.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

İlahi Zafer
İlahi Zafer
İçeriği Görüntüle
A. Amuli

Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmenin sıhhat ve derinliği onun maarif ve öğretilerini idrak ve tanıma derecesine bağlıdır. Tanımın dereceleri olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’in tefsirinin de hakikatine yakınlık derecesi ve mertebeleri vardır.

Bazıları Kur’an’ı, onun hakikatiyle kaynaşma ve birleşme sonucunda tanırlar. Resul-i Ekrem (s.a.a) ve O’nun pak Ehl-i Beyti (a.s) bu zümredendir. Allah’ın kelamının hakikati Resulullah’ın ruhuna indikten veya mirac sırasında vahiy hakikatinin mülakatına nail olduktan sonra onun için artık bir ilham ve kapalılığın kalmış olması düşünülmez. Marifetin, bilginin aynısı olan o hakikate teslim olan kimse için hiç kuşkusuz ilahi kelam, bütün boyutlarıyla tanınmış olacaktır. Bazıları Kur’an’ı O’nun cemal ve celalini kendi ruhlarında müşahede sonucu tanırlar. Bu cazibe ve kapasitenin, bu parlak nurdan hissesi ve üflenmiş ruhtan nasibi olmayanlar için açıklanması, onlar tarafından idrak edilmesi mümkün değildir.

Üçüncü bir grup ise Kur’an-ı Kerim’i, onun icazlarını çeşitli boyutlarıyla tetkik ve etüt etme sonucu tanırlar. Allah’ın kitabını tanıyabilme erdemine ulaşanların çoğu bu zümredendir.

Birinci gruptakilerin tanıması, aynen marifetullaha Allah’ın zatından hareketle o’na ulaşabilme derecesini elde eden sıddıkların burhanı gibidir. İkincilerin tanıması, “Kim kendisini tanırsa rabbini tanır” sözü doğrultusunda enfüsi ayetlerin yardımlarıyla rabbini tanıyanların, nefsi tanıma burhanı gibidir. Üçüncü gruptakilerin tanıması ise hudus, hareket veya imkân burhanı, dış belirtiler ve afaki deliller getirmek suretiyle rabbini tanıyanların tanımasına benzetilebilir.

Kur’an-ı Kerim’i en mükemmel tanıma derecesi, birinci gruptakilere özgü derinlemesine tanıma olup bunlar, Kur’an’ın bütün maarif ve öğretileriyle tanışık olmanın yanı sıra akıl aşamasında “Kur’an-ı mütemessil”, tabiat aşamasında “Kur’an-ı natık”tırlar. Çünkü Kur’an ve velayet hakikati mefhum açısından her ne kadar birbirinden ayrı olsalar da misdak, dıştaki fenomenleri ve bu fenomenlerin kavramlara uyumluluğu bakımından birbirinin aynısıdır ve birlik içindedirler. Bu yüce makama ulaşabilmek ancak Kur’an maãrifi ve konularına engin, derin bir aşk ve arzuyla müyesser olur. Ancak aşkla tanınan korunabilir ve kalp sahnesinde kolayca göçüp gitmez. Allah’ın kitabını başka yazı ve sözlerle mukayese etmek yanlıştır. Çünkü konuşmacı sözlerinden ayrı, yazar yazıları dışındadır. Sözlerin perdesi kalktı mı konuşmacı görünür. Yazı örtüsünden çıkarıldı mı yazarın kendisi ortaya çıkar. Konuşmacı ve yazarın varlıkları aynı zamanda söz ve yazılarının dışındadır. Öyle ise konuşmacı ve yazara ulaşmanın yolu, söz ve yazı perdelerinden geçmekte yatar. Kaldı ki konuşmacı ve yazarların eserleri kisvesine bürünmemiş, kendi mahiyetini açıkça ortaya koymamış olmaları da mümkündür.

Ancak her nurdan daha aydın olan Allah hiçbir perde arkasında gizli, hiçbir varlığın dışında kalmış değildir. Allah’ın (c.c) kelam ve kitabı hakkında söylenilebilecek en ince ifade her türlü muhtemel bahaneyi giderecek ve her türlü derin marifeti tanımaya zemin hazırlayacak tecelli kavramıdır. Emiru’l Müminin’in sözlerinde ifadesini bulduğu üzere gerçek muvahhit can gözüyle ve iman hakikatiyle Rabbini görmedikçe ona ibadet etmez. O önce konuşanı görür, sonra sözünü dinler. Nitekim Resulullah (s.a.a) miraçlarında hakikati önce kalbiyle bulmuş, sonra gözle görmüştür. Evliyaullahın dualarıyla hissettikleri, akıllarıyla idrak ettiklerinden sonra gelir. Onlar için önce makul olan bir hakikat, sonra mahsus olur (hissedilir. ) . Hâlbuki normal insanlar önce hisseder, sonra akılla idrak ederler. Bir olgu ancak duyular aracılığıyla akıllara yol bulur. Böyle olunca “histen yoksun olan ilimden yoksuldur.”mantığı uyarınca duyularla hissedilmedikçe bir objenin algılanması mümkün değildir. Evliyaullah ise “Ona temiz olanlardan başkaları dokunamaz” ayeti uyarınca, batıni berraklık, ermişlik ve kalbi taharet kazanılmadıkça maarif ve gerçek erdemin elde edilemeyeceğine inanır, nefis tezkiye ve tehzibini vurgularlar. . .

“Ancak ve ancak Allah, Ey Ehl-i Beyt sizden her çeşit pisliği gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz hale getirmek diler.”

Kur’an-ı Kerim’in temel özelliği, eşsiz ve benzersiz Allah’ın tecellisi olması itibariyle benzerinin bulunmaması, dolayısıyla da tanınması ve algılanmasının da başka kitaplara benzememesidir. Bu seçkin zümrenin Kur’an-ı Kerim’i tanıma ve algılama derecesi Hz. Resulullah’ın (s.a.a) şu hadisinde açıkça anlaşılır: “Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’im. Onlar havuzun kenarında tekrar bana gelinceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar” Çünkü Arif ve ma’ruf, her ikisi de mutlak hakla bağlantılı olan tek bir hakikatle ilişki içerisindedirler.

Bunun gibi hitab ve muhatabın her ikisi de bir tek konuşmacıya bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’de insan için zikredilmiş en seçkin makam bu birinci gruptakilere aittir: “Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır.”

İkinci gruptakiler, Kur’an’ın enfüsi ayetlerini müşahade ile bu yüce hedefe doğru cezp edilmiş, Kur’an-ı Kerim’in cazibesiyle engin ummana dalmışlardır. Bunlar kendi gayretiyle değil de dalgaların kucağında, dalgalarla birlikte denize az miktarda sürüklenen yüzücüye benzerler. Okyanus ise yüzücünün yüzücülüğüne değer vermez, denizcilik yetenek ve güçlerini etkisiz hale getirir. Sadece kendi kuru yeteneğine güvenenler ve denizin cazibesine kapılmayanlar onun gizli cevherinden gerektiği gibi yararlanacaktır. Ummanın derinliklerine dalmak isteyen kendi yüzücülük gücünü bir yana bırakıp onunla tanışmaya bakmalı, dalga cazibelerini beklemeli, kendini bu cazibeye kaptırıvermelidir. Gönlünü Allah’ın kelamına kaptıran artık vahiy meleğiyle oturup kalkar, Kur’an elçisiyle derin sohbetlere dalar. Kur’an’ı öyle bir imanla okur ki sanki Kur’an onun etiyle, kanıyla, bütün bir varlığıyla kaynaşmış, birleşmiştir artık. Bu gruptakiler enbiyaullah ve mürsellerden sonra âdemoğullarının en seçkin simalarını oluştururlar.

Üçüncü gruptakiler, Kur’an-ı Kerim’in icazını, mucizevi boyutlarını tetkik ederek tanımaya çalışırlar. Bunlar Kur’an-ı Kerim’i, dış penceresinden seyrettikleri ilahi kelamı, sözlük ve mana perdeleri arkasında görmeye gayret sarf ettikleri için ister istemez “terimler ve kavramlar örtülerini aradan kaldırıp Kur’an’la doğrudan temasa geçemezler. Ancak bu gruptakilerin hepsi aynı seviyede olmayıp bazıları sadece akli kavramlar kanalıyla Kur’an’a yaklaşırken, bazıları nakli manalarla ona yol bulurlar. Nitekim İkinci grup arasında da seviye farkı vardır. Bazıları kendilerini tamamen güçlü dalgalar cazibesine kaptırarak Kur’an okyanusuna ulaşabilirken, bazıları zayıf dalgaların cazibesine kapılır. Her iki durumda da Kur’an hakikatiyle menus ve ona alışık oldukları için ondan hiçbir zaman ayrılmak istemezler. Hâlbuki üçüncü gruptakiler tanıma derecesi bakımından farklı seviyelerde olmanın yanı sıra Kur’an’ın hakikatine dokunamadıkları için hastalıklarının bir bölümü henüz giderilmemiştir. Dolayısıyla bu tedavi edilmemiş hastalıkların yüzünden bazen inhiraf ve dalalete sürüklenirler.

Çünkü Kur’an-ı Kerim sadece akıl ve ilimle ilgili bir kitap değildir ki mutlak bilimsel kanıtlarla anlaşılsın, amel edilmeksizin öğretileri kavranabilsin. Kur’an hidayet nurudur. Akli ve bilimsel öğretilerin, pratik olarak uygulanacak kılavuzluk, vaaz ve öğütlerle birlikte faydalı olacağına inanır, insanları bunlar hakkında derinlemesine düşünmeye çağırır ve kalbin mühürlenip kilitlenmesine yol açan günahı, düşünme karşısında bir engel olarak görür.

Tahsille kazanılan ilim ve temel kavramlar eğer Kur’an’la irtibata geçmenin tek yolu olsaydı, ilahi kelamın kalbe yerleşmesi yolu kapanır, karşılaşılacak bazı arzuların etkisiyle büsbütün Kur’an’dan uzaklaşmakla sonuçlanırdı. Yukarıda işaret edildiği üzere Kur’an-ı Kerim’in tefsir ve tebyini, müfessirlerinin marifet, tanıma derecelerine bağlıdır.

Marifet dereceleri her açıdan farklı olduğuna göre yapılacak tefsirlerin seviyesi, hakikate yakınlık derecesi de farklı olacaktır. Kuşkusuz birinci gruptakilerin Kur’an’a yaklaşımı en mükemmel tefsiri oluşturur.

Bu mümtaz sınıf temsilcilerinden Emire’l Mü’minin Ali şöyle buyuruyor:

“Sorun! Kur’an’dan soracaklarınızı da haber vereyim size; ayetlerinin kimin hakkında ve nerede indiğini.”

Gazali[1], Emir’ul Mü’minin’den şöyle nakleder: “Eğer Allah ve Resul-i Ekrem izin buyururlarsa fatiha süresinin “elif” harfini, kırk devenin taşıyabileceği yük ölçüsünde şerh ederim”

Kur’an-ı Kerim bu seçkin insanların tefsir ve tebyinine başvurulmaksızın anlaşılamaz. Çünkü bunların birbiriden ayrılmayacağını Bizzat Resul-i Emin haber vermiştir. Öyleyse bir yerde Kur’an zahiri olarak hazır olur da Resulullah’ın pak Ehl-i Beyt kayıpsa veya bunlar zahiren hazır, Kur’an-ı Kerim kayıpsa, o emin habercinin hadisi şerif’i uyarınca her ikisi de kayıptır demektir.

Çünkü temel birliktelik ve ayrılmazlık ilkesi Kur’an ve pak itretinin varlık hikmetleri gereğidir. İkinci gruptakiler bu seçkin taifenin öğrencileri sayılırlar. Marifeti birinci gruptakilerden sonra geldiği için tefsirleri de seçkin tefsirlerden sonra gelir. Eskilerden ve son devir müfessirlerinden bazıları bu yolu kendi marifleri oranında kat edebilmişse de aralarında çok azı sonuna varabilmiştir.

- - - - - - - - - - - - - -


[1] Ebu Hamid, Muhammed b. Muhammed b. Ahmed, Hüccet’ül-İslam lakabına sahip olup Gazali diye meşhurdur. Büyük Şafii fakihlerinden biri olup, H. K. 450 yılında Tus şehrine bazlı Gezale’de dünyaya gelmiş ve o orada H. K. 505 veya 507 yılında vefat etmiştir. H. K. 484 yılında Nizamiye medresesi müderrisliğine tayin edilmiştir. Gazali’nin kendi dalında bir ilk olan birçok kitapları vardır. Bunlardan en meşhuru ise ahlak ilminde yazmış olduğu İhya’ul-Ulum ve de Şafii fıkhında yazmış olduğu el-Veciz kitabıdır. (Reyhanet’ul-Edeb, c. 4, s. 237) İhya-i Ulum’id-Din kitabı ise Şeyh Ebu Hamid Muhammed Gazali’nin, (H. 450 yılında doğmuş ve H. 505 veya 507 yılında vefat etmiştir) yazmış olduğu İslami ah-laki kitabıdır. Bu kitap, ahlak ilminde yazılmış olan en geniş eserlerden biridir. Ga-zali’den sonra yazılmış olan ahlak kitapları, bu kitaptan, büyük ölçüde etkilenmiştir ve İhya-i Ulum kitabı, defalarca basılmıştır. (Reyhanet’ul-Edeb, Muhammed Al-i Hıyabani, c. 4, s. 238)