.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
3. Ders
Bismilahirrahmanirrahim
“Görmez misin, Allah şüphe yok öyle bir mabut ki O'na secde eder ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar... ve insanların çoğu? Ve çoğu da azabı hak etmiştir ve Allah, kimi hor kılarsa, onu kutluluğa ulaştırıp ona lütuf ve ihsanda bulunan hiçbir kimse bulunamaz. Şüphe yok ki Allah, dilediğini yapar.”[1]
Hakk'ın Üç Aslî İsmine Aşina Olmak
Daha önceden de belirttiğimiz gibi besmelede yer alan (Esma-i Hüsna'dan) üç isim "Allah, Rahman ve Rahim" diğer isimlerin aslı ve esası konumundadır. Yani sair isimler bu üç mübarek isimden alınmaktadır. Bu üç ismi tanıyan, anlayan ve hakikatini algılayan kimse, Hakk'ın tüm isim ve sıfatlarını tanımış demektir. Bazı tahkik ehlinin de dediği üzere "Allah" özel isimdir. Yani tüm varlıkların mebde ve menşei olan âlemlerin rabbinin mukaddes zatının adıdır. ma araştırmacıların çoğu "Allah" isminin, müştak isim2 olduğuna inanır. Dolayısıyla da âlemlerin Rabbinin adlandırılmasında bir münasebete riayet edilmiştir. Bunlara göre "Allah" aslında "ilâh" idi. Daha sonra başına "el" takısı eklenmiş ve ortasındaki "elif" ise telaffuzu kolaylaşsın diye düşmüş ve "Allah" olmuştur.
"İlâh", "kitab" vezninde olup meful manasında kullanılan bir mastardır. "Elehe" yani "abede" (ibadet etti) demektir. Dolayısıyla "me'luh" ise "mabut" (ibadet edilen) manasına gelir. "İlâh" da meful manasında olduğuna göre, mabut demektir. Yani mutlak mabut... Herkesin mabudu... Yani sadece kendisine ihtiyaç olan zat...
Huzu, huşu ve ubudiyet sadece O'nun karşısında yapılmalıdır. Her muhtaç, ihtiyacını gideren kimsenin karşısında huşu ve tevazu göstermektedir. Buna da ibadet denmektedir. Kendisine boyun eğilen ve itaat gösterilen ise mabuttur. Gerçek mabut da tüm varlıkların ihtiyacını gideren Allah'tır. Varlıkların hepsi muhtaçtır. İhtiyaçları gideren mutlak zat ise sadece Allah'tır. O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Vücudun mertebelerinden her mertebeye ve her mevcuda bakarsan bak, bütünüyle muhtaç durumdadır. Tüm varlıkların ihtiyacını gideren, ama kendisi muhtaç olmayan tek gani, Allah'tır.
Yer ve göklerde olan bütün varlıklar "abd (kul)"dırlar. Tekvin ve yaratılış hasebiyle hepsi "abit (kulluk ve ibadet eden)"tirler ve hepsi de Allah'a mutidirler. Kur'ân'ın tabiriyle hepsi secde etmektedirler. Kur'ân-ı Kerim de yerde ve göklerde var olan her şeyin Allah'a secde ettiğini beyan etmektedir.1 Yani sadece akıl sahibi olan insanlar, cinler ve melekler değil, akıl sahibi olmayan varlıklar da Allah'a secde etmektedir.
Sözün başında tilavet ettiğimiz ayetin2 de beyan ettiği üzere, gökte ve yerde olan her şey; dağlar, ağaçlar, güneş, ay, yıldızlar ve insanlardan çoğu Allah'a secde etmektedir. Bu genel ve umumî secdeyi özet bir şekilde ve herkesin anlayabileceği bir dille açıklamaya çalışacağım.
Secdenin bir hakikati ve mazharı vardır. Secde yani huzu/huşu ve teslimiyetin nihayeti... Temkin, teslim ve zillet izharında bulunmanın en son mertebesi... Beşer, kendi ihtiyarıyla bu manayı aşikâr kılmak isteyince, alnını toprağın üzerine koymaktadır.
Bu haricî secde, huzu ve itaatin nihayetidir. Secdenin hakikati, kahir hâkim karşısında temkin ve teslimiyetin nihayetidir. Bu mana vücut âleminin tüm cüzlerinde söz konusudur. Hepimiz O'na secde etmekteyiz.
Güneş, yeryüzünün bir milyon üç yüz bin katı bir azamete sahip olmasına rağmen daima secde hâlindedir. Bir an olsun durmamaktadır. Kendisi için takdir edilen yoldan bir lahza olsun sapmamaktadır. Her gün üç yüz elli milyon ton hararet üretmektedir. Böyle azametli bir gezegen bir an olsun itaatten geri kalmamaktadır.
Ay da aynıdır. Daima secde hâlindedir. 29 gün ve gece boyunca muhtelif şekillere girmektedir. Hilalden bedre ve bedirden de muhaka kadar[2] menzillerdeki[3] seyir keyfiyeti bir gecede gerçekleşmemektedir. Ay bir gece dahi önceki menzilinde durmamaktadır. Daima hareket hâlindedir. Aydan aya hareket ederek on iki ayı kat etmesi gerekir.
Yeryüzü de Allah'a secde etmektedir. Bir lahza olsun hareketinden geri kalmamaktadır. Allah'ın kendisine takdir buyurduğu hareketinde duraklamamaktadır. Dâhilî hareketinde onda yer alan bitkiler de Allah'ın kendisine takdir ettiği hâl üzeredirler. Buğday tohumundan pirinç yetişmez. Allah'ın kendilerine takdir ettiği üzere ağaçlar da huzu içindedirler. Dağlarda taşlar arasında nasıl ağaçlar yetişiyor! Hepsi de tekvin itibariyle ve yaratılışı gereği Hakk'ın emrine huzu ve itaat etmektedirler. Hepsi de kendisine takdir edilen hadden asla sapmamaktadır.
İster mümin, ister kâfir bütün beşer fertleri vücudunun tüm cüzleriyle Allah'a itaat ve secde etmektedir. Hakk'ın emrine uymaktadır. Beden sisteminizin lahza lahza Hakk'ın emrine itaat ettiğini biliyor musunuz? Yediğiniz yiyecekler Allah'ın tekvinî emriyle bedeninizde hazmedilmektedir. Yiyecekler ulaştığı her uzva adapte olmaktadır.
Binlerce yaprağı olan bir ağacın, bilmem kaç yüz tane de dalı vardır. Köküne bir kova su dökülünce çekim kuvvetiyle su yukarılara çıkmaktadır. Hâlbuki su normalde aşağıya inmektedir. Ama ağacın çekimi Allah'ın verdiği bir kuvvetle onu yukarıya çekmektedir. Sonra da o suyu taksim etmektedir; hem de adil bir şekilde... Uzak ve yakın yapraklar aynı miktarda su içmektedir. Hepsine su erişmektedir. Yakın ve uzak bütün yapraklar su içmektedir. Eşit bir şekilde sudan istifade etmektedir. Hepsi de Hakk'ın tekvinî emrine itaat etmektedir.
Bedenin durumu da aynıdır. Bütün damarlarının yiyeceklerden istifade etmesi gerekiyor. Derinin, kemiklerin, gözün, kulağın ve diğer organlarının hepsi bu yiyeceklerden nasibini almaktadır. Bu, her ferdin organları ve beden melekelerinin tekvinî secdesidir. Bütün hayvanlar ve bitkiler ve hatta tüm varlıklar, kendilerine tayin edilen sınırı aşmamaktadır.
Cümle âlem fermana olmuş tabi
Böylesine cahil kalan insandan gayri...
Hangi mevcuda bakarsan bak, kendisi için tayin edilen yol ve hedefin dışına çıkmadığını görürsün. Hepsi de bu mukadder yolda hareket etmektedir. Gezegenler, zerre miktarınca bu hareket çizgisinden, yörüngelerinden sapmamaktadır.
Başka gezegenlere gönderilen uzay füzelerini bir düşün. Ay, yeryüzünden tam üç yüz elli bin kilometre uzaklıktadır. Aya gönderilen uzay füzeleri sahip oldukları hıza rağmen üç gün üç gece hareket etmektedir. Bu füzeyi uzaya gönderince ayın üç gün sonra aynı yerinde bakı kalmayacağını da biliyorlar.
Ama âlemdeki nizam ne kadar dakik ve düzenlidir ki, astronomi bilginleri üç gün sonra ayın nerede olacağını da biliyorlar. Onlar ay küresinin insan gibi yalancı ve isyankâr olmadığını biliyorlar. Kendisini Allah'ın kulu bilmeyen insan gibi değildir onlar... Cümle âlemin Allah'ın emrine itaat ettiğini biliyorlar. Bu yüzden ayın da nerede olduğunu ve kendisine tayin edilen yoldan asla ayrılmayacağını biliyorlar.
Venüs gezegeni de böyledir. Uzay gemisi Venüs'e tam üç ayda erişebilmektedir. Allah bu bilginlere ne de güzel bir akıl ihsan etmiş ki, üç ay sonra Venüs'ün nerede olduğunu da biliyorlar. Ne kadar ilginçtir! Bu hesapların hepsi de doğru çıkmaktadır. Bunu hesaplayan fertlerin aklı da hakeza insanı şaşırtmaktadır. Ama bu akıl nereden gelmiştir? Allah'tan başka birinden mi?
Hakeza uzay gemisinin parçaları nereden alınmıştır? Çelik ve sair maddelerden yapılmıştır ki, o da Allah'tandır. Elektrik, buhar, benzin, petrol ve sair hareket vesileleri de Allah'tandır. Uzay gemisini harekete geçirmek için akıllarını kullanan o birkaç bin kişinin akıl ve zihnini de Allah'tan başka kim vermiş olabilir? Evet, uzay gemisi de Allah'tandır.
Bu et ve deriden hiçbir şey çıkmaz. Allah'ın verdiği o zihin ve hafıza, Allah'ın elektrik ve buharda kıldığı o kuvvet ve bu meseleleri algılasın ve keşfetsin diye insana verilen bu aklın hepsi Allah'tandır ve O'na dönmektedir.
Cümle âlem fermana olmuş tâbi
Böylesine cahil kalan insandan gayri...
Bütün varlık âleminde yaratıcının fermanına itaat etmeyen bir tek mevcut bulunamaz. İnsanın tekvinî yönü de böyledir. İster istemez mutidir. Milyarderler her ne kadar genç kalmak için ilaç kullansa ve yurtdışına gitse de kendi elinde değildir bu... Yaratılış âleminde mecbur ve mağlupturlar. Hepsi de tâbidirler. Ömür çabucak gelip geçmekte, kuvveler zayıflamakta, dişler dökülmektedir...
Ama bazı iradî cihetler de vardır ki, Allah onları kulun kendi isteğine bırakmıştır. Meselâ namaz kılması, oruç tutması ve benzeri ibadetleri gibi... Tekvinî rükû ve secde değildir bunlar. Zira bu tekvinî rükû ve secdeyi bütün âlem yerine getirmektedir. Daima secde ve rükû hâlindedir bu âlem. Önemli olan, "rükû edenlerle birlikte sen de rükû et" meselesidir. Beşerin işte bu ihtiyar ve irade üzere yaptığı secdesinin değeri vardır. Hakk'ın azameti karşısında secdeye kapanarak "sübhane Rabbiye'l-a'lâ ve bihamdih" demesinin önemi vardır. Yoksa tekvinî secdeyi bütün haşereler de yerine getirmektedir. Yılan ve karınca daima yerlere kapanmış hâldedir.
Bu tekvinî secdenin hiçbir değeri yoktur. Sadece insanın secdesinin değeri vardır. İhtiyar ve irade üzere yapılan itaatlerin önem ve ehemmiyeti vardır. 11 ay boyunca yiyip içebilirsin; ama bir ay Ramazan boyunca bunlardan el çek. Mide ve cinsel şehvetlerden sakın ki, ruhaniyet ve maneviyatın artsın.
Beşerin, Allah karşısında tam bir küstahlık ve cüretle durduğu hususlar da işbu ihtiyarî emir ve fermanlardadır. Bu ne kadar korkusuzluk, rüsvalık ve bahtsızlık ya Rabbi! İnsan ne kadar da cahildir! Bunca nimet veren ve tüm varlık âleminin teslim olduğu bir yaratıcıya birkaç dakika bile teslim olmaya razı olmuyor musun? İnsan ne kadar bilgisiz ve nankördür!...
Güneş küresi bir lahza olsun O'nun emrinden dışarı çıkmamaktadır. Ama bir avuç kemik ve etten başka bir şey olmayan insan nasıl olur da Allah'ın emirlerine itinasızlık gösterebiliyor?
Namaz vakti geldiğinde Hz. Peygamber'in (s.a.a), Hz. Hasan'ın (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamları'nın rengi solup sararıyor, tamamıyla değişiyordu. Abdest aldıklarında bedenleri titriyordu. İmam Hasan'a, "Niçin abdest alırken hâliniz böyle değişmekte?" diye sorduklarında İmam şöyle buyururdu:
“Acaba âlemlerin rabbi olan Allah'ın emrine itaat ettiğimi ve O'nun huzurunda duracağımı bilmiyor musun?”
Evet, Allah'ın emri çok büyüktür. Sakın gerektiği şekilde itaat etmekten içtinap etmeyelim. Zira insanın ilmi olursa, Allah'ın azamet ve büyüklüğünü de anlar. Ama hayvan kendisine nimet verenin azametinden ne anlar? O'na şükretmeyi nereden bilir ki? Cahil ve alçak olduğu için de "büyük" nedir anlamıyor.
Her kim ki Allah'ı tanırsa, o insandır. Aksi takdirde hayvandır. Ehlibeyt'ten rivayet edilen bazı hadislerde şu dua müminlere öğretilmiştir:
“Allah'ım, bana kendini tanıt. Eğer bana kendini tanıtmazsan, Resul'ünü tanıyamam. Allah'ım, bana Resul'ünü tanıt. Eğer bana Resul'ünü tanıtmazsan, Hüccetini tanıyamam. Allah'ım, bana Hüccetini tanıt. Eğer bana Hüccetini tanıtmazsan, dinimden saparım.”
Öyle bir Allah'tır ki, insana her şeyden ve herkesten daha yakındır. Hatta insana kendisinden bile yakındır.[4]
Uzak olmamızın tek bir sebep ve ciheti vardır: İlacın sendedir; ama bilmiyorsun. Hem derdin, hem de ilacın kendindedir; ama anlamıyorsun. Seni Allah'tan uzak kılan şeyler heveslerin ve boş arzularındır. Zira tek hedefin rahat bir hayat ve refah içinde yaşamaktır. Acaba Allah'ın senden razı olmasını istemeyi kendine tek hedef olarak edinmenin zamanı gelmedi mi? Daha ne zamana kadar kendini mihver kılacaksın?
İmam Seccad (a.s) Ebu Hamza Sumalî'ye öğrettiği duasında şöyle buyuruyor:
“Allah'ım, sen kullarından gizli değilsin. Onların boş arzuları kendilerini alıkoymuştur.”
Eğer bu boş arzu ve emeller ortadan kalkacak olursa, o anda Allah'ı hazır ve nazır görürsün. Her şey ve herkesten daha yakın bulursun. Ama ne yazık ki bu durum geçicidir. Çok geçmeden gafletler insanı yeniden sarmakta ve onu ilk hâline döndürmektedir.
Biharu'l-Envar'da yer aldığı üzere bir şahıs İmam Cafer Sadık'ın (a.s) huzuruna vararak, "Ben şaşkınlık içerisindeyim. Beni Allah'a aşina kıl." dedi. İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Deniz yolculuğuna çıktın mı?" Adam, "Evet." dedi. "Gemiye bindin mi?" buyurdu. "Evet." dedi." "Acaba deniz fırtınalı olunca ve hiçbir çaren de olmayınca içinden bir kurtarıcının olduğu geçti mi?" buyurdu. "Evet." dedi. İmam, "İşte o kurtarıcı Allah'tır." buyurdu.
İnsan çaresiz kalmadığı müddetçe daima sebeplere teveccüh etmektedir. Müsebbibi (sebepleri var edeni) görmüyor. Parayı ve malı her şey olarak gören bir insan, "Ya Allah!" diyebilir mi? Dili dese bile kalbi asla demez. Evet, eğer paraya olan ilgisini keser ve bilinçli olarak paranın bir hiç olduğunu anlarsa, bu onu kendisine getirir. Paranın hiçbir şey yapamadığı zamanları hatırlamalıdır. Falan şahıs parası benden daha fazla olduğu hâlde kansere yakalandı. Her ne kadar para harcadıysa da bir faydası olmadı. Sonunda da öldü.
Tabibin kendi ustalığına güvendiği müddetçe "Ya Allah!" demesi yalandır. Kendisinden önce de ne kadar büyük tabiplerin olduğunu ve hiçbir yere varamadıklarını hatırlamalıdır.
Eflatun'un hikâyesini duydunuz mu? Eflatun ishal hastalığına yakalanmıştı. Hâlbuki kendisi bu tür hastalıklarda uzman idi. Sonunda komaya girdi. Öğrencileri ona itirazda bulundu. O da birini göndererek bir miktar toz getirtti. Bu toz ilacı su küpüne dökmelerini istedi. Tozu dökünce su kurudu. Eflatun şöyle dedi: "Bu ilacı ben hazırladım. Bu hastalığımda da epey bir miktar kullandım. Ama Allah'ın takdiri karşısında benden ve benim gibilerden hiçbir hayır gelmez. İlaçlar da sadece Allah'ın takdir ve kazasıyla uyum içinde olunca etkili olmaktadır."
Eğer Allah'ı tanıyan biri olmak istiyorsan, her sebebe teveccüh ettiğinde, onun noksan tarafını da göz önünde bulundur. Yani bu sebepten hiçbir eserin görülmediği yerleri de göz önünde bulundur. Hatta bazen tam tersi etkiler yaratmaktadır. "Sebebi bir kenara at, görme!" demiyorlar. Ancak "sebeplerin sebebini de gör" demek istiyorlar.
Bundan tam otuz yıl önce hac seferinde biriyle arkadaş olduk. Çok iyi bir adamdı. Gemi ile ticaret yapan biriydi. O şöyle diyordu: "Benim yeterli sermayem ve yardımcım vardır; bu yüzden ticaret için gemiye binmeye ihtiyacım yoktur. Ama buna rağmen ben yine de isteyerek gemiye biniyorum. Zira genellikle deniz seferinde fırtınalı havayla insan karşılaşıyor. Gemi, dalgalar içinde çalkalanır. Bazen yelkenler de parçalanmakta ve her taraftan dalgalar hücum etmektedir. O zaman ölümü gözümle görünce 'Ya Allah!' diyorum. Eğer ömrümde 'Ya Allah!' demiş isem, bu durumda demişimdir. Zira tüm sebeplerden yüz çevirme zamanıdır, o zaman."
Evet, göz ve gönül sebeplere takılır ve mal ile birlikte olursa, "Ya Allah!" demeniz "Ya mal!" demeniz mesabesindedir. Sebebin hiçbir işe yaramadığı yerleri düşün, kendini kandırma, insanın hâli öyle olmalıdır ki, sebebin olup olmaması, kendisi için hiç fark etmemelidir.
Bir rivayette de şöyle buyrulmaktadır:
“Mümin sahip olmadığı şeylere, sahip olduğu şeylerden daha fazla itimat etmedikçe mümin sayılmaz.”
Yani sadece Allah'a yönelmeli ve O'na güvenmelidir. Yani Allah'ın hazinesinde bulunan ve zamanı gelince kendisine nasip olacak olan şeylerle sevinmelidir. Az bir şeyimiz dahi olsa bunun telef olduğunu duyunca ne kadar da rahatsız oluyor, üzülüyoruz.
Bu arkadaş bir olay daha naklediyordu ki, gerçekten de çok ilginç bir şeydir. Biz de bunun gibi öykülerden ibret alarak sebeplerden yüz çevirmeli, kendimize gelmeliyiz. Merhum şöyle naklediyordu:
Seferlerin birinde amcaoğullarım Hindistan'dan, Hindistan cevizi yükleyerek Arap ülkelerinden birine götürüyorlardı. Hareket ettiklerinde Hindistan'ın büyük şehirlerinden biri olan Bombay'dan telgraf çekerek bir hafta sonra ulaşacaklarını bildirmişlerdi. Ama bir hafta, on gün ve iki hafta geçtiği hâlde onlardan hiçbir haber çıkmadı. Tam bir ay geçince artık gemilerinin battığına ve perso nelinin de öldüklerine yakin hâsıl ettim. Yoksa bir hafta nere, bir ay nere?
Onlar için bir Fatiha Meclisi de düzenledik. Onların mirasını paylaşmaya başladığımızda aniden gemileri bulundu. Gemileri yara almış, yelkenleri parçalanmış darmadağın olmuştu. Onlardan bu kadar gecikmelerinin sebebini sorunca şöyle dediler: "Denizin ortasındayken aniden bir fırtına başladı. Geminin direkleri kırıldı, motoru bozuldu ve gemi darmadağın oldu. Fırtına dindikten sonra da rüzgâr gemimizi bir o tarafa, bir bu tarafa götürüyordu. Gece gündüz tek işimiz, kendimizi gemide korumak ve batmamaya çalışmaktı. Küçük küreklerle hareket ediyorduk. Dördüncü, beşinci günde nihayet içecek suyumuz kalmadı. Sonunda o kadar susamıştık ki, kürekleri çekmeye bile kudretimiz kalmamıştı. İşçimiz son lahzalarını yaşıyordu. Ben de hareket edecek kudretten yoksundum. O lahzalarda dedim ki: 'Ya Rabbi, eğer ecelimiz gelmemiş ve ömrümüz bakiyse, sen kurtar bizi!' Derken bir bulut parçası başımızın üstünde belirdi ve gemimize yağmur yağmaya başladı. Hemen bir kap hazırlayarak yağmur suyunu toplamaya çalıştık. Ağzımızı açarak yağmurun ağzımıza düşmesini sağlıyorduk. Sonra bu bulutun sadece gemimize yağmur yağdırdığını müşahede ettik. Su kabımızı yağmur suyuyla doldurduktan sonra aniden bulutun kaybolduğunu gördük. Birkaç gün de Hindistan cevizlerinden istifade ettik ve sonunda Allah bize kurtuluşu nasip etti."
Allah; yani mabut ve sığınak. Her muhtaç O'na teveccüh etmektedir. O her muhtacın ihtiyacını giderendir. Her mevcut O'na boyun eğmektedir.
“Ey herkesin huzu gösterdiği ve her şeyin, azameti karşısında tevazu gösterdiği kimse!”
Her varlık Hakk'ın azameti karşısında huzu içindedir. Mevcudatın Allah'a tekvinen nasıl huzu ettiğini anlamak istiyorsan, ölmek üzere olan birinin hâlini düşün.
Ölmek üzere olan kimse baştan ayağa huzu içindedir. Gözlerine bak, ne kadar huzu göstermektedir. Tam bir huşu ve teslimiyet içinde nefes almaktadır. Burada Hakk'ın azamet ve kudreti zuhur etmektedir. Pehlivan olsa, ne kadar güçlü de olsa, işte o anda suratına konan sineği bile kovamaz hâle gelir. Hâlbuki birkaç saat önce ne kadar da güçlüydü! Bu huzu ve tevazu nereden geldi? Bu teslimiyet nedir? Teslim olmaktan başka bir çaresi de yoktur. "Ben gelmiyorum" da diyemez. "Şu anda sabredin sonra gelirim" diye de itiraz edemez.
Özür dilemeleri için izin dahi verilmez onlara.
Allah'tan bizlere kâmil bir iman vermesini dileyelim. Ey Allah! Bizlere yakin inayet et! Bizlere son nefesimize kadar bizimle olacak ve kabre de bizimle gelecek olan bir iman nasip et. Ey ölümde kudreti, kabirde ibreti, kıyamette adaleti, terazide hükmü, cennette sevabı ve ateşte azabı zahir olan Allah!" Reislerin ve hep "ben, ben" diyenlerin hâli şu anda nicedir! Ey Allah, bizlere asla bizden ayrılmayacak olan bir iman nasip et.
Allah'ım, bana daima kalbimle olacak ve ondan ayrılmayacak bir iman nasip et!
* * *
Rahman ve Rahim Olan Allah
Geçen bölümde, besmelede Allah'ın Esma-i Hüsna'- sından üç isim olduğunu belirttik. Önceden de işaret ettiğimiz gibi, "Allah" ismi için birtakım manalar zikredilmiştir. Rahman ve Rahim'in manasına gelince... İnsan Allah'ı rahmaniyetiyle tanımalıdır.
Surelerin ilk başında yer alan besmelelerde de daima er-Rahman diyoruz. Kur'ân'ın diğer bazı yerlerinde de bu mübarek isim zikredilmiştir. O hâlde ilkönce manasını öğrenelim, sonra da buna iman edelim.
er-Rahmani'r-Rahim'in kapsayıcı ve küllî bir manası vardır. Yani rahmet ve merhamet sahibi demektir. Sevgili ve merhametli, zayıfın elinden tutan, muhtaçların ihtiyacını gideren, kimsesizlerin imdadına yetişen ve muhtaçlara yardımcı olan... Birinin rahmeti her ne kadar fazla olursa, ihsan ve yardımı da fazla olur.
Allah-u Teâlâ'nın iki çeşit rahmeti vardır: Birisi, amme (genel) ve tekvinî rahmettir ki, Allah her varlığı yarattığında rahmetiyle yaratmakta ve onu rahmetine mazhar kılmaktadır. İkinci rahmeti ise, has ve özel rahmettir ki, sadece iman ehline aittir. Her kim ki, Allah'a ve ahirete inanır salih amellerde bulunursa, bu özel ve has rahmete nail olur.
"er-Rahim", Allah'ın iman ehli için olan özel rahmetine işarettir. "er-Rahman" ise, tüm mevcudata şamil olan umumî rahmetine işarettir. "Rahmeti her şeyi kaplamıştır." Küçük-büyük bütün varlıklar, Allah'ın rahmetinin mazharıdır. Her nereye bakarsan, hep rahmet görürsün. Her varlık neye muhtaç ise, ona onu ihsan etmiştir. Her varlık kendi kapasitesi oranında rahmetten nasibini almıştır. O'nun umumî ve kâmil rahmeti, bütün vücut âlemini kaplamıştır. Allah'ın rahmetini bir bir sayabilmek muhaldir. Nitekim Kur'ân'da da şöyle buyruluyor:
“Yeryüzünde ne kadar ağaç varsa hepsi kalem, deniz de mürekkep olsa ve bundan sonra da yedi deniz daha mürekkep olup o denize katılsa, gene Allah'ın kelimeleri yazılıp tükenmez. Şüphe yok ki Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.”[5]
Ama numune olarak yer ve gök âlemlerinden bir-iki misal zikretmek istiyorum. Allah'ın geniş rahmetinin şubelerinden biri, bilginlerin son zamanlarda keşfettikleri genel çekim ile itici ve merkezden kaçış kuvvesidir. Bunca küreler, milyonlarca güneş ve gezegenler, sahip oldukları onca azamet ve hızlı hareketlerine rağmen asla birbirine çarpmamakta ve her biri kendi yörüngesinde hareket etmektedir. Hepsi de kendi dairesinde yol almakta ve Allah'ın rahmaniyet rahmeti olan çekme ve itme kanunu üzere seyretmektedirler. Büyük bir cisimden kopan küçük bir parça, o merkezi olan büyük cisimden kaçmak istiyor. Ama o büyük cisim de onu kendisine çekmekte, cezp etmek istemektedir. Meselâ güneşten kopan yeryüzü küresi, bu ayrılış neticesinde merkezi olan güneşten kaçmak istiyor. Ama güneş de onu kendisine çekmek istiyor. Böylece yeryüzü güneşten kaçamamakta ve kendi yörüngesinde dönerek hareket etmektedir.
Yeryüzünden kopan ay küresi de, yeryüzü merkezinden kaçmak istiyor. Ama yeryüzü çekimi onu kendine cezp etmektedir. Şu anda ay dünyadan 350.000 km. uzaklıktadır. Bundan daha fazla kaçamamaktadır. Böylece mezkûr fasılada yer almış olup yeryüzünün etrafında dönmektedir.
Diğer küreler, güneş manzumesi "Wega" adındaki dev gezegen ve yakın bir zamanda keşfettikleri sair galaksiler bütün bunlar üç milyon güneş ve ayı bulmaktadır. Şimdi daha ilginç şeyler naklediyorlar. Allah'ın rahmanî rahmeti olan bu çekme ve itme gücü her yeri kaplamıştır. Eğer bu çekme ve itme gücü olmasaydı, hiçbir küre baki kalmaz, birbirine çarpar ve dağılırdı.
Ayrıca gezegenler arasındaki fasılalar da hayat şartlarını icat etmekte, yaşayışı garantilemektedir. Yeryüzü küresi güneşten 90 milyon mil uzaklıkta bulunmaktadır. Eğer bu fasıla az olsaydı, hayat vücuda gelmezdi. Varlıkların tümü yanardı. Veya ay küresinin fasılası az olsaydı, meselâ bu haddin yarısı olsaydı, gece-gündüz iki defa meddücezrin meydana geldiği denizlerde bu olay o kadar fazla olurdu ki, denizin fersahlarca uzağında bulunan bayındır yerlerden hiçbir eser kalmazdı. Güneş ve ayda öyle bir güç ve kuvvet vardır ki, denizlerin ağır suyunu toplamakta ve sonra da yaymaktadır. Eğer şu andaki fasıla birazcık daha az olsaydı, denizlerin etrafında hiçbir bayındır yer kalmazdı.
Bir de yeryüzünden misal verelim. Hangisini diyelim; denizdeki varlıkları mı sahrada olanları mı; uçanları mı sürüngenleri mi; bitkileri mi cemadatı mı, hangisini söyleyeyim?
Tantavî'nin yazdığına ve Dimyerî'nin "Hayatü'l-Hayavan" kitabında yer aldığına göre bir timsah türü vardır ki, bir şey yerken üst çene kemiği hareket etmektedir. Yani diğer bütün hayvanların aksine. Bu timsah bir şey yedikten sonra ağzında birtakım kurtçuklar meydana gelmektedir. Bu durumda yaşamı zorlaşmakta ve çok rahatsız olmaktadır. İşte o anda Hakk'ın rahmanî rahmeti imdadına yetişmektedir. Bir kuş vardır ki (mezkûr kitaplarda adını da yazmışlardır) yaratılış ve tekvin hasebiyle timsahın ağzındaki bu kurtçukları yemektedir. Bu timsah ağzındaki kurtçuklardan rahatsız olunca ağzını açmakta, bu kuş da gelerek timsahın ağzındaki bu kurtçukları bir bir yemektedir. Timsah bu kuşu yemeye cüret etmemektedir. Sebebi ise şudur ki, Allah-u Teâlâ bu kuşun kanadında bir kesicilik özelliği yaratmıştır. Eğer timsah onu yutacak olursa, bu kanatları bir jilet gibi timsahın karnını yarabilme gücüne sahiptir. Bu yüzden de onu yutmaya cüret edememektedir
Bu mevcudatın ihtiyacı ve ihtiyacın giderilmesi arasındaki rabıtaya bir bakınız. Allah-u Teâlâ tüm mevcudatı bu esas üzere idare etmektedir. Bir de kendimize ve nankörlüğümüze bakalım.
Allah'ın rahmanî rahmeti sadece mümine ait değildir. Mümin olsun veya kâfir, şükreden olsun yahut nankör, her varlık bu cihette müsavidir.
Allah sana ne yapmış? Hangi ihtiyacını karşılamamış? Ana karnında tekvinen muhtaç olduğun her şeyi hâl diliyle Allah'tan istedin ve O da sana ihsan etti.
Rahmanî rahmetiyle ilgili olan yaratılış sisteminin dikkat çekici bazı zarif yönlerini arz etmek istiyorum. İnsan ve hayvan için nefes almak, altı zarurî şeyden biridir. Eğer birisi nefes almazsa ölür. Nefes borularından akciğerlere hava gitmesi gerekir. Sonra da kanın tasfiye olması ve yeniden dışarı çıkması gerekir.
Bunun insan için zarurî bir şey olduğu malumdur. Öte yandan insan yemek yemeden de edemez. Yemek de çiğnemeyi gerektirir. Bu yüzden, yiyeceğin bir müddet ağızda kalması gerekir. Ağzıyla hem nefes almak, hem de yiyeceği çiğnemek zorundadır. Bu şartlarda eğer nefes almak sadece ağza münhasır olsaydı, insanın az bir arayla yiyeceği ağzından çıkarıp nefes alması ve yeniden lokmayı ağzına koyması gerekirdi. Ama bu ihtiyacın giderilmesi için insana iki burun deliği ihsan edilmiştir ki, artık lokmayı ağzından çıkarmasına gerek kalmamıştır. Bazen insan soğuk alarak nezle olmakta ve burnu tıkanmaktadır. Bu yüzden iki burun deliği öngörülmüştür ki birisi tıkanınca diğeri açık kalsın ve ihtiyacını gidersin.
Yemekten başka, meselâ yatarken de eğer insanın burun delikleri olmasaydı, oldukça zorluğa duçar olurdu. İnsan boğulmamak için ağzına bir şey koyup ağzını açık tutmak zorunda kalırdı. Zira ancak bu yolla nefes alarak boğulmaktan kurtulabilirdi.
İnsanın ihtiyaçları nasıl da güzel giderilmiştir! Ama bizler çok gafiliz. Hayvanî hayata dalmışız. Yaratılış düzeni üzerinde tefekkür etmeye, Hakk'ın rahmet ve kudretini tanımaya çalışmıyoruz.
Başka bir nükte daha arz edeyim. Yemek yerken bu hakikatleri hatırlayın ve Allah'a hamdedin. Ağzınıza her lokmayı aldığınızda, "bismillah" deyin ve lokmayı yuttuktan sonra da "elhamdülillah". Karın şehveti sizleri şaşırtmasın. Boğazınızda iki boru vardır. Birisi yemek borusudur; diğeri ise nefes borusu... Bu iki boru birbirinin zıddıdır. Yani yemek borusu mideye bağlıdır. Nefes borusu ise akciğerlere... İki muhtelif sistemdir. Allah korusun küçük bir lokma dahi nefes borusuna girecek olursa, insan boğulur. Mide yerine akciğere giden bir küçük lokma insanın ölümüne sebep olur.
İlginç olanı da şudur ki, bu iki yol arasındaki fasıla ipince bir zardan ibarettir. Bu iki boru birbirine yapışık hâldedir. Bu ne kudrettir ve rahmanî rahmet ne kadar da aşikârdır! Akciğer yolunun önünden ve arkasından mideye yol gitmektedir. İnsanın yuttuğu her lokma ilkönce akciğer borusunun üzerinden geçmekte ve oradan da mideye gitmektedir. Allah-u Teâlâ ne de güzel yaratmış! Küçükdil adı verilen küçük bir et parçası da yaratmış ki, insan lokmayı yutarken nefes borusunun ağzını kapatsın ve böylece lokmanın nefes borusuna kaçmasını önlemesin. Bir ömür sonunda da hâlâ tekvin diliyle Allah'tan nasıl ihtiyaçlarımızı istediğimizi ve böylece de Allah'ın bizlere bunları inayet ettiğini anlayabilmiş değiliz.
Yok idik biz, yoktu isteğimiz de
Hakk'ın lütfü, duyardı demediğimizi de...
Akciğer borusunun üzerine gerilen ve yiyeceğin sızmasını önleyen şu zara bakın! İnsan bazen acele ettiğinde yiyecek parçaları akciğere sızmaya çalışmakta, ama öksürükle dışarı atılmaktadır.
Bütün bunlar insanın ibret alması, anlaması, şakir olması/nimet sahibine şükretmesi içindir. Bu kadar da nankör olmamak gerek. Sizlere nankörlük hakkında da ibret verici bir öykü nakledeyim.
İsfahan'ın hayırseverlerinden biri, Allâme Meclisî'ye büyük bir ilgi duyuyordu. Bir gün cemaat namazından sonra Allâme'nin huzuruna vararak ona şöyle dedi: "Büyük bir belaya duçar oldum. Bana bir yol bulun. Sokağımızın kabadayısı bu akşam bazı dostlarıyla bize gelmek istediğini bildirmiş bulunuyor. Geldiklerinde çalgı aletlerini de getirip bizleri rahatsız etmek istiyorlar."
Merhum Meclisî, "Bu akşam ben de şahsen geleceğim." dedi. Meclisî, mescit yolundan ve misafirler gelmeden önce söz konusu eve gitti. Aniden kabadayı ve arkadaşları da eve girdiler. İsfahan Şeyhü'l-İslâm'ı Merhum Meclisî'yi görünce, çalgı aletlerini sakladılar ve edepli bir şekilde Meclisî'nin huzurunda oturdular.
Ama kabadayı olan şahıs, ev sahibinden çok rahatsız oldu. Zira Meclisî onların keyfini kaçırmış, yapacaklarına engel olmuştu. Kabadayı olan şahıs şöyle söze başladı: "Sayın Meclisî, biz külhanbeylerinin birtakım güzel sıfatları da vardır. Bu yüzden ilim ehlinden geri kalır bir yanımız yoktur." Meclisî, "Ben sizin iyilikleriniz hakkında hiçbir şey bilmiyorum." dedi.
Külhanbeyi dedi ki: "Sayın Şeyhü'l-İslâm, bizimle hiç muaşerette bulunmuyorsunuz ki bizim ne gibi iyi sıfatlarımız olduğunu bilesiniz. Meselâ biz çok kadirşinas ve iyilikleri unutmayan kimseleriz. Külhanbeyi, birinin bir lokmasını dahi yiyecek olsa, ömrünün sonuna kadar unutmaz. Kendisine o lokmayı verene asla hıyanet etmez."
Gerçekten de külhanbeylerinin çoğu böyledir. Doğruluk ve yardım ehli kimselerdir.
Allâme Meclisî şöyle buyurdu: "Sizin bu sözünüzü kabul edemem. Kaç yaşındasınız?" "Meselâ kırk yaşındayız." dediklerinde, Meclisî şöyle dedi: "O hâlde neden tam kırk yıldır Allah'ın nimetlerinden yiyor, istifade ediyorsunuz da yine de masiyet ediyor, günah işliyorsunuz! Sizler nankörsünüz..."
Bu sözüyle külhanbeyinin kalbini yaktı ve onu oldukça etkiledi. Ama gerçekten de bu külhanbeylerinin bir yemini şu bencil muhafazakârların yüzlercesine değer. Ona, "Hacı Efendi sen niye böyle yapıyorsun?" diyebilir misin? Gurur ve kibirden Allah'a sığınırım. Ayet-i şerifede şöyle buyruluyor:
“Ona, "Allah'tan kork, sakın." dendi mi suçla, günahla ululanmaya girişir.”[6]
"Sen kimsin ki, bana bu lafları ediyorsun?" der. Böyle kimselerin yeri cehennemdir. Zira mağrurdur. Allah, mağrur kulları istemiyor. Burada tevazu, acziyet ve alçakgönüllülükten başka hiçbir şeyin faydası yoktur. Şeytan küçük bir tekebbür sebebiyle ne hâle geldi? "Ben Âdem'den daha iyiyim.[7] O hâlde niye ona secde edeyim?" der demez başına vurdular, horluk ve zillet içinde onu kovdular.[8]
"Niçin riyakârlık ediyorsun? Niçin su-i zanda bulunuyorsun?" denince bak neler yapıyor! "Ben kırk yıldır şöyleyim böyleyim; şunları biliyorum, bunları yapıyorum..." diyerek ortalığı velveleye verecektir. Ama külhanbeyi böyle değildi. Merhum Meclisî ona, "Sen nankörsün, Allah'a itaat etmiyorsun, günahkârsın." deyince, külhanbeyi hiçbir şey demedi. Öylece susup kaldı. Ne desin ki? Zira Meclisî'nin doğru söylediğini görüyordu. Meclisî de artık hiçbir şey demedi.
Külhanbeyi de derin bir düşünceye dalmıştı. Gerçekten de nankör idi. Ama yanlışlık etmişti, bilmiyordu. Allah'a nankörlük ettiğinin farkında değildi. Zira Allah onu nimetlere boğmuş ve aç, çıplak ve susuz bir hâldeyken tüm ihtiyaçlarını gidermiş, ihsanda bulunmuştu.
Toplantı, sona erdi. Herkes evine gitti. Sabah namazından sonra, Meclisî kapının çalındığını duydu. Kapıyı açınca külhanbeyinin olduğunu gördü. "Hüccetü'l-İslâm Meclisî, ben tövbe edecek olursam, Allah bağışlar mı beni?" diye sordu. Meclisî şöyle buyurdu:
“Allah Kerim ve Gafur'dur. Her ne kadar da günahkâr olsa, kul O'na yönelince onu bağışlar. Zira senin günahın O'nun saltanatına hiçbir zarar vermemektedir. Sen kendini suçlu, nankör ve kötü bil, inatçı kabul et. Kendini baştanbaşa ayıp ve kusurlarla dolu gör. Her ne kadar mütevazı ve alçakgönüllü olursan, o kadar da rahmete yakın olursun. Ne kadar başını önüne eğersen, o kadar aziz olursun. Kendini her ne kadar fakir görürsen, o kadar zengin olursun.”
Allah'ın rahmaniyet rahmeti ilginç bir düzendir. Ey rahmeti geniş Allah'ım, tüm varlıklar senin rahmetine boğulmuş bulunuyor.
Ey varlık âleminin her zerresine "er-Rahman" diye ismi yazılı Allah! Hepsi seni övmekte, seni nitelemektedir. Eğer rahimiyet rahmetinle suçlarımı, nankörlüklerimi, küfran-ı nimetlerimi ve körlüklerimi bağışlarsan ne olur?
Nimetleri görmeyen kimse kördür. Hakk'a şükretmeyen dilsizdir.
Ya Rabbi, bütün kötülüklerime rağmen, senin kapına geldim. Allah'ım, yalnızca sana geldim...
Üçüncü Bölümün Sonu
- - - - - - - - - - - - - - -
[1] Hac/18
[2] Ayın sonunda olan üç gece, ayın sabah akşam görünmemesi. (Mütercim)
[3] Yâsîn/39
[4] Vâkıa/85
[5] Lokman/27
[6] Bakara/206
[7] A'râf/12
[8] A'râf/13





