.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

2. Ders

Bismillahirrahmanirrahim

"Ramazan ayı bir aydır ki, insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan ve hakla batılı ayırt eden Kur'ân bu ayda indirildi."

İlmî Müzakere ve Marifet Tahsilinin Önemi Büyük ibadetlerden biri de, ilmî müzakerelerde bulunmaktır. Allah nasip etsin de, ömrümüzün bir bölümü ilim müzakerelerinde tükensin. Bir saatlik ilim müzakeresi, bin defa Kur'ân'ı hatmetmekten daha iyidir. İlmî müzakere, birkaç kişinin bir ayetin manası hakkında görüş alışverişinde bulunması, konuyu tartışması ve böylece ilimlerinin artmasıdır. Kur'ân'ın anlaşılmasına yardımcı olan, ilmî bir müzakere eden herkes tevhit mertebelerinin aydınlığına ulaşır ve marifet makamları artar. Bu vesileyle de ilahî hükümlerden birine aşina olur. Bizim bu meclisimizin de, bir ilmî müzakere meclisi olmasını ümit ediyorum. Bütün bu eser ve bereketlerin hepsi böyle bir meclis içindir. Melekler, ilim talipleri için kanatlarını yere sermekte ve onlar karşısında tevazu izharında bulunmaktadırlar. Elbette ki, ilmî müzakere meclisleri için bütün varlıklar istiğfarda bulunur.

Bahsimiz, Fâtihatü'l-Kitap olan Hamd Suresi'dir. Bu surede, Kur'ân'da bulunan açık hakikatlerin icmalî olarak yer aldığını söylemiştik. "Sab'ü'l-Mesani"dir. Zira her namazda iki defa okunmaktadır. Sure yedi ayettir. Surenin ilk ayeti, "Bismillahirrahmanirrahim"dir. Surenin, "Bismillah"tan başlayıp "Maliki yevmiddin"e kadar olan bölümü Allah ile ilgilidir. "İyyake na'budu" ayetinden, surenin sonuna kadar olan bölümü de kul ile ilgilidir ki, inşallah her iki bölümden de tafsilatlı bir şekilde bahsedeceğiz. Kur'ân'ın en büyük ayeti "Bismillah"tır. 6666 ayetin içinde, en büyüğü ve İsm-i A'zam'a en yakın olanı bu ayettir.[1]

Bir rivayette yer aldığına göre: Bütün ilimler Hamd Suresi'ndedir. Hamd Suresi'ndeki bütün ilimler de, Bismillahirrahmanirrahim ayetindedir. Bu ayetteki tüm ilimler de, ayetin başındaki "ba" harfinde toplanmıştır. Bu mevzuu daha sonra tafsilatlı bir şekilde ele alacağız. Şimdi bu ayetten istifade edebilmek için bazı meselelerin belirtilmesi gerekiyor. Gerçekten de Allah Teâlâ bu ayeti Habibi Muhammed Mustafa'nın (saa) kalbine nazil etmek ve her namazda mükerrer bir şekilde okumasını emretmekle kullarına ihsan ve lütufta bulunmuştur.

Hz. Ali (a.s) de Müslümanlara bu ayeti tavsiye ederken şöyle buyurmuştur:

“Özellikle Bismillah'tan istifade ediniz ve bu ayete çok önem veriniz. Bu ayet sizinle düşmanlarınız arasında bir hicap ve örtüdür, insanlar ve cinlerden olan, zahirî ve batinî düşmanlarından korkacak olursan, Bismillah de! Bu onlar karşısında senin için bir silahtır. Cehennem ateşinden de korkuyorsan, "Bismillah" de.”

Öğle ve ikindi namazlarında bile Hamd ve ondan sonra okunan sureyi sessiz okumak gerekirken, "Besmele"nin yüksek sesle okunması müstehaptır.

Besmele'nin manası malum olunca hadislerde her işten önce "Bismillahirrahmanirrahim" demenin tavsiye edilmesinin felsefesi de anlaşılacaktır.

Bismillah demeyi meleke hâline getiren kimse için, bunun ahirette de faydası vardır. Ali (a.s) da, "Hatta bir satır şiir bile yazmak istersen, önce Bismillah yaz." buyuruyor.

Her ne yazmak istersen, ilkönce Allah'ın adıyla başla. Allah adıyla başlanmayan bütün işler eksiktir.

Elbette ki, Allah'ın adına ihtiram göstermek herkesin vazifesidir. Dikkat edin ki, Allah adı bulunan şeyler ayakaltına ve çöplere düşmesin. Rivayetlerde yer aldığına göre:

“Allah'ın ismine ihtiram göstererek, üzerine Allah ismi yazılan bir şeyi yerden kaldıran kimseye Allah Teâlâ öyle bir rahmet inayet eder ki, bundan anne ve babası da faydalanır.”

Her neyi okumak isterseniz, ilkönce Bismillah deyiniz. Eğer Bismillah demeyi âdet edinirseniz, kıyamette faydasını görürsünüz. Hadiste yer aldığına göre kıyamet gününde, müminin amel defteri kendisine verilerek okuması istenecek. (Zira herkes kendi günahlarını okuyacaktır.) Eğer dünyadayken bir işe başlarken Bismillah demeyi kendisine âdet edinmişse, amel defteri eline verilip de oku dendiği zaman, hemen Bismillahirrahmanirrahim diyerek okumaya başlayacaktır.

Sırası gelmişken, şunu da söyleyeyim ki, yaşayışında bir şeyi âdet edinen kimse, ölüm anında da bu âdeti üzere kalacaktır. Meselâ sövmeyi âdet edinen kimse, ölüm anında Azrail'e sövecektir. Kabirde de sövmeye devam edecektir. Cehennem'e girdiğinde de sövecektir. Kısaca, bu âdeti asla yok olmayacaktır.

Hakeza hayırlı bir âdet de öylece devam edecektir. Eğer Bismillah demeyi bu dünyada âdet edinirse, yarın kıyamette de amel defterini okumaya Bismillah diyerek başlar. İşte o zaman günahlarının silindiğini görür ve "Ya Rabbi, benim günahlarım burada yok." der. Bunun üzerine şöyle denilecektir: Sen Allah'ı Rahman ve Rahim sıfatlarıyla çağırdığın için, Allah senin günahlarını silmiştir. Her işimize Allah adıyla başlayalım. Camiye girerken, eve giderken, hatta helâya giderken bile. En güzel ve en pis mekânlarda silahlı olasın ki, Şeytan senden uzak dursun. Bismillah senin silahın ve saadet vesilendir. Bizlerde, bu ahlâkın sabit kalmasını ümit ederim. Şu rivayet İmam Hasan Askeri'nin (a.s) tefsirinde yer almıştır:

Eşraftan ve İmam Ali (a.s) taraftarlarından biri olan Abdullah b. Yahya'nın şöyle dediği nakledilir: Emirü'lMüminin'in (a.s) huzuruna vardım ve oradaki kürsüye oturdum; fakat kürsünün ayağı kırıldı ve yere düştüm; başım yarıldı. Bunun üzerine İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Bizim Şiîlerimizin günahlarının kefaretini bu dünyada verdiren ve onları bu dünyada temizleyen Allah'a hamdolsun!" Abdullah diyor ki: İmama Ali'ye, "Ne günah işledim ki, başımın yarılması o günahın kefareti oldu?" diye sordum; şöyle buyurdu: "Oturduğun zaman Bismillah demedin."

Sünnî müfessirlerden olan Fahri Razî şöyle diyor:

İnsafla bakılırsa, Muaviye'ye değil de, Ali'ye tâbi olmak daha uygundur. Zira Peygamber (s.a.v) şöyle buyuruyor:

"Hak Ali ile ve Ali de hak iledir. Allah'ım, Ali her nerede olursa, hakkı da onunla beraber et." Ey Müslümanlar! Ali namazda Bismillah'ı yüksek sesle okuyordu ve bunu hiç terk etmiyordu. Ali (a.s) namazda yüksek sesle Bismillah demeye özellikle önem verdiği için Muaviye bunun aksini yapıyordu.”

Bu hususa işaretle Fahr-i Râzî şöyle diyor:

Muaviye böyle yapınca, Müslümanlar ona itirazda bulunarak, "Niçin Kur'ân'dan besmeleyi attın?" diye karşı çıktılar. Bazıları da, Müslümanların onu, namazını yeniden kılmaya zorladığını yazmışlardır. Para ve kudret onun elindeydi. Zamanındaki bazı âlimleri de kendisine tâbi ederek, namazdaki Bismillah'ı terk ettiler.[2]

Bütün nasipler, kulluk makamlarını kat etmek ve marifet bereketiyle olur. Ramazan ayı da bu iki ciheti tamamlama zamanıdır. Mümkün olduğu kadar Kur'ân'ın, bu sahadaki bereketlerinden istifade ediniz. Bu ayda feyiz çoktur, eli boş çıkmayınız.

Nitekim "Bu ayda Allah'ın, rahmet ve bağışlamasından nasiplenmeyen, bedhahtır." Diye buyrulmuştur.

Ey büyük Allah! Varlık âlemi, senin keramet deryandan sadece bir katredir. Senin zevali olmayan zatını kim idrak edebilir? Ey bağışlayıcı Allah! Eğer bütün kullarını dahi bağışlasan, senin rahmet ve bağışından hiçbir şey eksilmez.

Ey semi'/işiten ve basir/gören Allah! Gönüllerin ahını duyan ve kalplerin vesveselerinden haberdar olansın... Derdimi sen daha iyi biliyorsun. Ey gören, bilen, duyan ve haberdar olan Allah, sen herkesin derdini biliyorsun.

Ya Rabbi, Ramazan ayındayız. Nice dostlarımız bu yıl aramızda değiller. Kim bilir, belki günahkâr olan ben de, yarına çıkamayacağım. Ey Allah! Ramazan ayını sen yücelttin. Bu ay, senin yücelttiğin ve kerametli kıldığın bir aydır. Bu ayda vaki olan her türlü iyi ameli de sen yüceltiyorsun. Bu ay, diğer aylara üstün ve şerefli kıldığın bir aydır.

Ey Allah! Bu ayda, kullarına icabet etmeyi vaat ettin. Oruçluların duasına icabet ediyorsun. Ey Allah! Bizden fazl ve keremini esirgeme. Bu aydaki kulluğumuzu, suçlarımıza telafi vesilesi et. En iyi vakit, Peygamber'in (s.a.a) de buyurduğu üzere, namaz vakitleridir. Ey Allah'ım! Bize, dua etmemizi emrediyorsun ve sana dua edenlere icabet edeceğini vaat ediyorsun. Sana yönelir ve senden yardım dileriz.

* * *

Bismillah'ın "Ba"sındaki Kulluk Hakikati Bahsimiz "Bismillah"ın "ba" harfindeydi. Bismillah'ın "ba" harfinin manası şudur: Muvahhit mümin daima bir kul gibi davranmalıdır. Köle gibi bir başkasına ait olduğunun bilincinde olmalıdır. Zira o, Allah'ındır. Sen Allah'a aitsin. O'nun yaratığısın. Kendiliğinden hiçbir bağımsızlığın yoktur. O'nun mahkûmu ve mağlubusun; yani, O'nun iradesi altındasın. O neyi irade ederse, o olur. Sen meselâ yaşlanmamayı, zayıf ve hasta olmamayı istiyorsun, ölmemek, bekaya kavuşmak arzusundasın. Ama O'nun esirisin. O'nun kahredici gücü ve iradesi altındasın. Kendiliğinden hiçbir bağımsızlığın yoktur.

Eğer kendinde bir bağımsızlık görür de "ben böyle yaparım, şöyle yaparım" dersen, iman ve kulluktan ayrılmışsın demektir. Kendin için bir mevki ve makama kail olursan, asıl makamından düşmüş olursun. "Benim malım" ve "benim mevkiim" demeyi bir kenara bırak. Birdenbire zengin olan bazı şahıslar kendilerini kaybederek bağımsızlık iddiasında bulunuyorlar ve "ben uyanık biriyim, bu yüzden bu kadar mala sahip oldum" diyorlar. İşte bu "ben, ben" demeler, insanı ilâhî kahır ve gazaba uğratmakta ve onu zelil kılmaktadır. Dolayısıyla da ettiğimiz birçok iddialar sebebiyle tövbe etmeliyiz.

Aklıma seyyar satıcılık yapan bir şahsın hikâyesi geldi. Bu şahıs geçimini seyyar satıcılıkla sağlıyordu. Azerbaycan'ın (İran'ın Azerbaycan eyaleti) Şahseven bölgesi ahalisindendi. Mezkûr şahıs seyyar satıcılığı esnasında kör olan bir kabile reisine rastlıyor. Bu kabile reisinin birçok sürüsü varmış; ama hepsini de kaybetmiş. Bir hayli de çocukları varmış. Kabile reisinin çocukları seyyar satıcıya, "Babamızla otur ve sohbet et de biraz gönlü açılsın ve gönlündeki dertleri silinsin" derler...

Seyyar satıcı kabile reisinin hâlini sorar. Kabile reisi ağlayarak şöyle der:

Ne diyeceğimi bilemiyorum! Bir ara o kadar sürüm vardı ki, şu sahralar koyun, deve veya diğer büyük baş hayvanlarımla doluydu. Uzak dağların üzerinde bile sürülerim vardı. Birkaç fersah ötesine kadar da akrabalarım ve yakınlarımın çadırları vardı. Bir gün oğullarımdan daha çok sevdiğim bir torunumu yanıma alarak ata binip seyahate çıktım. Nereye gittiysek, hep sürülerimi görüyordum. Torunuma dedim ki: "Büyük babanın bunca malı var. Eğer Allah büyük babanı fakirleştirmek istese bile, bu, uzun yıllar sürer." Velhasıl, dağın eteklerine varınca, kıble tarafından siyah bulutların geldiğini gördüm. Bölgeyi baştanbaşa kaplamıştı.

Aniden doluyla karışık yağmur yağmaya başladı. Dolular ceviz büyüklüğünde ve çok şiddetli bir şekilde yağıyordu. Duracak yerin olmadığını görünce, bir mağara bulduk ve torunumla oraya sığındık... Bir saat sonra ne olduğunu görmek için başımı mağaradan dışarı çıkardım. Onca mal ve onca sürüden hiçbir şey kalmamıştı. Tüm varlığım yok olup gitmişti. Hiçbir şeyim kalmamıştı. Bir saat içinde fakirleşivermiştim... Ağladım ve "Hiç olmazsa atımı bulup da bir şeyimin kalıp kalmadığına bakayım." dedim.

Torunumu bir taşın yanına oturttum ve atımı aramaya çıktım. Aniden bir ses işittim. Arkama dönünce bir kurdun torunumu yemek istediğini gördüm. Tüfeğimle nişan alarak onu öldürmek istedim. Ama yanlışlıkla çok sevdiğim torunumu vurdum, anında can verdi. Üzüntüden silahımla başıma vurdum ve gözlerim kör oldu. Bir saat içinde zillet ve mezellete düştüm.

İşte bağımsızlık iddiasında bulunan bu milyoner şahıs kendisinin ve her şeyin Allah'tan olduğunu unutmuştur.

"Bismillah" yani her işimi kendi kudretim ve idrakimle değil, Allah'ın yardımıyla yapıyorum. Doktor bey de reçete yazarken "Bismillah" demelidir. Yani fikrim ve ilmimle değil, Allah'ın yardımıyla...

Şoför bey, sen de direksiyonun başına geçince bağımsız değilsin. Kudret ve kuvvet sadece büyük ve yüce olan Allah iledir. Kudret ve güç sadece Allah'tandır.

Şunu da arz edeyim: Bir müddettir batıl bir söz ağızlarda dolaşıyor ki, mutlaka bertaraf edilmesi gerekir. Diyorlar ki: "Her işte ilerlemenin sebebi kendine güvendir. İnsan kendine güvenirse ilerler. Yani istediğin her şeyi yap ve kendine güven. Hangi işin peşinden koşarsan mutlaka o olur."

Bu söz küfür ve cehalettir. Kendine güven nedir? Kendin nesin ve sen kimsin ki, kudretine dayanıyor ve "dileyince her şey vücuda gelir" diyorsun?

Binlerce defa karar aldın, işin için koşup koşuşturdun... yine de olmadı. Acaba elinden hiçbir şeyin gelmediğini kendin de görmüyor musun? Tüm varlık âlemini kudretiyle yaratan Allah, her neyi dilerse o olur. O, neyi irade eder ve neyi maslahat görürse o olur. Sen bir avuç topraktan başka bir şey değilsin.

Meselâ şu anda şu hayatın kendine mi aittir? Kendin mi kendini koruyorsun? Hakikat böyle değildir. "Sadece kendine güven" diyen insan gerçeği anlamamıştır. Kendinde bir şey olduğunu hayal etmektedir. Her türlü müşkülü halletmek, insan nefsinin işi değildir. Nefis bundan acizdir. Eğer doğru diyorsan yatma! Bazen insan işi olunca her ne kadar yatmamaya çalışsa da yapamıyor, bir türlü bunu beceremiyor. Eğer kendine güvenin bir faydası varsa yaşlanmanı, saçlarına ak düşmesini, zayıf ve hasta olmanı önle...

Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 1
Ayetullah Destgayb ile Ramazan Ayı Dersleri 1
İçeriği Görüntüle

Ama sen gitmesen de seni götürürler. Gitmemek senin elinde midir?

Bu küfür ve yanlış söz, terk edilmelidir. "Kendine güven" de ne demek? "Allah'a güvenmekten söz et... Halik ve rezzak olan Allah'a güvenmek gerekir. Benim canım da O'nun elindedir. O'nun kudretinin nihayeti yoktur. Her türlü müşkülü halletmek O'nun kudretine nazaran kolaydır. Niçin O'na itimat etmiyor, O'na güvenmiyorsun?

Kendi kendine bir fayda vermek de senin elinde değildir. Hakeza kendinden herhangi bir zararı da uzaklaştıramazsın. İnsanın daima muhtaç olduğu faydalardan biri de, yemek ve sarf ettiği enerjiyi yeniden kazanmaktır.

İnsan daima enerji kaybetmekte ve kudreti azalmaktadır. Dolayısıyla da daima yemesi ve yeniden enerji kazanması gerekir. Aksi takdirde birkaç gün sonra erir ve yok olur. Beslenme ve tükettiği enerjiyi yeniden kazanma, beşer için zarurî bir şeydir. Hangi beşer yiyeceklere olan ihtiyacını giderebilir veya kaybettiği enerjiyi kendisi bizzat kazanabilir? Acaba hiçbirimizin bedenimizin dâhilî beslenme sisteminden haberi var mı? Hâlbuki daima da ona teveccüh etmekteyiz.

Biz aslında bu beden binasında nelerin olduğundan habersiziz. Bedenin iç sistemi daima düzenli bir şekilde çalışmaktadır. Oysa insanın bunda bir rolü ve bir katkısı yoktur... Sahip olduğu tek beceri, lokmayı ağzına koyması ve yutmasıdır. Ama lokma aşağı gidince artık hiçbir şey onun ihtiyarında değildir. Bedenin dâhilî işlerini kendi ihtiyarında bulunduran nefis hangisidir? Ey insan! Bu kadar "ben, ben" deyip durma!... Salt, "kendine güven" olgusu küfürdür. Allah'a güvenmeye bak. Allah istemedikten sonra, hangi işin peşinden koşturursan koştur, o iş olmaz. "el-Kelâmu Yecurru'l-Kelâm" kitabında Merhum Zencanî şöyle yazmıştır:

Milyoner bir şahıs Amerika'da bir arsa alarak bilmem kaç katlı bir bina yaptırdı. İşin yarısında parası tükendi. Mecburen binayı bankalara ipotek ettirerek borç aldı. Öbür taraftan alacaklılar da ona baskı yapıyorlardı. Bunca borçlar ve borçların üstüne gelen faizlerin iflastan başka bir hâsılı olmadığını görüyordu. O binayı da kimse almıyordu. Zaten alsa da borçların üzerine gelen faizleri dahi karşılamazdı. Dolayısıyla çareyi intiharda buldu. Oturup nasıl intihar edeceğini düşündü. Sonunda, "Eğer zehir içecek olursam, akrabalarım yetişip beni kurtarabilir. O hâlde ihtiyatlı olmalıyım. Hem zehir içmeli, hem de kendimi yüksek bir yerden aşağı atmalıyım" dedi. Zehir içti ve kendisini binanın üzerinden aşağı attı. Kendine güvenerek, bir şeyler yaptığını ve mutlaka öleceğini zannetti. Ama binanın alt kattaki bir çıkıntısına takıldı ve baş aşağı asılı kaldı. İçtiği zehirleri de kustu ve etraftan yetişerek onu aşağı indirdiler ve ölümden kurtardılar.

İnsan kendi kendine bir iş yaptı mı, yüzde yüz neticeye ulaşacağını zannediyor. Elinde olan tecrübelerle işleri ilerletebileceğim hayal ediyor.

Bu vehimleri bir kenara bırak. Allah neyi isterse o olur. Geçmişimiz için tövbe edelim. Yalnızca kendimize güveni kenara itelim. Allah'ın kuvvet ve kudretini göz önünde bulunduralım. Yediğimiz lokmadan tutun, diğer büyük işlere kadar her şeyimizde Allah'a güvenmeliyiz. İnsan küçüktür. Büyük olan Allah'a dayanarak büyüklük kesp etmelidir. Gaybdan kuvvet almalıdır. Allah'ın yardım ve lütuflarını algılamalıdır.

Bu mübarek "Besmele" ayetinde Esmau'l-Hüsna'dan üç isim vardır: Allah, Rahman ve Rahim. Tüm ümitler de bu üç ismedir. Bu üç isme umut bağlanır ve bu üç isimden korkulur. Allah'ı rahmaniyetiyle tanıyan, her yerde Allah 'in rahmetini müşahede eden ve kendisini nimet ve rahmetler içinde gören kimse korkuya kapılır. "Bu nimetler karsısında şükrettim mi? Bunca nimetler karşısında kulluk ve ihlâsta bulundum mu?" diye endişeye kapılır. "Gafletlerim başıma neler getirecek?" diye kaygılanır, küfran-ı nimet sebebiyle baştanbaşa utanca bürünür.

* * *

"er-Rahman", yani rahmeti her şeyi kaplamıştır. O'nun rahmetini nasıl sayabiliriz ki? Ama nefsanî isteklerimize ulaşamayınca, Allah'ın bizlere hiçbir ihsanda bulunmadığını zannediyoruz. Dolayısıyla da Allah'ın kaza ve kaderine itiraz eder bir hâle geliyoruz. Sanki bizlere hiçbir nimet vermemiş gibi davranıyoruz. Bu hâlimiz küfran-ı nimettir, nankörlüktür. Bak, Allah sana neler vermiş. Dikkatli ol da, Allah sana verdiği bunca nimetleri nankörlüğün sebebiyle senden geri almasın; nankörlüğün sebebiyle seni lütuflarından mahrum kılmasın.

Eğer bu dünyada nimet ve rahmetleri takdir etmez ve kıymetini bilmezsen, nasıl olur da uhrevî rahmetlere nail olmayı ümit edebilirsin? Eğer şükredersen, Allah da sana olan nimetlerini artırır. Allah onca nimetleri nimetine şükredenler için hazırlamıştır. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Allah'ın rahmeti yüz parçadır. Birini bu dünyaya ait kılmıştır. İşte bu yüzde bir, annenin evladına olan merhametidir. Geriye kalan 99 parçasını ise ahirette iman ehli olanlar için ayırmıştır.

Nitekim Kur'ân'da da buyrulduğu üzere hiç kimse Allah'ın, kendisi için neler hazırladığını bilmiyor:

“Hiç kimsecik bilmez onlar için gözleri aydınlatacak ne gizli şeyler var; yaptıklarına karşılık.”[3]

Dünyada da rahmetten bir numune vardır. Berzah âlemi ve kıyamet rahmetlerinden bir katre de bu dünyada vardır. Bu küçük ve değersiz dünyada bunca nimet ve rahmete yer verilmiştir. Öyleyse ya Rabbi, ebedî ömür ve diğer âlemler için neler neler yaratmışsın! Elbette o nimetlerin hepsi de burada nankörlük etmeyen kimseler içindir.[4]

Allah'ın şu anda hepimize ihsan buyurduğu bir nimeti de Ramazan ayıdır. Geçen yıl aramızda olan dostunun kabrinin başına git ve ona sor: "Ey dostum, geçen yıl aramızda idin, şu anda nasılsın? Bir arzun var mı?" Eğer melekûtî kulağın varsa, şöyle dediğini işitirsin: "Şu anda bu mübarek ayda yeryüzünde olmayı isterdim. Gündüzleri oruç, geceleri ise ibadet tevfikim olsun ve Kur'ân asla elimden düşmesin isterdim." Ey yaz mevsiminde on altı saat boyunca yemek ve içmekten Allah için içtinap eden kimse, şimdi de Kevser havuzundan iç!... Ey Ramazan ayına saygı gösteren kimse, Allah'ın ebedî nimetlerinden yararlan!... Resulullah (s.a.a) sevinçli olduğu bir gün şöyle buyurdu:

Seyyidu'ş-Şüheda Hamza ve Cafer-i Tayyar'ı cennette üzüm yerken gördüm. Biraz yedikten sonra üzümler hurma oldu. Bu hurmaların çekirdeği ve ağırlığı yoktu. Misk kokusu fersahlarca uzaktan hissediliyordu. Onlara, "Burada sizler için en iyi olan şeyler nedir?" diye sordum. Hamza şöyle dedi:

"Üç şey vardır ki, berzah ve kabir âleminde oldukça ferahlandırır ve sevindiricidir. Birincisi, Ali b. Ebî Talib'in sevgisidir. (Allah'ım, Ali'ye olan sevgimizi artır.) İkincisi, Muhammed'e ve Âl-i Muhammed'e salâvat getirmektir. Üçüncüsü ise, susamış bir kimsenin susuzluğunu gidermektir."

Eğer susamış birine su verecek olursanız, berzah âleminde sizlere çok faydası dokunur. Bu âlemde birinin gönlünü serinleten bir kimsenin kabirde gönlü serin ve ferah olur.

Ravi diyor ki: Bir yolculuk esnasında İmam Cafer Sadık (a.s) ile birlikte yol alırken yere düşmüş birine rastladık. İmam (a.s), "Git bak susuzluktan yere düşmüş olmasın? Su götür ve kendisine su ver." dedi. Yanına varınca onu tanıdım. Bir Hıristiyan'dı. Geri döndüm ve İmam'a, "O bir Hıristiyan'dır. Müslüman olmadığı için kendisine su vermedim." dedim. İmam, "Ona su vermedin mi?" diye itiraz ederek şöyle buyurdu: "Susamış birine su veren herkese ecir vardır."

Hangi din ve mezhepten olursa olsun, hatta hayvan bile olsa fark etmez. Öyle ki bazen susuz birine su vermek abdest almaktan bile önce gelmektedir. Bu üç şeyin berzah âleminde özel tesirleri vardır. Bazen, öldükten sonra ölmeden bazı işleri yapmamam gerektiğini anlayacağımı, "Ya Rabbi, beni dünyaya geri döndür." diyeceğimi düşünüyorum. Bu yüzden şöyle diyerek yalvarıyorum: "Ya Rabbi, bana tevfik ver de bana faydalı olan şeyleri yapayım ve dolayısıyla da kabirde 'Ya Rabbi, beni geri döndür de iyi işler işleyeyim.'[5] dememe gerek kalmasın."

Hepimiz, Allah'tan bu hacetimizi isteyelim. Allah'tan her hayır için tevfik dileyelim. Şu anda da isteyecek olursak, Allah'ın, lütuf ve keremiyle duamıza icabet etmesi ümit edilir.

Niçin biz Allah'tan istemek hususunda gevşeklik ediyoruz. Hep birlikte Kerim olan Allah'ın kapısına gidelim. Allah, Rahman ve Rahim'dir. Nitekim Kumeyl duasında da şöyle denilmiştir: "Allah'ım, her şeyi kaplayan rahmetin hakkına senden dilerim..."

İkinci Bölümün Sonu

- - - - - - - - - - - - - - - -


[1] Allah'ın Esma-i Hüsna'sından biridir ki, bununla Allah'ı çağıran in sanın her türlü ihtiyacı giderilir. Rivayetlerde yer aldığına göre, İsm-i A'zam'ın 73 harfi vardır. Bu harflerden birisi Hz. Süleyman'ın veziri Asıf b. Berhiya'nın yanında idi ki, onu tekellüm edince Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Süleyman'a (a.s) getirdi. Bu yetmiş üç harften yetmiş ikisi Ehlibeyt'in (a.s) yanındadır. Bi risi ise İsm-i Müste'ser'dir, yani sadece Allah indindedir.

[2] Namazda Fâtiha'dan sonraki sureyi okumaya başlamadan önce okunan Bismillah kastedilmektedir. (Mütercim.)

[3] Secde/17

[4] Hakka/24

[5] Müminûn/9