.
.

Bismillahirrahmanirrahim

“O’na hamd olsun ki bu hamd, O’nun itaatine ve affına vesile, rızasına ulaşmaya sebep olur.”

Yüce Allah, mânevî ve ruhânî hayatta karşılaşılan sıkıntı ve meşakkatlerin giderilmesi için sabır ve namazla yardım istemeyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Sabır ve namazla yardım isteyin; şüphesiz bu, huşû sahiplerinden başkasına ağır gelir.”

(Bakara / 45)

İlâhî nusretin inceliklerinden biri şudur ki hem yardımın verilmesi hem de yardımın hazinesi O’nun katındadır. Dolayısıyla hakikatte yardın/ zafer ancak Allah katından gelir ve O’nun dilemesi olmadan nusret hazinesinin kapısı açılmaz:


“Zafer (nusret) ancak Allah katındandır.”

Bu açılışın anahtarını ise O’nun emrine itaat olarak belirlemiş ve şöyle buyurmuştur:


“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder.”


Buna göre Allah’a kulluk etmek ve O’ndan yardım istemek, nusret hazinesinin açılmasının ve ilâhî yardımın inişinin anahtarıdır; sabır ve namaz ise bu anahtarların en güzellerindendir.

Sabır kavramının en belirgin tezahürlerinden biri oruçtur. Nitekim İmam Cafer Sâdık (s.a), “Sabırla yardım isteyin” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur:
“Sabır, oruçtur.”
Bu sebeple rivayetlerde yer aldığına göre, Resûlullah (s.a.a) çok zor zamanlar ve sıkıntılı meselelerle karşılaştıklarında namaz kılarak ve oruç tutarak Allahtan yardım alırdı.


Bu bakımdan oruç, şeytanın giriş kapılarını kapattığı gibi İlâhî nusret hazinesinin kapılarını da açar.

Ayetin bir başka inceliği de şudur:


“Şüphesiz o (namaz) büyüktür/ağırdır; ancak huşû sahipleri için değil.”


Birincisi, namaz büyük ve ağır bir hakikattir; bu yüzden onunla yardım istenmesi emredilmiştir.
İkincisi, ağır oluşu sebebiyle bu yükü taşıyabilenler huşû sahipleridir. Yani mesele, namazın huşû ehline ağır gelmemesi değil; bilakis bu ağır yükü ancak huşû ehlinin taşıyabilmesidir.

Ayetin diğer bir inceliği de şudur ki, bu ayette sabır ve namaz birlikte zikredilmekte; fakat kazanılan sonucu namaza nispet etmektedir: “Şüphesiz o (namaz) ağırdır…”
Ancak Bakara Suresi 153. ayette, konu cihad ve mücadele olduğunda netice sabra bağlanmıştır:

“Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin; şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”

Zira savaşın ve mücadelenin zorluklarına tahammül etmek derin bir sabır gerektirir ve cihad meydanında sabırla zafer hazinesinin kapısı açılır. Bu yüzden buyurulmuştur ki sabır ve namazla yardım isteyin; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

Ayetin bir başka derin inceliği de şudur ki, namaz insanın tabiatından kaynaklanan ve insanın yükselişine engel olan manevi hastalıkların ve olumsuz ruh hâllerinin ilacıdır. Nitekim Kur’ân şöyle buyurur:

“Gerçekten insan hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Kendisine bir kötülük dokunduğunda feryat eder, kendisine bir hayır dokunduğunda ise cimrilik eder.”

(Meâric, 19–21)

Yüce Allah, bu “hırslı (helû‘)”, “sabırsız (cezû‘)” ve “men edici/cimri (menû‘)” tabiatın tedavisini sabır ve namaz olarak belirlemiştir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur:


“Ailene namazı emret ve sen de ona sabırla devam et.”

(Tâhâ / 132)

Bir diğer ince nokta da şudur ki; sabır (veya oruç) ve namaza sarılarak nusret talep etmek, daha çok yolun başlangıcındaki kimseler içindir. Çünkü nusret, yürüdüğü yolda zayıf kalan ve bir yardımcıya ihtiyaç duyan kimseye verilir. Bu yüzden şöyle denir: “Ey yardımcısı olmayanın yardımcısı!”

Fakat insan yol aldıkça mesele nusretten velâyete doğru yükselir.
Nusret, kulun bir işi yaparken kendini zayıf görüp yardımcıya ihtiyaç duymasıdır. Velâyet ise, kulun artık kendinde bir güç görmemesi, bütün fiillerini ilâhî velâyetin tasarrufu altında bilmesidir. Bu mertebede namaz, ibadet ve sabır, kemal yolunun ayrılmaz gerekleri hâline gelir.

Bu yüzden Kur’ân bazı yerlerde nusretten, bazı yerlerde ise velâyetten söz etmiştir. Marifet derinleşip idrak genişledikçe artık sadece nusret değil, velâyet hakikati gündeme gelir. Yani bütün işlerin O’nun kudret ve iradesiyle gerçekleştiği bilinci hâkim olur. Bu ise daha yüce bir mertebedir.

Çünkü O’nun ulûhiyeti bütün âlemde câridir:


“O, gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır; O, hikmet sahibi ve her şeyi bilendir.”

(Zuhruf / 84)

Velâyet de bu ulûhiyeti kabul etmek, kendini O’na teslim etmektir ve huşû derecesine göre de insandan insana farklı tecelli eder. İnsan, (bencil) benliğinden uzaklaştıkça, ben’lik iddiasını terk edip O’nun irade ve velâyetine teslim olur ve rıza makamına doğru ilerledikçe, O’nun velâyeti altında bulunmaktan dolayı sevinç duyar mutlu olur.

Bu makama ulaşmanın gereği, salih amel ve ihlâstır:


“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.”

Lika ve rıdvan makamına ulaşmanın yolu, salih amel ve ihlâstır; öyle bir ihlâs ki, kul kendini görmez, bütün güç ve kabiliyetini ilâhî velâyet altında bilir. Böyle olduğunda bizzat Allah, kulun mükâfatı olur. Nitekim buyurulmuştur:

“Oruç Benim içindir ve onun mükâfatını Ben veririm.”

Allah oruç, namaz ve tüm ibadetlerimizi en güzel şekilde kabul buyursun.

Ramazan / 2026