.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Hac Günlerinin Zaman Bakımından Şerefi
Zilhicce ayının ilk on gününün şeref ve azametiyle ilgili Resulullah efendimizden (s.a.a) iki rivayet varit olmuştur. Birincisinde şöyle buyurur:
“Yüce Allah nezdinde hac ayının ilk on gününden daha bereketli ve hayır işlere verilen ecir bakımından daha büyük hiçbir gün yoktur.”[1]
İkinci rivayete göre ise şöyle buyurur:
“Salih amel işlenen günler içerisinde hiçbir gün, on gün; yani zilhiccenin on günü kadar sevgili değildir.”[2]
Değerli ârif, merhum Mirza Cevad Ağa Melikî Tebrizî (r.a) bu hadisi, birincisinden daha önemli görürdü.[3] Bu hadisin öneminin sırrı, ikinci hadiste ‘muhabbet’ ve sevgiden söz edilmesidir; ‘azamet’ ve büyüklükten değil. İkinci rivayetteki “en sevgili/en mahbup” tabiri, “daha bereketli ve daha büyük” tabirlerinden daha derinliklidir.
Her iki rivayette de Resul-i Ekrem’e (s.a.a) şu soru yöneltilir: “Acaba Allah yolunda cihat gibi ameller dahi ilk on günün amelleri kadar değerli ve sevgili değil midir?” Hz. Peygamber, muhataplarının ‘cihad’ ve ‘şehadet’ arasındaki farkı kavrayabilmesi için şöyle buyurur:
“Her cihad ve her savaş meydanında yer almak, zilhiccenin on gününün faziletine sahip olamaz. Ancak malını ortaya koyarak ve canını feda ederek gidip de dönmeyen mücahitler müstesna. Çünkü onlar, çok özel bir makama ve daha yüce bir mükâfata nâil olurlar.”
Son cümledeki nüktenin sırrına gelince; şehid, şahadeti gerçekleştiği zaman ve tarihe, değer ve iftihar katar. Şehid, yattığı her toprak parçasına şeref bahşeder. Bu itibarla, Kerbela Şehitleri Ziyaretnamesi’nde, şahadet coğrafyasının pak ve tertemiz olduğundan bahsedilir: “Sizler tertemiz idiniz ve içinde defnolunduğunuz topraklar da temiz kılındı!” dolayısıyla bir cihad hareketi, eğer şehadetle sonuçlanıyorsa, hiçbir amel ona denk gelemez. Zira şehid, içinde yaşadığı zamanı da mekânı da kendi kanına borçlu kılar.
Söz konusu Ziyaretname’deki “Şehitlerin, şehit düştükleri yer ve defnolundukları mekânlar, pak ve temizdir” cümlesini bir kıyasın (mantıksal anlamda kıyas, tasım, dedüksiyon) küçük önermesi olarak ele alacak olursak; bu kıyasın büyük önermesinin Kur’an-ı Kerim’de şu ayette yer aldığını görürüz:
“Rabbinin izniyle pak ve temiz bir beldenin bitkisi meyveye durur…”[4]
Evet, tertemiz bir beldenin meyveleri Rabbimizin izniyle tomurcuklanır ve verimi başkalarına da erişir.
Anladığımız kadarıyla hac ve ona özgü günlerin cihattan –tabi şahadetle sonuçlanmayan cihattan- dahi üstün ve faziletli sayılması, sadece ibadî açıdan değildir. Haccın diğer birçok boyutu da bu üstünlükte pay sahibidir.
Hac aylarından sayılan zilkadenin yirmi beşinci gününde vuku bulmuş en önemli hadise, ‘Dahvu’l- Arz’ hadisesidir. ‘Dahvu’l- Arz’ bazı rivayetlerde yer aldığına göre, Kâbe’nin zemini ve harem mıntıkasının ortaya çıkıp genişlemeye başladığı günün adıdır.[5]
Kâbe’nin onarılması, hac ahkâmının açıklanması ve İbrahimî (a.s) ezanın; yani insanlığı hacca davet ilanının gerçekleştiği ay yine zilhicce ayıdır.[6]
Zilhiccenin ilk on gününde gerçekleşen en önemli tarihi hadise, Beraat suresinin nüzulü ve bu surenin teberri Emiri Ali b. Ebi Talip (a.s) aracılığıyla iletilmesi hadisesidir. İlkin ‘Sakife Ashabı’ndan birileri, bu görevin ifasının ve bu sureyi okuma vazifesinin kendilerine verileceği ümidini taşıyorlardı. Ancak ‘teberri’ ayetini nâzil eden Allah, onun nasıl iletileceğinin kuralını da nazil etti. Zira bu ‘teberri’ ilanı, bizzat ‘tevelli’ ve ‘teberri’ mazharı olan biri tarafından gerçekleştirmeliydi. Ey peygamber! Sen veya senin canın hükmünde olan birisi dışında hiç kimse bu mesuliyeti yerine getirme liyakatine sahip değildir:
“Sen yahut senden olan biri dışında kimse eda etmesin!”[7]
Dolayısıyla Resulullah’ın ‘canı ve ruhu’ olan Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s)[8] şu ayeti tebliğ vazifesiyle görevlendirildi.
“Hacc-ı Ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlü’nden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzak ve beridir...”[9]
Bu ve benzeri hadiseler, haccın zamanının dahi söz konusu özelliklerinden dolayı ayrıca bir fazileti vardır. Zira daha öncede değindiğimiz üzere, her bir zaman dilimine, o zamanda yaşayanlar ve yaşananlar ve her bir mekâna orada bulunanlar ‘iftihar’ ve ‘şeref’ bahşeder. Yoksa zamanın özü ve parçaları arasında ya da mekânın özü ve onu şekillendiren geometrik boyutları; yani uzunluk, genişlik, derinlik ve yüksekliği arasında hiçbir fark gözetilemez. Elbette eğer bir şeyin gayp hazinelerinde belirgin bir taayyünü varsa, bazı özel niteliklere sahip olması mümkündür. Bu özellikler o hazinelerden nâzil olduktan sonra zuhur bulur. Ancak eğer bir şey gayp mertebesinde hiçbir taayyün taşımıyorsa ve nâzil olduktan sonra bir taayyün buluyorsa, söz konusu özellikler bu taayyün mertebesinde meydana gelir.
* * *
Hac Günlerinde ve Hac Esas Alınarak Alınan Kararlar ve Yapılan Sözleşmeler
1. Bir İbrahimî gelenek olan haccın ve adının yaşaması adına, bütün İbrahimî Peygamberler (a.s) en basitinden en önemlisine kadar bütün sözleşme ve antlaşmalarını hac döneminde yahut haccın adını anarak gerçekleştirirlerdi. Daha önce de değinildiği üzere Hz. Musa ve Hz. Şuayb (a.s) arasındaki sözleşmede ‘sekiz yıl’ yerine ‘sekiz hac’ tabiri kullanılmıştır.[10] Hz. Şuayb (a.s) Musa-yı Kelim’e şöyle der:
“Sekiz hac dönemi bana ücretli olarak çalışman şartıyla…”[11]
Yılda sadece bir kez hac merasimi düzenlendiğine göre demek ki burada, her bir hac bir yıl olarak değerlendirilmiştir. Bu, hac esas alınarak gerçekleştirilen sözleşmelerin en basitidir.
Bu ayın ‘zilhicce’ diye anılıp şöhret bulması, cahiliye döneminde dahi ‘Beyt’i haccetmenin’ bu ayda gerçekleşmesinden dolayıdır. Bu isimlendirme ve şöhret, hac merasiminin önemini yansıtmanın yanı sıra haccın köklü bir tarihi olduğunu da göstermektedir.
2. Musa-yı Kelim (a.s) yüce nübüvvet makamına eriştiğinde, Yüce Allah en önemli buluşma için zaman olarak hac aylarını tayin buyurdu. Buluşma süresini belirlemek doğal olarak Kelim’in (Musa’nın) değil. Mütekellim’in (Allah’ın) uhdesinde olacağından Yüce Allah ona şöyle buyurdu: Kırk gece benim misafirim olacaksın!
“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”[12]
İşte bu ‘erbain’ yani kırk gece, zilkadenin başından başlayıp zilhiccenin onuncu gününe kadar olan süredir. Hac merasiminin ve Beytullah ziyaretinin zirvesi de işte bu ‘erbain’dir.
Zilkade ayı ve zilhiccenin ilk on günü, çile (erbain) için en münasip zamandır. Manevi makamlara erişmek, en az art arda gelen ve kırk gün sürecek ihlâslı bir mücahede ve çaba gerektirir. Öyle ki, her kim kırk gün boyunca her açıdan ihlâslı bir niyetle Allah için adım atarsa, hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.
“Bir kul, kırk gün Allah için ihlâslı olursa, hiç kuşkusuz hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.”[13]
Birileri eğer bir kemallere erişebilmişse aynen bu şekilde amel ettikleri içindir. Çilleye çekilmek, tabi ki yılın belirli gün veya aylarına münhasır değildir. Ancak zilkade ve zilhiccenin ilk on günü ilahî bir miattır.
“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”
Ayrıca “Fecre and olsun. On geceye de!”[14] Ayetlerinin en bariz karşılıklarından biri de zilhiccenin ilk on günüdür.
Bazıları, uzlet ve inzivaya çekilmeyi çilenin şartlarından bilirler. Lakin dikkat edilmesi gereken nokta şudur: dünyadan arınıp inzivaya çekilmek elbette övgüye şayan ve arzulanan bir amel olmakla birlikte bu, dünyadaki halktan, toplumdan ve toplumsal sorumluluklardan uzak durma anlamında ele alınmamalıdır.
Musa-yı Kelim, o kırk gün kırk gece hep oruçluydu.[15] Zira bu çilede onu doyurup susuzluğunu gideren ilahî buluşma ve ona kavuşmaydı.[16] Bu çilenin mahsulü hakkın tecellisini şuhûd edebilmekti:
“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü…”[17]
Fakat yalnızca bu değildi, ayrıca Tevrat’ı almaya hak kazanmıştı:
“Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut…”[18]
Sözün özü şu ki, bütün bu ilahî mevhibeler hac merasiminin düzenlendiği günlerde Hz. Musa’ya (a.s) verilmişti. Bu sözleşme ve ahitleşme, halk (Musa) ve Hâlık (Allah) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en önemlisidir. O söz konusu ücretle adam tutma ve hizmet sözleşmesi ise iki mahlûk (Şuayb ve Musa a.s) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en basitlerindendir.
- - - - - - - - - - - - -
[1] Vesailu’ş Şia, c.14, s. 273
[2] El Murakabat, 12. bölüm, s. 346
[3] İkbalu’l A’mal, s. 335; Mefatihu’l Cinan, Ziyarat-ı Mutlaka-yı İmam Huseyn (a.s) 7. ziyaret
[4] A’raf: 58
[5] Vesailu’ş Şia, c.7, s. 331-332 ve c.9, s. 347-348
[6] Keşfu’l Esrar, c.1, s. 361
[7] Biharu’l Envar, c.35, s. 303
[8] Bkz. Al-i İmran: 61 “de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı kadınlarımız ve kadınlarınızı kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım…
[9] Tövbe: 3
[10] El Kâfi, c. 5, s. 414; Biharu’l- Envar, c.96, s. 64
[11] Kasas: 27
[12] A’raf: 142
[13] Uyun-u Ahbar-i Rıza (a.s) c.2, s. 69, Hadis 321; Biharu’l- Envar, c. 67, s. 242-243
[14] Fecr: 1-2
[15] Durru’l- Mensur, c.3, s. 535-536
[16] Hz. İmam Sadık (a.s) “Rabbim! Hoşnut olasın diye sana acele geldim…» (Taha: 84) Ayetinin tefsirinde şöyle buyurur: Hz. Peygamber Musa’nın durumunu şöyle açıklar: O, kırk gün boyunca ne giderken ne de dönerken Rabbine olan iştiyakından dolayı ne yedi, ne içti, ne uyudu ne de başka bir şey arzuladı.” (Misbahu’ş Şeria, bab 94, s. 196
[17] A’raf: 143
[18] A’raf: 145





