.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
.
Bismillahirrahmanirrahim
“Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin...”[1]
Dinsel Yasalar/Şeriatlar Arasındaki Farklılıkların Sırrı
Yukarıdaki ayete bakılırsa, bütün büyük peygamberlerin (a.s) davetçisi bulundukları din, tek bir dindir. Bu dinde ne bir ihtilaf ne de sapma söz konusudur. Bütün ümmetler, bu yegâne dini ikame etmekle yükümlü tutulmuş ve bu hususta ayrılık ve ihtilafa düşmekten sakındırılmışlardır. Zira bütün peygamberler (a.s) farklı ırklardan olsalar da tek bir dine inanan iman kardeşleridirler. Bütün peygamberler, elçi olarak tayin olunduklarında ilk, kendilerinden önceki peygamberleri tasdik etmişlerdir. Bu durum, Nübüvvetin en yüce zirvesi ve peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a) zuhur edinceye kadar hep devam ede gelmiştir. Onun kendisi de kendisinden önceki peygamberleri tasdik etmiş, şeref ve yücelik bakımından hepsinden öne geçmiştir.
Allah Teâlâ’nın “Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık…” ayetinde buyurduğu üzere şer’î yasalar, ibâdî ahkâm ve izlenen yol ve yöntemler arasındaki farklılıklara gelince, söylenebilecek en nihaî söz, bunun bir hükmün iptali anlamında nesih değil umum ifade eden bir hükmün özel bir duruma uyarlanması anlamında tahsis sonucu ortaya çıktığıdır. Açıklamak gerekirse, insanlık toplumunda ortaya çıkan özel şartlar, bu şartlara özgü özel ve teferruatlı ahkâm ve özel yasaların vazolunmasını gerekli kılar. Bu özel şartların ortadan kalkmasıyla beraber, bu ahkâm ve yasaların ömrü de sona erer. Bu demektir ki şer’î yasalar arasındaki bütün farklılıklar, önceki yasaların bir noksanlık ve kusur taşıdığı ya da aslında fâsit olduklarının zuhuru anlamında neshin bir sonucu değil, yalnızca zamansal şartlara uyarlanmanın bir sonucudur. Zira Yüce Allah bizzat haktır ve haktan gayrısını söylemez:
“…Allah ise hakkı söyler ve doğru yola hidayet eyler…”[2]
İlerleyen sayfalarda açıklayacağımız üzere hac, İslam’ın en önemli mazharlarından biri olarak, yukarıda ele aldığımız iki temel ilke; yani kuşatıcılık ve süreklilik ilkelerinin tam bir örneğidir. Bu itibarla Kâbe’nin evladı, sözün sultanı ve tevhid ehlinin velisi İmam Ali b. Ebu Tâlib (a.s) şöyle buyurur:
“…İnsanlar, pınar başına doğru koşuşturan susuzlar misali ona doğru seğirtir ve tıpkı güvercinler misali ona özlem duyarlar… Peygamberlerin durdukları yerlerde vakfeye durur arşın çevresinde tavafa duran meleklere benzemeye çalışırlar. İbadet pazarında, nice kârlar elde eder mağfiret müjdesinin verildiği yerlere yönelirler. Allah, Kâbe’yi İslam’ın nişanesi, oraya sığınanlar için güvenli bir ev kılmıştır. (Buna göre, bu muhterem mekân çok özel bir hükme tabi olup İslam’ın bir bayrağıdır. Dolayısıyla da) Yüce Allah bu beyte yönelmeyi farz kılmış ve onun üzerimizdeki haklarını tanımayı emretmiştir. İnsanları onu ziyaret etmeye davet ederek şöyle buyurmuştur: “…Oraya yol bulabilenlerin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir. Kim inkâr ederse, bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.”[3][4]
- - - - - - - - - - - - - - -
[1] Şura: 13
[2] Ahzab: 4
[3] Al-i İmran: 97
[4] Nehcu’l Belağa, 1. Hutbe




