.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Her ne kadar bir anlamda Allah’a giden yol bir adımla sınırlı olsa da, yalnızca bir kelimeden ibaret olsa da, yalnızca bir kavram ve bir anlam içerse de, yani kulluktan ibaret olsa da, yine de bu yola giren insanın Allah’a olan uzaklığına göre bu yol için birkaç aşama düşünülebiliyor. Bazı değerli irfân büyükleri Allah’a giden bu yola adım atan insanların yolun başından sonuna kadar hangi menzillerden geçeceğini aşamalar halinde anlatmışlardır. Belki de bu alanda yazılmış olan en gözde eser ‘Menazilu’s- Sâirîn’[1] kitabıdır. Bu kitapta yüz aşama açıklanmıştır.

İlk aşama ‘yakza’ aşamasıdır. ‘Yakza’ uyanık olma anlamındadır ve gafletin karşısında yer alır. İnsan, her şeyden önce gaflet uykusundan uyanmalıdır. Eksikliklerini ve kusurlarını bilmeyen birisi kesinlikle bu kusurları gidermek yönünde çaba sarf edemez. Gaflet uykusundan uyanan insan adım adım ilerlemeye başlar ve ilerledikçe birtakım yeni haller yaşar. Bu haller zamanla kişide sabit bir özellik haline gelir ve makama dönüşür. Birinci makam sonrasında kişide yeni haller meydana gelir ve bir önceki halde olduğu gibi zamanla ve tekrarla meleke haline geldikten sonra yeni bir makama dönüşür ve bu düzen bu şekilde devam eder.

Büyük ârifler bu yol için birtakım aşamalar söylemişlerdir, ancak bunun anlamı bu aşamaların kesinlikle değişmez aşamalar olduğu değildir. Bir büyük, yüz aşamadan bahsetmişse diğer bir büyük kırk aşamadan bahsetmiştir veya diğer bir büyük sadece yedi aşama söylemiştir.[2] Buradaki amaç insanın, manevî ve insanî makamlara varabilmek için neyi geride bırakıp neyi kazanması gerektiğini ve bu yolda hangi çabaları göstermesi gerektiğini anlatmaktır. Ancak buradaki bütün makamlar da kendi içinde birtakım aşamalara sahiptir ve bu yolda ilerleyen kişi kendi çabası oranında bu makamların yüksek veya düşük aşamalarına varacaktır.

Burada bu aşamaların tamamını bütün özellikleriyle birlikte söylemeyi düşünmüyoruz; ancak aynı zamanda büyüklerin bu uğurda gösterdiği çabayı saygıyla anıyoruz. Büyüklerimiz konuyla ilgili saatlerce, günlerce ve belki yıllarca düşünüp fikir yürütmüşlerdir. Umarım yüce Allah bu çabaların karşılığını en güzel şekilde ihsan eder. Bu zatların söylemiş oldukları şeyler bu yolda ilerlemek isteyenler için yol göstericidir; ancak yine tekrarlamak isterim ki söylenenlerin tamamına “mutlak doğru ve masum imamların (a.s) söylediklerine uygun” gözüyle bakmak yanlıştır. Bu bölümlendirmeler, söylenen aşamalar ve menziller kesinlikle itibaridir ve Peygamber efendimiz (s.a.a) ve imamların (a.s) lisanında bu bölümlendirmelere yer verilmemiştir. Kişinin kullandığı ölçü ve öngördüğü mesafeye göre, seyr u sülûk menzilleri farklı şekillerde şekillendirilebilir. Örneğin bir yolun uzunluğunu söylemek için üç fersah, on sekiz kilometre veya on mil diyebiliriz. Hangi rakamı söyleyeceğimiz kullandığımız ölçü türüne bağlıdır. Bu sebeple irfân büyüklerinin söylemiş olduğu menzillerle ilgili rakamlar arasında uyumsuzluk söz konusu değildir ve menzil bölümlendirmesi için kullanılan ölçüler farklıdır.

Burada bu menzillerin birer birer anlatılması bir yana, sadece adlarını bile liste halinde söylemek konuyu fazlasıyla uzatacaktır. Bu sebeple en kısa bölümlendirmelerden birisini kısa bir açıklamayla sunmaya çalışacağız.

Velayet-i Fakihin Delilleri
Velayet-i Fakihin Delilleri
İçeriği Görüntüle

* * *

Fiilde, Sıfatta ve Zatta Tevhide Ulaşmak

Daha önce söylediğimiz gibi kendine tapmaktan kurtulup hakiki mabut ve maşuka varmak için genel yol; kul olmak, bütün bağımsızlıklardan kurtulmak ve diğer tüm varlıklarla beraber kendini de Allah’tan görmektir. Bunun gerçekleşmesi için kişinin ilk yapması gereken iş, kendi iradesini tamamıyla yüce Allah’ın iradesine tabi kılmaktır. Bu aşama çok uzun ve meşakkatli bir aşamadır. Bu aşama sonrasında kulun ikinci aşamada yapması gereken iş, taşıdığı bütün iyi sıfatlar ve üstünlükleri kendisinden nefyedip yaratıcıya isnat etmektir. Bunu söylerken bunu diliyle söylemesini kastetmiyoruz. Aksine gerçekte bağımsız bir şekilde bütün üstünlükler ve faziletlerin yegâne sahibi olarak yüce Allah’ı görmesi gerekiyor. Üçüncü aşamada kul, kendi varlığını ve diğer tüm varlıkların varlığını yüce Allah’tan görüyor. Burada da bu gerçeği müşahede etmesini kastediyoruz, aklıyla ve delillerle buna inanmasını değil. Buna göre seyr u sülûk için üç genel aşama söyleyebiliriz ve yine büyüklerin onayıyla bu aşamaları fiilde tevhit, sıfatta tevhit ve zatta tevhit olarak adlandırabiliriz. Ancak burada söylenen fiilde, sıfatta ve zatta tevhit konusu felsefe ve kelamda söylenenle aynı değildir.

Felsefe ve kelamda “zatta tevhit” dendiğinde Allah’ın bir olduğu, iki olmadığı ve ortağı olmadığı kastediliyor. Sıfatta tevhit dendiğinde ise kastedilen şey yüce Allah’ın sıfatlarının, onun zatının aynı olduğu ve insan veya diğer varlıklardaki gibi zatına ilaveten bir varlık olmadığıdır. Fiilde tevhit dendiğinde ise söylenmek istenen şey yüce Allah’ın yardımcıya ihtiyaç duymaması ve bütün işleri kimseden yardım almadan yapmasıdır. Felsefe ve kelamcıların bu bölümlendirmesi anlam ve aşama açısından irfânda söylenenden farklıdır. Anlam yönüyle taşıdıkları fark yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor. Aşama yönüyle farka gelince felsefe ve kelamda ilk olarak zatta tevhitle başlanır ardından sıfatta tevhit ve son olarak fiilde tevhit söyleniyor. Oysa irfânda, sâlik, ilk olarak fiilde tevhitle başlıyor, ikinci aşamada sıfatta tevhide ulaşıyor ve son olarak zatta tevhide varıyor.

İrfan ve seyr u sülûk açısından fiilde tevhit aşamasına varmanın hedefi insanın, bütün işlerin var olmak ve gerçekleşmek açısından Allah’a dayandığını müşahede etmesidir. Yani gerçekte bütün işleri, insan da bir sebep olmak üzere, kendi sebepleri aracılığıyla yapan kişinin yüce Allah olduğunu müşahede etmek. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği açıklarken şöyle buyuruyor:

للّٰهِِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالأَْرْضِ يَخْلُقُ ما يَشاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشاءُ إِناثاً وَيَهَبُ لِمَنْ يَشاءُ الذُّكُورَ

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.”[3]

Yüce Allah’ın birisine erkek çocuğu veya kız çocuğu bahşetmesi o insanın herhangi bir teşebbüsü olmaksızın değildir elbet ve evlilik ve tabii sebeplerledir. Ancak aynı zamanda bir üst aşamada bu iş yüce Allah’a mensuptur. Bu ayetin benzerlerine Kur’an’da sıklıkla rastlıyoruz. Her ne kadar gerçekleşen olaylar tabii sebepler aracılığıyla gerçekleşse de yüce Allah bu olayları kendisine isnat ediyor. Örneğin yağmur yağması, bitkilerin yeşermesi ve insanlara rızık vermek gibi.

 وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماءً بِقَدَر فَأَسْكَنّاهُ فِي الأَْرْضِ وَإِنّا عَلى ذَهاب بِهِ لَقادِرُونَ ! فَأَنْشَأْنا لَكُمْ بِهِ جَنّات مِنْ نَخِيل وَأَعْناب لَكُمْ فِيها فَواكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْها تَأْكُلُونَ 

“Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yerde durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter. Onunla da size hurmalıklar ve üzüm bağları meydana getirdik, oralarda sizin için birçok meyveler var, onlardan yemektesiniz.”[4]

Yüce Allah diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

 قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماواتِ وَالأَْرْضِ قُلِ اللّٰهُ 

“(Resûlüm!) De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? De ki: Allah!”[5]

Yüce Allah diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

 هَلْ مِنْ خالِق غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماءِ وَالأَْرْضِ 

“Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı?”[6]

Bütün her şeyin yüce Allah tarafından idare edildiği gerçeği, bulutların hareketlerinden tutun da yağmurun yağmasına kadar; bitkilerin filizlenmesinden tutun da insan ve diğer tüm varlıklara rızık verilmesine kadar; yeni canlıların doğmasından tutun da canlı varlıkların ölümüne kadar bütün bunları aklımızla yüce Allah’a isnat edebiliriz ve “yüce Allah bütün bunları yapıyor” diyebiliriz. Ancak bu gerçeği akılla değil, kalp ile algılamak önemlidir. Bizim hal ve hareketlerimiz, yüce Allah’ın yanı sıra diğer varlıkların faaliyetine ve etkenliğine inandığımızı gösteriyor. “Diğer varlıklar yüce Allah gibi bağımsız bir şekilde etkindirler” düşüncesini farkında olmadan taşıyoruz. Malî bir sıkıntı yaşadığımız sırada arkadaşlarımızdan birisi elimizden tutar da bizi bu sıkıntıdan kurtarırsa bu durumda bu arkadaşımızı sıkıntımızı gideren kişi olarak görüyoruz. Dindar bir kişiliğe sahip olduğumuzu var sayarsak yüce Allah’ın bu arkadaş aracılığıyla sorunumuzu çözdüğünü düşüneceğiz. Dilimizle “Allah bu sorunumuzu çözdü” demek bir şeydir, bu gerçeğe kalben inanmak başka bir şeydir.

Hastalandığımızda hekime başvurup ilaç kullandıktan sonra iyileşiyoruz; ancak aklımızdan geçen şey bu hekim veya bu ilacın bizi iyileştirdiğidir ve iyileşmemizi şu hekime veya bu ilaca bağlıyoruz. Evet, iyileşmeyi hekim veya ilaca bağlamak doğruluk payına sahiptir ve bu nedenle hekime ve iyileşmemiz için çaba harcayan bütün insanlara teşekkür etmeliyiz. Ancak bir üst aşamada bizi iyileştiren kişinin yüce Allah olduğuna inanmalıyız. Allah’ın veli kulları işte böyle bir düşünce yapısına sahiptirler ve evrendeki bütün olaylarda yüce Allah’ın etkinliğini görüyorlar. Bu bağlamda örneğin Hz. İbrahim’in davranışını örnek gösterebiliriz. Hz. İbrahim (a.s), Nemrut ve etrafındakilere yüce Allah’ı şöyle tanıtıyor:

 الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ ! وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ ! وَإِذا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ ! وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ ! وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ 

“O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”[7]

Bu sözler hayatının büyük çoğunluğunu bir mağarada insanlardan uzak geçiren ve kimsenin eğitimi altına girmemiş olan on beş-on altı yaşlarında bir gence aittir. Bu genç, insanların ekmek ve yemek hazırladığını görüyor; ancak bu insanları rızık veren olarak görmüyor. Gerçekte şifa veren kişinin yüce Allah olduğunu Hz. İbrahim (a.s) çok iyi biliyor. Hz. İbrahim (a.s) bizi yaratan, hayatımıza son veren ve kıyamette hatalarımızı affedecek olan kişinin bize bu dünyada rızık verdiğine ve hastalıklardan kurtardığına bütün kalbiyle inanıyor.

Bu ve benzeri sözler bizim ağzımızdan da çıkabilir; ancak gerçekte bu sözlere inanmadığımızı ve kalben buna yakîn etmediğimizi iyi biliyoruz. Fiilde tevhit makamının anlamı Hz. İbrahim (a.s) gibi gerçekten rızık ve şifa veren kişinin Allah olduğuna inanmaktır. Ulaşılması zor bu makama ulaşabilen kişi daha tevhidin ilk basamağına çıkabilmiştir ve önünde iki basamak daha var.

Tevhidin bu aşamasına varmak için enaniyetimizin uyandığını hissettiğimiz her yerde, birtakım işleri kendimize isnat etmek istediğimiz her yerde, benliğimizi çiğneyip yüce Allah’ın iradesini kendi irademizin üzerinde görmeliyiz. Bizi Allah’tan uzaklaştıran şey işte bu enaniyet ve benliğimizden kaynaklanan işlerdir. “Ben istiyorum” ve benzeri hastalıklarımız bütün işlerin Allah’a ait olduğunu görmemizi engelliyor. Sürekli “ben” diyoruz; ben çalışıyorum, ben para kazanıyorum, ben şu buluşu yaptım, ben eğitim verdim ve benzeri benler. Şu benleri pratikte bir kenara bırakıp da irademizi yüce Allah’ın iradesine tabi hale getirebilirsek ve ‘ben’ “şu işi yap” dediği vakit, benin sırtını yere getirip “Allah, bunu yapmamı istemiyor” diyebilirsek işte bu durumda fiilde tevhit makamına doğru ilerleyebiliriz.

Ramazan ayında ‘ben’ kalkıp da “yemek ye” dediği vakit, “Allah bunu istemediği için bunu yapamam” dersek işte burada “ben” sarsılıyor ve insanın ruhu üzerindeki etkinliği kırılıyor. “Ben” başkasının namusuna bakmak isterse, önünü alıp “bunu yüce Allah yasaklamıştır” demeliyiz. Bunu yapabilirsek “ben” ve enaniyet putu ilahlık koltuğundan kalkıp oturması gereken yerde oturacaktır.

Burada değindiğimiz istekler ayakaltına alınıp güçlendirilmesi gereken ve egemen kılınması gereken irade güçlendirilmelidir. O yüce ve değerli irade ancak bu düşük isteklerin kırılmasıyla güçlendirilebilir. Kırılması ve yok edilmesi gereken istekler, şeytanî ve nefsanî istekler yani şeytan ve nefsin irade edip diledikleridir. Güçlendirilmesi gereken irade ise yüce Allah’ın rızası doğrultusundaki irade ve isteklerdir. İşte bu rabbanî ve yüce iradenin insana hâkim olması için hayvanî ve nasutî irade ve isteklerin kırılması kaçınılmazdır.

İnsan, hayvanî isteklerinin ipini elinde tutabilirse ve bu istekler istedikleri gibi insanı yönlendiremezlerse işte ancak bu durumda insanın gerçek güçleri kendini gösterecektir. Örneğin insan, gözünü kontrol edebilirse ve göz, dilediği gibi dilediği şeyleri seyredemezse bu durumda insan, hayatında büyük değişiklikler fark edecektir. Bunu birçok büyük insan bizzat yaşamıştır ve diğer insanlara anlatmıştır. Bu değişikliklerden birisi gelecekle ilgili olacakların habercisi olan sadık rüyalardır. Diğer bir etkisi ise diğer insanların sadık rüyalarını yorumlayabilme gücüne sahip olmaktır. Benim şahsıma yarın olacak olan olaylardan haberi olduğunu söyleyen kişilerin sayısı az değil. Çoğu kez bu sâlih kulların önceden bildiği olayların gerçekleştiğine şahit oldum. Ancak bütün bunlar, bu amelin dünyevî etkisidir. Uhrevî etkileri ise dünyevî etkileriyle kıyaslanmayacak kadar daha değerlidir.

Sözün kısası bu tür kontrollerin insanın hayatında olması, başkasının malına izinsiz el uzatmaması, helal rızık peşinde olması, göz, kulak dil ve diğer organlarını haramdan sakınması ve benzeri işler insanı Allah’a yaklaştıracaktır ve zamanla insanı fiilde tevhit aşamasına ulaştıracaktır. İnsan, iradesini bu yönde hâkim kıldığı ölçüde, Allah’a tabi olduğu ölçüde yani nefsini ayağı altına alabildiği ölçüde fiilde tevhit aşamasına yaklaşacaktır. İnsan, bütün işlerini ilahî irade doğrultusunda şekillendirebilirse bunun bir sonucu olarak bâtınî bir basirete sahip olacaktır ve yüce Allah’ın bütün her şey üzerindeki etkinliğini görecektir.

Burada fiilde tevhidin, insanın özgür olmasıyla ve olayların oluşmasındaki diğer etkenlerin etkinliğiyle çakışmadığını söylemek istiyorum. Fiilde tevhit makamına ulaşan arifler yüce Allah’ın bütün işlerdeki elini görüyorlar; ancak bu, tabii sebepleri yok saydıkları veya cebire inandıkları anlamında değildir. Bu gerçek, aklî ve felsefi olarak açıklanabilir.

Birinci Bölümün Sonu

- - - - - - - - - - -


[1] Bu kitap, Hace Abdullah el-Ensari’nin önde gelen eserlerinden birisidir.

[2] İrfan alanında dile getirilen en belirgin yedi aşama şöyledir:

1- Tevbe makamı: Günahın farkına varmak, pişmanlık duymak ve günahtan uzaklaşmak yönünde büyük azim göstermek.

2- Vera makamı: İnsanlara haksızlık yapmamak. Yani hiçbir insanın dava veya herhangi bir hak iddiasını üzerinde taşımamak.

3- Züht makamı: Dünya malına gönül bağlamamak ve dünya ehline karşı itinasız ve korkusuz olmak.

4- Fakr makamı: Dünyevî en düşük nimetlerle yetinmek ve farz ibadetlerin yanı sıra sünnet ibadetlere vakit ayırmak.

5- Sabır makamı: Sıkıntılar, belalar ve olumsuz olaylara göğüs germek ve Allah’a karşı şikâyet etmeden bu sıkıntıları geride bırakabilmek.

6- Tevekkül makamı: Bütün işleri Allah’a bırakmak ve kendi güç ve kuvvetini görmemek.

7- Rıza makamı: Allah’ın hüküm ve emirlerine gönülden boyun eğmek ve onun takdir ettiklerine gönülden rıza göstermek.

İrfan yolunda ilerleyen sâlikin bu yolda uğradığı menziller bazı âriflerin dilinde ‘hal’ olarak anlatılır. En çok bilinen yedi hal ise şöyledir:

1- Kurb hali: Sâlikin açık ve gizli hallerde Allah’ı anarak, ona kulluk ederek Allah’a yakınlık kazanmasıdır.

2- Muhabbet hali: Mahbup ve gerçek sevgilinin sıfatları muhip ve sâlikin sıfatları haline gelirse, yani mahbubun hali muhibbe galip olursa, bu hale muhabbet hali denir.

3- Havf hali: Dünyevî ve uhrevî azaplardan korkma halidir. Bu ise bütün varlıklardan kaçmakla başlayıp Allah’ın rahmetine sığınmakla sonlanır.

4- Reca hali: Sâlikin ileride varacağını umduğu mahbubuna gönül bağlaması ve onun geniş rahmetine güvenmesidir.

5- Şevk hali: Mahbubun anılmasıyla birlikte muhibbin yaşadığı şevk ve iştiyak halidir. Bu halin yoğunluğu ise muhibbin sahip olduğu muhabbet derecesine bağlıdır.

6- Müşahede hali: Yaklaşmak ve varmak halidir. Gözle görülenin kalple görülenle birleştiği haldir. Yani mahbubu gözüyle görüyormuş gibi kalbiyle görmesi.

7- Yakîn hali: Mukaşefe halidir. Kulun, Allah’ın kendisine verdiğine sevinmesidir.

İrfan yolunda ilerlemek ve seyr u sülûk içinde olmak bazı âriflerin dilinde ‘sefer’ olarak anılmıştır. İbn Arabî sefer konusunu tanımlarken şöyle buyuruyor: “Sefer, kalbin, zikir ile Allah’a yönelmesidir.” Curcanî konuyla ilgili şöyle yazıyor: “Seferin kelime anlamı yol almaktır ve hakikat ehli insanların nezdinde kalbin, zikir ile Allah’a doğru ilerlemesi anlamındadır.”

Bu sefer ve yolculuk âriflerin lisanında genellikle dört sefer olarak anılmıştır:

1- Halktan hakka doğru yol almak: Bu yolculuk tövbe ile başlar, yani hayvaniyete sırt dönüp hakiki ve ilahî insaniyete doğru yol almak. Bu yolculuğun sonu ise melekuta bağlanmak ve huzura kavuşmaktır.

2- Haktan hakka doğru yol almak: Bu yolculuk melekut ile başlar ve ilahî vasıflar ile vasıflanmakla son bulur.

3- Hakta yol almak: Bu sefer ve yolculukta sâlik, Allah’tan başkasını görmüyor ve her şeyi ondan görüyor. Sâlik bu yolculukta cemal sıfatlarına ve Esmau’l- Hüsna’ya ulaşıyor ve bu sıfatlara sahip oluyor.

4- Hak ile halkta yol almak: Bu yolculuk bir nevi birinci yolculuğun devamı ve sonudur. Şöyle ki sâlik, ilahi sıfatlara büründüğü vakit birinci yolculuğa ve toplumu düzeltebilmek için insanlara dönüyor. Bu hal, peygamberlerin haline benziyor.

Bu sefer ve yolculuk daha farklı şekillerde de söylenmiştir, ancak bütün bu söylenenlerin ruhu ve anlatmak istediği şey yaklaşık olarak aynıdır.

Konuyla ilgili en çok bilinen bölümlendirmelerle ilgili Attar Nişaburi’nin söylediği yedi aşamadır. Mevlana’nın bilinen şiiri buna işarettir: “Attar aşkın yedi şehrini gezdi de … biz hala ilk sokağın dönemecindeyiz.”

[3] Şura, 49.

[4] Muminun, 18 ve 19.

[5] Sebe, 24.

[6] Fatır, 3.

[7] Şuara, 78 – 82.