.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Fiilde, Sıfatta ve Zatta Tevhide Ulaşmak (II)
Varlık âlemi üzerinde irade ve özgürlük sahibi varlıkların tedbir ve yönetimine, daha üst bir irade hâkimdir. Bu irade, bir atom çekirdeğini içine almış olan bir elektronun hareketinden tutun da en büyük gezegen ve galaksilerin hareketine kadar bütün hareketlere yön veriyor. İrfânî makamlara ulaşmamış olan sıradan insanlar bile zaman zaman bu üstün iradeyi açık bir şekilde görebiliyorlar. Hayatımız boyunca birçok defa işlerimizin planladığımızdan çok daha farklı geliştiğini ve hiç ummadığımız büyük sonuçlar elde ettiğimiz olmuştur. Sekiz yıllık kutsal savunma dönemi boyunca savaş meydanlarını dolduran askerlerimiz bunun birçok örneğini bu zaman içinde yaşamıştır.
Fiilde tevhit makamına varmış olanlar bütün varlık dünyasını, içerdiği bunca çeşitliliğe rağmen bir bütün olarak görüyorlar. Arifin gözünde her şey tam olarak olması gereken yerdedir ve bütün varlıkların hareketleri, bir elektronun yörüngesinden çıkmasından tutun da yeni bir kuyruklu yıldızın doğuşuna kadar ve galaksilerdeki büyük patlamalar, bütün hareketlilikler, tamamen bir üstün iradeye tabidir. Arifler bütün bunları eşsiz bir ressamın resmetmiş olduğu farklı çizgiler olarak görüyorlar. Gerçek anlamda fiilde tevhit makamına varmış olan birisi bu resimdeki renklerin ne denli büyük bir özenle seçilmiş olduğunu kolaylıkla görebilir. Bu resimdeki bütünlük içinde cebir yoktur ve bütün varlıklar kendi alanları dâhilinde kendi özgürlüklerini kullanıyorlar. Ancak aynı zamanda üstün bir irade bu fiiller ve hareketleri birbirine bağlıyor ve bir düzen oluşmasını sağlıyor.
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde gelmiş olan kaza kader inancı, ilahî meşiyet ve benzeri konularla ilgili öğretiler insanı bu makama ulaştırmak yönünde iyi bir yardımcıdır. Bu öğretiler insana bütün varlıkların zerre kadar ilahi irade dışına çıkamadığını ve aynı zamanda cebir içinde olmadığını öğretiyor.
Bu tür konulara açıklama getirmek çok zordur; ancak bu gerçekleri yakından hissedenler en zevkli ressamların en güzel tabloları seyretmekten aldığı hazzın kat kat fazlasını alıyorlar. Bir resim tablosu her ne kadar güzel ve çekici olursa olsun nihayetinde bir ressamın sınırlı bakış açısının sınırlı bir alana yansımasından öteye gidemez. Ancak fiilde tevhid makamına varmış olanlar varlık âlemi büyüklüğünde, büyüklüğüne rağmen tek bir parça olan ve bütün renklerin olması gereken yerde olduğu eşsiz benzersiz bir tabloyu seyrediyorlar. Âriflerin bu resim tablosunu seyrederken yaşadığı haz karşısında bütün hazlar değerini yitiriyor.
İnce ruhlu insanlar tabiatın güzellikleriyle karşılaştıklarında büyük bir haz yaşıyorlar ve birkaç dakikalığına bile olsa diğer her şeyi unutuyorlar. Bu tür insanlar örneğin güzel bir resim tablosuyla karşılaştıklarında veya bir kanaryanın güzel ötüşünü duyduklarında kendilerinden geçercesine büyük bir haz yaşayabiliyorlar ve dakikalarca etraflarındaki her şeyi unutabilirler. Şimdi bunca ince ruhlu bir insanın sevgilisinin ona hatırlatan herhangi bir şeyle karşılaştığını düşünün. Günlerdir, aylardır veya yıllardır sevgilisinin ayrılığı ile yanıp tutuşan birisine sevgilisinden bir mektup ulaşırsa, sevgilisinin el yazısı veya fotoğrafı ulaşırsa sizce nasıl bir haz yaşar? Bu haz, yemek içmek hazzıyla karşılaştırılabilir mi? Bütün varlık âlemi ârifin sevgilisinin bir eseri iken ârif kullar bu eseri seyrederken vücutlarından ayrılacakmışçasına büyük bir şevk ve haz yaşıyorlar.
لَوْلاَ الاَْجَلُ الَّذي كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ لَمْ تَسْتَقِرَّ اَرْواحُهُمْ في اَجْسادِهِمْ
“Allah’ın onlar için belirlemiş olduğu ecel vakti olmasaydı ruhları vücutlarında durmazdı.”[1]
Bu aşamaya varmış olanlar seyr u sülûkun sadece bir aşamasını geride bırakmışlardır ve varlık âleminin tek bir idareciye sahip olduğunu görerek fiilde tevhid makamını elde etmişlerdir. Bu aşamadaki irfân yolcusu her ne kadar varlık âlemindeki tüm hareketlilikler ve hareketsizlikleri Yüce Allah’tan bilse de yine de varlıkların güzelliklerini, bilgilerini, güç, cesurluk, zekâ ve benzeri özelliklerini onların kendisine isnat ediyor. Bu nedenle sâlikin önünde sıfatta tevhid aşaması yer alıyor. İrfan yolunda ilerleyen sâlik, bütün fiilleri yüce Allah’a isnat ettiği gibi varlıkların taşıdığı tüm cemal ve kemal sıfatları da yüce Allah’tan bilmelidir ve bu sıfatların hiçbirisini hiçbir varlık için bağımsız bir şekilde düşünmemelidir. Bu aşamadaki irfân yolcusu hiçbir bilgi sahibini yüce Allah’tan bağımsız bir şekilde bilgi sahibi olarak görmüyor, hiçbir güç sahibini bağımsız olarak güç sahibi görmüyor ve insanların sahip olduğu tüm bilgi ve güçleri yüce Allah’ın sınırsız bilgi ve gücünün bir yansıması olarak görüyor. Bu aşamadaki sâlik tüm güzellikleri yüce Allah’tan görüyor ve gördüğü tüm güzelliklerle beraber o güzelliğin yaratıcısı, hakiki sahibi ve menşeini yani yüce Allah’ı görüyor. Sâlik, bu bakış açısına sahip olduğu vakit sıfatta tevhid makamına varmıştır.
Ancak fiilde tevhid ve sıfatta tevhid aşamalarından sonra sâliki bekleyen üçüncü bir aşama var. Bu aşama zatta tevhid aşamasıdır. Bu aşamadaki irfân yolcusu bütün fiiller ve sıfatları yüce Allah’tan bilmekle kalmayıp bütün varlıkların kendisini bile bağımsız tek varlık olan yüce Allah’ın bir yansıması olarak görüyor.
به دريا بنگرم دريا تو بينم به صحرا بنگرم صحرا تو بينم
به هرجا بنگرم كوه و در و دشت نشان از قامت رعنا تو بينم
Denize baktığımda denizi sen görürüm
Sahraya baktığımda sahrayı sen görürüm
Nereye bakarsam, dağlara bayırlara
Hepsini senin güzel duruşunun belirtisi görürüm.[2]
Bazı büyüklerimiz bu konuyu deniz ve ıslaklığına, deniz ve dalgalarına veya gölge ve gölge sahibine benzeterek anlaşılır hale getirmeğe çalışmıştır. Ancak bütün bu benzetmeler makulü mahsusa benzetmenin bir örneğidir ve çok kısır olduğu gibi konuyu gerçek anlamda da anlatamaz. Dalga, ıslaklık ve benzeri şeyler bir cismin farklı halleridir ve bir cevher ve özün arazlarından ibarettir. Bu nedenle yaratıcı ve yaratılan arasındaki ilişkiyi anlatamazlar ve bu yönde çok yetersizdirler. Bu yönde söylenen her şey, benzetme, istiare ve mecazdan öteye gidemez. Hiçbir ârif hiçbir dille bu ilişkiyi anlatamaz. Ârifler bir yana, hiçbir peygamber (a.s) veya masum imamlar (a.s) bu gerçeği kelimelere sığdıramazlar. Zira bu hakikat kelimeler ve kavramların üstünde bir hakikattir. Bu makam ancak yaşanarak algılanır ve hiç kimse bu makama varmadan bu hakikati algılayamaz.
İşte bu makamda birçok kişinin ayağı kayıyor ve diğer varlıkları yokmuş gibi silik gördükleri için “Allah'tan başka hiçbir şey yoktur” ve benzeri tabirler kullanılıyor. Bazıları daha aşırı tabirler kullanarak bazen edep kurallarını bile aşacak kadar ileri gidiyorlar. Örneğin bir ârifin “cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur” dediği nakledilmiştir veya bazı âriflerin “enel hak” yani “hak benim” dediği nakledilmiştir.
Biz bu âriflerin birçoğunu tam olarak tanımıyoruz. Bu nedenle söylemiş oldukları bu sözleri varmış oldukları yüce hakikatlerin kısır yansımaları olarak mı yoksa yanlış ve eğri anlayışları olarak mı görmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Ancak bu bağlamda birisinden yararlanılacaksa en doğrusu masum zatlardan (a.s) yararlanmaktır. Zira bu zatların hatasız insanlar olduğu kesindir ve aynı zamanda bu makamlara varmış oldukları da şüpheli değildir. Gerçekten hakikat peşinde olan birisi masum zatlar (a.s) gibi kesin ve kusursuz kaynaklar durduğu yerde kuşkulu kaynakların peşine gitmez.
Sonuç olarak kısaca seyr u sülûk aşamalarını fiilde tevhitle başlayıp zatta tevhitte bitmek üzere üç ana aşamada özetleyebiliriz. Daha önce açıklandığı gibi bu üç aşamanın ruhu insanın kul olmasından başka bir şey değildir. İnsanoğlu bütün varlıkların varlığını asli kaynağı yani Yüce Allah’a isnat etmelidir ve hiçbir şeyi kendisine veya yüce Allah dışındaki herhangi bir varlığa ait görmemelidir. Ancak bunun anlamı kötü yönlerimizi başka birisine isnat etmek ve bu sorumluluğu üzerimizden atmak değildir elbet. Esasen fiilde tevhid aşamasına varmış olan birisi kötü bir iş yapmıyor ve bu nedenle bu tür bir isnat için mahal kalmıyor. Bu makama varmış olan birisi Allah’a karşı gelecek olursa cezası da büyük olacaktır elbet ve cehennemin korkulu uçurumlarında asılı bırakılacaktır.
İrfan, seyr u sülûk, fiilde tevhid ve benzeri konuları ağzından düşmeyen insanların tamamını bu makamlara varmış olan insanlar olarak görmek de yanlıştır. Bu konularla ilgili kelimeleri iyi bilip de konu üzerinde kitaplar yazmış olan birisinin yeri aynı zamanda cehennem de olabilir. Bu makamlar kolaylıkla elde edilen makamlar değildir. Bir şey ne kadar değerli olursa ona varmak da o kadar çetindir. Yüksek bir dağın zirvesine çıkabilmiş olmanın insana verdiği his çok hoş olabilir; ancak bu hissi tatmak ancak büyük sıkıntılara katlanıp da zirveye kadar çıkabilenler içindir. Manevî konular için de aynı kural geçerlidir. Daha yüksek bir manevî makamı hedefleyenlerin işi bir o kadar zordur. Fiilde tevhid makamı, sıfatta tevhid makamı ve zatta tevhid makamı manevî makamlar içinde en yüksek üç makamdır ve bu makamlara varmak ancak çok büyük ve çok uzun zorluklardan sonra gerçekleşebilir.
Burada yine seyr u sülûk ve irfân yolunun kulluktan ibaret olduğunu vurgulamak isterim. Bu kulluğu fiilde kul olmak, sıfatta kul olmak ve zatta kul olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz ve her bölüm için kendine özgü amel ve kurallar sıralayabiliriz.
* * *
Muşarete, Murakabe ve Muhasebeyle Takva Sahibi Olmak
Seyr ü sülûk ve irfân aşamalarını birbiri ardına geride bırakmanın ana anahtarının kulluk olduğunu öğrendikten sonra “kul olabilmenin yolu nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Bu sorunun cevabına geçmeden önce kul ve köle bir insanın, efendisine tâbi ve onun emrinden çıkmayan bir insan olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısıyla yüce Allah’a kul olmak, ancak kayıtsız şartsız ona tâbi olmakla ve onun emirlerini harfiyen yerine getirmekle gerçekleşebilir. İşte insanı bu yolda tutan faktör takvadır.
Bu nedenle kulluk aşamaları içinde ilk aşama takvalı olmak ve takvalı olmayı meleke edinmektir. Takvanın anlamı yüce Allah’ın belirlemiş olduğu tüm zorunlu görevlerin gereğini yani farzlar ve haramların gereğini yerine getirmektir. Sâlik, takvalı olmayı meleke haline getirmek istiyorsa birkaç konuyu göz önünde bulundurmalıdır. Yani ‘muşarete’, ‘murakabe’ ve ‘muhasebe’ yapmalıdır.
Sabahleyin gözünü açan her insan önündeki yeni günü yüce Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu yeni bir fırsat olarak görmelidir ve bu günü yeni bir sermaye olarak değerlendirmelidir. Yatağa gidip de bir daha uyanamayan ne çok insan geldi geçti. Bu, hepimizin başına gelebilecek bir olaydır. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
اللّٰهُ يَتَوَفَّى الأَْنْفُسَ حِينَ مَوْتِها وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنامِها فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الأُْخْرى إِلى أَجَل مُسَمًّى إِنَّ فِي ذلِكَ لآَيات لِقَوْم يَتَفَكَّرُونَ
“Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”[3]
Bu nedenle uykudan uyanabilmeyi yüce Allah’ın bize bahşetmiş olduğu yeni bir nimet olarak görmeliyiz ve yeni bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Uykudan uyanan insan önündeki bu fırsatı dünya ve âhiret saadetini kazanmak için kullanabileceği gibi bu fırsat içinde dünyasını ve âhiretini kararta da bilir.
İrfan yolunda ilerleyen sâlik bu hakikati göz önünde bulundurarak kendisini, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek üzere şartlamalıdır. Burada kendimizi bir ortak gibi düşünüp ortağımızın eline vermiş olduğumuz sermayeyi en iyi şekilde değerlendirmesini bir ön şart olarak koşuyoruz. İnsanın kendisiyle yapmış olduğu bu anlaşma insanda büyük bir ruhî etki yaratıyor ve insanın gün boyunca yapması gerekenlere yönelik duyarlı olmasını ve gaflete düşmemesini sağlıyor. Bu nedenle günün başında sâlikin ilk yapması gereken iş ‘muşarete’dir. Yani kendisiyle oturup bir anlaşma yapmak, gün içinde bütün günahlardan uzak durmak üzere ve bütün farzları yerine getirmek üzere anlaşmak.
Muşarete sonrasında sıra ‘murakabe’ye geliyor. Sâlik, günün başında günahlardan uzak durmak ve farzları yerine getirmek üzere kendisini şartladıktan sonra gün içinde bu anlaşma ve şartlamayı sürekli aklında tutmalıdır ve kendisini gözetip anlaşmaya aykırı davranışlardan uzak durmalıdır. “murakabe” sözcüğü bazı hadis ve dualarda da kullanılmıştır. Örneğin Münacat-ı Şabaniye’nin bir bölümü şöyledir:
اِلهِي وَاَلْحِقْني بِنُورِ عِزِّكَ الاَْبْهَجِ فَاَكُونَ لَكَ عارِفاً وَعَنْ سِواكَ مُنْحَرِفاً وَمِنْكَ خائِفاً مُراقِباً
“Allah’ım beni izzetinin nuruna kavuşturarak bana hazların en üstününü tattır da böylelikle seni tanıyayım, senin dışındakilere sırt çevireyim, yalnız senden korkayım ve sana karşı murakabe halinde olayım.”[4]
İşini düzgün yapsın diye sürekli işçisinin başında duran bir patron gibi sâlik de gün boyunca nefsini gözetlemelidir ve anlaşma doğrultusunda hareket edip etmediğini denetlemelidir. Bu tür bir nezaret insanın doğru yoldan ayrılmaması yönünde oldukça etkilidir.
Murakabe sonrasında son aşama olarak sıra ‘muhasebe’ye geliyor. Muhasebe, insanın uyumadan önce gün boyunca yapmış olduklarını birer birer gözden geçirerek kendisini sorgulamasıdır. Ortağının yaptıklarını denetleyen bir sermaye ortağı gibi insan kendisini, gözünü, kulağını ve diğer tüm organlarını denetlemeden geçirip gün boyunca yapmaları gereken işleri yapıp yapmadıklarını, herhangi bir hata ve yanlışlık yapıp yapmadıklarını denetlemelidir. İnsan, bu denetleme sonrasında kulluk gereği yapmış olduğu işler için yüce Allah’a bu başarıdan ötürü şükretmelidir ve herhangi bir kusur gördüğü durumlarda ise vakit kaybetmeksizin yüce Allah’tan af dileyip hatasını düzeltme yoluna gitmelidir. Hadislerde bahsedildiği üzere günahları kaydetmekle yükümlü melekler kulun herhangi bir yanlışını gördüklerinde yedi vakte kadar bekliyorlar ve bu süre içinde kul, yanlışından dönüp tövbe etmemişse yedi vakit sonrasında günahını kayda geçiyorlar. Bu nedenle insan, her gün yaptıklarını gözden geçirmelidir ve herhangi bir hatası varsa af dileyip tövbe etmelidir, kaza gerektiren bir yanlışlık yapmışsa, mâli yükümlülük gerektiren bir hata yapmışsa veya herhangi bir şekilde telafi edebileceği bir yanlışlık yapmışsa vakit kaybetmeden gereğini yapmalıdır.[5]
Günün başlangıcındaki muşarete, gün boyunca devam eden murakabe ve gün sonundaki muhasebe, seyr u sülûkun tüm aşamalarında devam etmelidir.[6] Ancak sâlikin makamına göre bu aşamalar da yoğunluk bakımından farklılık kazanabilir...
- - - - - - - - - - -
[1] Nehcü’l- Belağa 184’üncü hutbe.
[2] Baba Tahir Hemedani’ye ait bir rubaidir.
[3] Zumer, 42.
[4] Mefatihu’l- Cinan, Şaban ayının ortak amelleri, sekizinci amel.
[5] İmam Humeyni ‘Kırk hadis’ kitabında konuyla ilgili şöyle yazıyor: Cihat halindeki insan için kaçınılmaz olan işlerden birisi muşarete, murakebe ve muhasebedir.
Muşarete, günün başlangıcında “bugün Allah’ın buyurduğunun dışına çıkmayacağım” şeklinde karar almaktır. Sadece bir gün buna uymak çok kolaydır elbet ve herkes bunu yapabilir. Yeter ki sen karar al, bunu dene ve ne kadar kolay olduğunu gör. Melun şeytan ve askerleri bunu senin gözünde büyütebilir; ancak buna kanma, bu, o melunun kandırma şekillerinden birisidir. Şeytanı bütün kalbinle lanetle, onun boş vesveselerini gönlünden sök at ve bir gün bunu dene. İşte bu durumda bunun aslında ne kadar kolay olduğunu göreceksin.
Muşarete ve bu karar sonrasında murakebe aşamasına başlamalısın. Murakebe ise karar süresi boyunca bu kararı göz önünde bulundurmak ve gereğine uymaktır. Bu süre içinde yüce Allah’ın rızasına uymayan bir işi yapmak isteği içinde doğarsa bil ki bu, melun şeytandandır ve seni aldığın karardan alıkoymak istiyor. Melun şeytan ve askerlerine lanet et ve onların şerrinden Allah’a sığın. Bu yanlış düşünceyi aklından çıkar ve şeytana sadece bugün yüce Allah’ın emrine tâbi olacağını söyle. Yıllardır bana türlü nimetler vermiş olan yüce Allah, yıllardır sağlık, sıhhat ve güvenlik nimetlerini benden esirgemeyen yüce Allah, ona vermiş olduğum küçük bir sözü yerine getirmemi hak etmiyor mu? Bu kadarcık ufak bir söze uymamak çok büyük haksızlıktır. Bunları şeytana söylersen defolup gidecektir ve rahmanın askerleri galip gelecektir.
Murakebe, gün boyunca yaptığın hiçbir işle, ticaretinle, yolculuğunla, eğitiminle ve diğer işlerinle uyumsuz değildir. Akşam vakti muhasebeye sıra gelene dek bu halini korumalısın. Muhasebe ise bu kararını yerine getirip getirmediğini denetlemek üzere nefsini hesaba çekmendir. Elindeki bütün nimetlerin sahibiyle yapmış olduğun bu küçük anlaşmaya sâdık kalıp kalmadığını denetlemendir. Ahdine vefa edebildiysen bu başarıyı sana bahşetmiş olan yüce Allah’a şükretmelisin ve bir adım ileriye gittiğini, bu başarıdan ötürü yüce Allah’ın seni ödüllendireceğini, elinden tutacağını, dünya ve âhiret işlerinde ilerleyeceğini ve bir sonraki günde işinin daha da kolay olacağını bilmelisin. Bunu başarabilirsen, bu dünya mükafat ve ceza dünyası olmamasına rağmen bu dünyada başarının hazzını yüce Allah sana yaşatacaktır. Şunu bil ki yüce Allah sana çok çetin bir iş yüklememiştir ve yapamayacağın bir işi senden istememiştir ancak şeytan ve askerleri bunu senin gözünde ağır bir iş olarak gösteriyorlar. Muhasebe yaparken gün içinde herhangi bir kusur işlediğini fark edersen bundan dolayı yüce Allah’tan özür dilemelisin ve yarın yiğitçe sözünde duracağına, anlaşma gereğini harfiyen yapacağına karar vermelisin. Yüce Allah başarı ve saadet kapılarını sana açıp da seni sırat-ı müstakime götürene dek bu düzeni korumalısın ve buna devam etmelisin. (Kırk Hadis, sayfa: 9 ve 10)
[6] Üstadın “doğru yolu arayanlara İmam Sadık’tan öyküler” adlı eserinde de değindiği gibi burada dördüncü bir aşama da söylenmiştir. Bu aşamaya ‘muatebe’ deniliyor. Muatebe aşamasında sâlik gün içinde yapmış olduğu hatalardan ötürü kendisini cezalandırıyor ve örneğin bir sonraki gün oruç tutmak şeklinde, infakta bulunmak şeklinde veya herhangi başka bir hayır iş yapmak suretiyle yapmış olduğu hatayı telafi etmeğe çalışıyor.





