Hacer-i Esved’in mucizevî bir taş olduğuna dair; aslı itibarıyla cennette Âdem’in (a.s) elinde bir mücevher olduğunu ifade eden rivayetlerden tutun enbiya ve evliya (a.s) için nice harikulade vakıaya kaynaklık teşkil ettiğini anlatan rivayetlere kadar birçok hadis varit olmuştur. Bu cümleden Hacer-i Esved’in İmam Seccad’la (a.s) konuştuğunu aktaran rivayetlere işaret edebiliriz.[6]
Bazı rivayetlere göre Hacer-i Esved cennetten gelmiştir. İlk geldiği zamanlar beyaz bir renge sahipken günahkârların el sürmesi sonucu git gide kararmaya başlamış ve en nihayet bugünkü renge bürünmüştür.
“Hacer’in ne olduğunu biliyor musun? … Bu taş Allah nezdindeki büyük meleklerden biri idi… bu taş, cennette bembeyaz bir inciydi… Sütten daha beyaz bir beyazlıktaydı. Fakat sonra Âdemoğlu’nun günahları sonucu kararmıştır. Eğer câhiliye kiri ona bulaşmamış olsaydı, ona dokunan her hastalık sahibi mutlaka şifa bulurdu…”[7]
Bu tür rivayetler bazı tefsirlerde İsrailiyyat[8], senet bakımından zayıf, Kur’an’a ve akla aykırı, birbirleriyle çelişen ve sonuç itibarıyla reddedilmesi gereken rivayetler zümresinden sayılmışlardır. Hatta sahih bile sayılacak olsalar bir taşın cennetten gelmiş olması makul sayılamayacağı için bu rivayetlere güvenilemeyeceği savunulmuştur.
Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla, rivayetler karşısındaki bu tutum, ya Peygamberlerin manevî hakikatlerini kabullenemeyen bazı mezhebî taassupların ürünüdür ya da bütün olay ve olguları maddî sebeplere bağlayan modern bilimin gelişmişliği karşısında aşağılık duygusuna kapılmanın bir sonucudur. Üstat, Bakara Suresi 127. Ayetin tefsirinde bu tutuma yönelik dikkate şayan eleştiri ve açıklamalar ileri sürer.[9] Söz konusu eleştirilerin ışığında bu konuya dair dikkate şayan bulduğumuz bazı nüktelerin izahını gerekli buluyoruz:
* *
1. İtikadî konular ve dinî maarifle ilgili problemlerin ispatı için ya kesin aklî delil ve burhan ikame olunmalı ya da Kur’an-Kerim’de açık bir nassa istinat edilmeli veya Mütevatir yahut ‘haber-i vahid’ olmakla birlikte kesin bilginin husulüne kanıt olacak karineler içeren bir hadise dayanılmalıdır. Zira bu tür maarif hususunda zan ve ihtimal hüccet sayılmaz. Bu itibarla bu tür konuların ispatı ya da reddi için sahih bir senede dayansa ve muteber bilinse de ‘haber-i vahid’, zannî bir emare olduğu cihetiyle muteber görülmez.
Fıkhî ayrıntılar hususunda, muteber bir senede dayanan ve delaleti tam olan bir ‘haber-i vahid’e istinat edilebilir ve ona mutabık fetva verilebilir. Lakin itikadî meselelerde, ilim ve itminan (kesin kanaat) gereklidir. Bu itibarla aklımızı, gözü kapalı ve ta’abüden özel bir hususu kabullenmeye zorlayamayız. Zira inanç ve itikat, aklın ve kalbin sahasında bulunan bir olgu olup hem tasavvur hem de tasdik düzeyinde kendine özgü temeller üzerinde şekillenir. Dolayısıyla insanın elinde olmayan ve gayri ihtiyari bir gerçekliktir. Bu yüzden bir hususta her ne kadar muteber bir ‘haber-i vahid’ dahi varit olsa, eğer henüz şek ve şüphe varsa, kalbin itminan bulması mümkün değildir. Nitekim bir konuda burhan ikame olunup nazarî ve varsayım düzeyinde bulunan bir iddia, bedihî ve zarurî bir açıklık kazandığında kaçınılmaz olarak anlaşılmaya müsait bir kıvama gelir. Bu durumda “ben anlamadım “demek hiç kimse için bir bahane teşkil etmez ve kabul ya da inkâr dışında başka bir seçenek söz konusu olmaz.
Maksat şu ki, yukarıdaki hadisler içerisinde sahih ve muteber olanları da vardır. Hepsinin kusurlu olup ve muteber sayılamayacağı iddiası kabul edilemez. Lakin itikadi konular ve bu tür dinî maarifin ispatı hususunda bu tür hadislere istinat edilemez. Tabi aynı şekilde kesin bir dille reddetmek de makul sayılamaz. Demek ki haber-i vahide ne söz konusu öğretilerin ispatı ne de reddi doğrultusunda istinat edilemez. Elbette muteber sayılan zannî bir delil, kesin olmasa da nispi bir kanaatin hâsıl olmasını sağlayabilir ve bu düzeyiyle bir bilgi, Masum’a isnat edilebilir. Burada önemli olan, bir hususta sırf şüphe etmiş olmayı, kesin bir ret ve inkâra dayanak kılmamaktır. Zira kâinata dair birçok problem bizler için meçhul ve bilinmezdir. Dolayısıyla bir konuyu ret ve inkâr etmek için kesin bir delil ve kanıt ortaya konmadıkça hiç kimse hiçbir şeyi inkâr etme hakkına sahip olamaz. Evet, dinin usulünden olup imanın şartlarından sayılan bir konuda mutlaka muteber bir delil arayışı içerisinde olunmalıdır.
2. Haber-i vahid vasfı taşıyan hadisler arasında çakışma sık rastlanan bir husustur. Elbette çoğu durumlarda bu hadisler arasında delalet ettikleri anlam gözetilerek ortak bir zemin bulunmaktadır. Nitekim bu, fıkhî teferruatla ilgili herkesin kabulü olan bir yöntemdir.
3. Söz konusu rivayetlerin içerik olarak akıl, Kur’an ya da kat’i sünnetle çeliştiğine dair iddia, tamamen mesnetsiz ve kuru bir iddiadır. Zira bu konuların reddine dair aklî, Kur’anî ya da sünnete dayalı hiçbir delil ileri sürülemez.
4. İlâhî nimetlerin gayp hazinelerinden nâzil olduğunu ifade eden aşağıdaki ayetler, söz konusu eleştirilere konu olan rivayetlerin doğruluğunu teyit etmektedirler:
“Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”[10] “Allah sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş nazil kıldı.”[11] “Biz demiri de nazil kıldık ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.”[12]
‘İnzal’ kavramı, ‘yaratmak’ anlamına gelmez. Bu kelimenin anlamı, yücelerden indirmek ve tabiat ötesinden tabiat âlemine gerçek anlamıyla nâzil kılmaktır, tıpkı Kur’an’ın Kadir Gecesi nâzil kılınması gibi.
Bu ayetlerden yola çıkarak, tüm varlıkların Yüce Allah nezdinde hazine ve köklerinin olduğu ve tüm varlıkların Allah’ın maslahat gördüğü belirli bir ölçü içerisinde yüce âlemlerden nüzul ettiği ve insanların faydalanabileceği bir kıvama geldiği sonucuna varılabilir. Başka bir ifadeyle bu tür hususlarda gerçek anlamıyla bir nâzil kılma ve indirme söz konusudur. Elbette bu olay, tecelli şeklinde cereyan eder; ‘tecafi’ yani bir şeyden kopup ayrılma şeklinde; örneğin yağmur ve kar gibi bulundukları yerden ayrılarak yeryüzüne inmeleri gibi değil. Yani tüm varlıkların yüce âlemlerden tabiat âlemine nâzil kılınması neticesinde ilâhî hazinelerde bir eksilme ve boşalma söz konusu olmaz. Zira bazen ‘Ümmü’l Kitab’[13] bazen de ‘Levh-i Mahfuz’[14] diye tabir olunan bu ilâhî hazineler, eksilme ve yok olma gibi bir akıbete maruz kalmazlar. Bilakis her daim korunmuş ve zeval bulmaktan beri bir hakikate sahiptirler:
“Sizin yanınızdaki tükenir, Allahın yanındaki ise bakidir.”[15]
Tüm bu eşyanın tabiat ötesi varlıkları nûrânîdir ve onları gerçek özleriyle görebilme takati herkeste bulunmaz. Bu yüzden de varlık düzeyi itibarıyla tenezzül ederek bu âlemde algılanabilir bir düzeye indirilirler.
Yukarıdaki hususu, bir örnekle açıklayacak olursak, “yazdığım bütün kitapların hazinesi benim göğsümdedir” diyen bilge bir yazar düşünün; acaba bu söz, onun yazdığı her kitapla birlikte bilgi hazinesinden bir şeyler eksildiği ve zihninde bulunan konuları kelime ve kavramlar kalıbında kitaplara aktarmakla zihninin boşaldığı anlamına gelir mi?
5. İlâhî hazineler, derece bakımından farklı farklı olduğu için, bu hazinelerden nâzil kılınan varlıkların saygınlık ve değerleri de farklılık arz eder. Örneğin Hacer-i Esved özel bir saygınlık ve değere sahiptir. Bazı rivayetlerin, bu taşın cennetten nâzil olduğunu ve özel bir saygınlığının bulunduğunu ifade ediyor olması, Kur’an’ın ana hatlarıyla mutabıktır. Tabi her ne kadar yukarıda da değindiğimiz üzere bu tür konuları haber-i vahide istinat ederek ispatlamak mümkün olmasa da aynı şekilde sırf bilimsel açıdan uzak bir ihtimal gözüyle bakarak reddetmek de hiçbir anlam ifade etmez. Zira pozitif bilimlerde varlıkların geçmiş, gelecek ve mevcut konumları afakî (ontik/yatay/doğal) düzlemde ele alınıp incelenir. Lakin bu varlıkların dikey (ontolojik) düzlemde incelenip varoluş sebep ve gayesinin mütalaası, her ne kadar birçok alanda çok ileri bir düzeyde bulunsa da pozitif bilimlerin sahasını aşar. Bu tür konular, hikmet ve felsefenin sahasına girerler. Hatta varlıkların varoluş sebep ve gayesi üzerine konuşan fizik bilginleri dahi, aslında bir filozof olarak bu hususları ele alabilirler, fizikçi olarak değil.
Hacer-i Esved, ‘beyaz inci’ oluşuyla, cennetlik bir renk taşır, değerli madenler zümresinin rengini değil. Dolayısıyla “bu uyduruk sözleri kurgulayan İsrailî zihniyet, eğer elmasın değerinden haberdar olsaydı kesinlikle bu taş elmastır derdi”[16] minvalinde yorumlar bu hususta anlamsızdır. Tabiat âleminin sınırları içerisinde bulunan tüm her şey aslında ne bir fayda ne de bir zarar sağlamaktan aciz taşlarla aynı değerdedir. Müminlerin Emiri (a.s) da zaten öyle buyurur:
“Yüce Rabbimiz, Âdem (a.s) döneminden dünyanın son gününe kadar ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilen taşlarla kullarını hep sınayadurur. Eğer Kâbe’nin temelleri ve dış duvarlarındaki taşlar kızıl yakut ve yeşil zümrütten yapılmış olsaydı Allah’ın bu husustaki emrine uymak daha kolay olurdu…”[17]
Hacer-i Esved ve Kâbe’nin taşlarının kıymeti, madensel bir değer miyarıyla ölçülemez. Dolayısıyla taşın türü bu hususta hiçbir değer taşımaz. Gümüş ve altının hiçbir manevî değeri yoktur. Bu doğrultuda Yüce Rabbimiz, Firavun’un Hz. Musa’nın sade ve kanaatkâr yaşamına bakarak “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?”[18] diye onu aşağıladığını ve bu sözleriyle aslında kendi tebaasını aptal yerine koyup beyinsiz addettiğini beyan buyurur:
“Firavun kavmini küçümsedi ve aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler.”[19]
Yine bu anlamı pekiştiren şu beyanda bulunur:
“Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.”[20]
Bu nüktelerin ışığında şu sonuçlara ulaşabiliriz:
Evvela çok sayıda muteber rivayet, Hacer-i Esved’in semavî ve bir cennet taşı olduğunu ifade eder.
İkincisi, kat’i ve yakînî bilgiye dayanması gereken itikadî konuların ispatı hususunda haber-i vahid her ne kadar muteber sayılmasa da, aklî ya da naklî hiçbir delil de bu rivayetlerin içeriğinin bâtıl olduğunu ispatlamamaktadır.
Üçüncüsü, zanna dayalı bir delile istinat ederek o delilin delalet ettiği manayı kat’î bir ifadeyle değil de yine zannî ve muhtemel bir isnat ile İslam’a nispet edebiliriz. Tabi bu husus, rasyonel ya da tecrübî temelleri olan muteber bir aklî delille çelişme durumu söz konusu olmadığında geçerlilik arz eder. Delillerin eşit seviyede bulunduğu durumlarda ise yapılabilecek tek şey tevakkuf etmek, yani görüş belirtmekten kaçınmaktır.
Dördüncüsü, rical ilmine dair mütalaalarla dirayet ilminin verilerini birbirinden ayırmak gerekir. Zira bazı durumlarda bir hadisin senedi güvenilir râvilere dayanmakla birlikte ‘dirayet’ açısından aklın ve naklîn verileriyle çelişir. Bazı durumlarda ise bunun tersi söz konusudur; yani ‘dirayet’ açısından akıl ve nakille uyumluyken senedin râvileri bakımından problemli olabilmektedir. Bazı durumlarda ise hadisin içeriğinin sağlam bir temele dayanması ve dinin ana hatlarıyla uyumlu görünümü bu problemin telafisini mümkün kılar. Dolayısıyla şu üç tutum; yani kabul, ret ve tevakkuf arasına fark koymak gerekir. Tevakkufun gerekli olduğu durumlarda en iyisi sükûttur; yalanlamak ve reddetmek değil. Zira yalanlama ve reddetme de tıpkı ispat ve kabul hususunda olduğu gibi bir delil ve kanıtın varlığını gerektirir.
* * *
Kıyamet Gününde Hacer-i Esved’in Şahitliği
Hacer-i Esved, Kâbe ile birlikte Allah’ın apaçık ayetlerindendir[21]. O Rabbimizin yeryüzüne uzanan sağ elidir ve ona el sürmek Allah’la biatleşmek payesindedir:
“O Allah’ın, arzındaki sağ elidir ve O, onun vesilesiyle kullarıyla biatleşir.”[22]
Hacer-i Esved de tıpkı ‘mescit’ gibi yarın kıyamet günü bir grup insan lehine şahitlik edecektir. Bu doğrultuda Emiru’l Müminin Ali (a.s), Hacer-i Esved’e el-yüz sürerken bir yandan da “ben senin ne bir fayda ne de bir zarar taşıyamayacağını biliyorum; ama sırf Resul-i Ekrem seviyordu diye seni seviyorum” diyen birine cevaben şöyle buyurur:
“Allah’a and olsun, kıyamet gününde Allah, onu diriltecektir ve onun bir dili bir de dudakları olacak ve o ona vefalı olanlar lehine şahitlik edecektir.”[23]
Aynı şekilde İmam Sadık (a.s) bu söz konusu evham karşısında üstelik üstüne basa basa şöyle buyurur:
“Yalan söylemiştir, yalan söylemiştir, yalan söylemiştir! Zira kıyamet günü Hacer’in akıcı bir dili olacak ve kendisine hakkıyla vefalı kalanlar lehine şahitlik edecektir.”[24]
* * *
Hatırlatma:
Rivayet mecmualarında Hacer-i Esved’in ve benzeri makamların faydalarını sarih bir dille ifade eden bu tür hadisler, bu makamların bir vesile babından ve Allah’ın inayet ve bereketinin bir sonucu olarak söz konusu etkiye sahip olduklarını beyan ederler. Yoksa örneğin Kâbe’nin taşlarından hiçbirinin kendisi bizzat ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilir. Nitekim Emiru’l Müminin (a.s) da bu taşların zâtî bir tesirinin olmadığını şu sözlerle ifade buyurur:
“Bunlar, ne bir zarar verebilen ne de bir fayda sağlayabilen; ne işiten ne de gören taşlardır…”
Elbette bu nûrânî buyrukta yer alan “taşlar” tabiri, Kâbe’nin normal taşlarıyla ilgili olup zâhirî itibarıyla Hacer-i Esved-i kapsamamaktadır.
- - - - - - - - - - - - -
[1] El Kâfi, c.4, s.408
[2] Vesailu’ş Şia, c.13, s.342-343
[3] Age. c.5, s.275
[4] Age. c.11, s.225
[5] Men La Yahduru’l Fakih, c.2, s.192-193; Bihar, c.7, s.339-340
[6] Bkz. El Kâfi, c.4, s.184-186; El Heraic ve El Ceraih, c.2, s.585; Bihar, c.45, s.346
[7] Vesailu’ş Şia, c.13, s.317-322
[8] ‘İsrailiyye’ kavramının çoğulu olan ‘İsrailiyyat’ köken itibarıyla Yahudi kitaplarına dayanan hikâyelere denir. Lakin git gide ‘galebe’ babından hadis, tarih, tefsir ve sair kalıplar içerisinde İslam düşmanları vasıtasıyla İslami düşünce ve kültür havzasına giren her tür hurafe ve bâtıl inanç için kullanılmaya başlamıştır.
[9] El Mizan, c.1, s.290-295
[10] Hicr: 21
[11] Zümer: 6
[12] Hadid: 25
[13] Ra’d: 39
[14] Buruc: 22
[15] Nahl: 96
[16] Tefsiru’l Menar, c.1, s.467
[17] Nehcu’l Belağa, 192. Hutbe
[18] Zuhruf: 53
[19] Zuhruf: 54
[20] Zuhruf: 33
[21] Vesailu’ş Şia, c.13, s.239
[22] Age. s.316-321
[23] Age. s.320-321
[24] Age.





