Hüccetü’l-İslam ve’l Müslim’in Dr. Muhammed Taki Subhanî - Uluslararası İmamet Vakfı Yönetici Müdürü

.

.

Ehlader Araştırma Bölümü

C) Hüseyni Kıyamın Felsefesi Hakkında Beş Teori

Hüseyni kıyamın felsefesi hakkında birçok analiz sunulmuştur ve toplamda bu görüşler beş ana teoriye geri döndürülebilir:

1. Kendini Savunma ve Canını Koruma

İmam Hüseyin (a.s), Yezid'e biat etmeyi haram ve genel maslahata aykırı bilmekteydi, ancak Yezid'in saltanatını devirmek gibi bir niyeti de yoktu ve Yezid onu biat etmeye zorlayıp yolunu kapattığında, canını kurtarmak için Medine'den ayrılmak zorunda kaldı ve Mekke'ye gitti. Mekke'de de kendisine suikast girişiminde bulundular. O da Şiilerin yanında güvende kalmak için Kufe'ye gitti ve onlar (düşmanlar) Kufe'nin kapısını ona kapatıp Kerbela'da iki yol ayrımında bıraktıklarında, biat ve zillet (aşağılanma) yükü altında kalmamak için savaşmak zorunda kaldı.

2. İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak

İmam (a.s) başından beri, Resulullah’ın (s.a.a) sünnet ve geleneğini ihya etmeyi ve İslam toplumunu fitne ve sapkınlıktan kurtarmayı kendine vazife bilmiştir. Yezid'in tavır ve davranışları öyle bir şekildeydi ki, devam ederse dinin yıkılmasına yol açacaktı ve bundan dolayı İmam, insanları aydınlatmak ve uyandırmak olan görevine yöneldi ve her adımda, her vesileyle -nasihat, bağırıp çağırmak, ifşa ve yüzleşme yolları ile- fesat ve yolsuzlukla mücadeleyi bırakmamış ve nihayetinde şehit oluncaya kadar da bu yolda savaşmıştır. Bu teori, İmam Hüseyin'in (a.s) sadece kötülükleri sınırlamak için bir kıyam başlattığına, aksi takdirde hükümeti değiştirme umutlarının olmadığına inanmaktadır.

3. Hilafetin Devrilmesi ve Hükümetin Kurulması

İmam Hasan'ın (a.s) barış anlaşması, hak ve adalet hükümetinin önünü açmak için Muaviye'nin kendi yerine bir halef atamasını engelledi. İmam Hüseyin, Yezid'e biat etmeyi reddederek hükümete karşı kıyamın temellerini attı ve Kûfe ve diğer şehirlerdeki Şiilerin açık desteğiyle, tağuta karşı savaşmak ve Ehl-i Beyt’in (a.s) hilafet hakkını geri kazanmamak için hiçbir mazereti yoktu. İmam, davet edenlerden biat etmeleri için temsilciler gönderdi ve düşmanlar Kufe'ye giden yolu kapatıp Şiilere katı davranınca, ashabından sağ kalanlarla birlikte cihat etmek ve düşmanlara karşı savaşmak zorunda kaldı.

4. Şehitlik ve Fedakârlık

Seyyid-i Şüheda, Kerbela'daki kaderini biliyordu, bundan dolayı hiçbir zafer ümidi olmadığından bir hükümet kurma ve halifelik niyeti de yoktu. Bu İmamın işin sonunu önceden öngörmesi, ister İmam'ın gaybi bilgisine dayansın, ister Hz. Peygamber Ekrem’in (s.a.a.) ve Müminlerin Emiri (a.s.) tarafından gelen gaybi haberlerden kaynaklansın, ister şartların tahlili ve zafer faktörlerinin olmadığına emin olmakla olsun, İmama hükümet kurma niyetinin atfedilemeyeceğini göstermektedir. Dolayısıyla imamın en başından beri şehitliği seçtiğini ve onun önüne geçmesinin başka bir yolu olmadığını söylemek gerekir. İmam (a.s.) bu şekilde zulme karşı savaşarak ve bu yolda fedakârlıkla mücadele ederek, gelecek nesillere zulüm ve fesat karşısında ihmal edilmemesi gereken dersler vermiştir.

5. İlahi Planın Uygulanması

Bazıları, hadisler esasına göre, Ehl-i Beyt'in (a.s) her birinin kendi dönemlerinde gerçekleştirmekle yükümlü oldukları özel bir misyonu olduğuna inanmaktadır. İmam Hüseyin'in hareketi de Allah tarafından önceden belirlenmiş ilahi bir plandı ve bu ilahi görevi yerine getirmek için önceden seçilmişti. Seyyid-i Şüheda (a.s) bu sonucu bilerek ve bu ilahi sorumluluğu kabul ederek, kendi ilahi görevini iyi bir şekilde yerine getirmiş ve bu zorluklara göğüs gererek Allah'ın kendisi için hazırladığı büyük mükafatları elde etmiştir. Bu nedenle Kerbela hadisesi ve Aşura’ya götüren olayların ilahî sırlardan biri olduğu ve o hadiseye has bir durum olduğundan başkaları için model alınamayacağı söylenmiştir. Elbette bu beş bakış açısının her birinin kendine özgü kanıtları ve temelleri vardır ve bazen aralarında çok az farkla alt teorileri de içerirler. Bu beş görüş dışında, bu maddelerin yanında yer almayan ve onlarla birleştirilebilecek gibi görünen başka görüşlerin olduğu da ifade edilmiştir.

D) Bu teorilerin birbirleriyle uyumluluğu

Bu teoriler genellikle kendi bakış açılarını diğer teorileri reddedecek şekilde açıklar. Ancak bu hedeflerin bırakın sadece birbiriyle uyumsuz olmadığını, Kerbela kıyamında hepsinin veya çoğunun bir arada var olduğu kanaatindeyiz. Önemli olan bu çelişkili yaklaşımların birbiriyle nasıl koordineli ve kapsamlı bir ana plana uyduğunu göstermektir. Aşura'nın önemi çok katmanlı stratejik planında yatmaktadır.

Ancak bu iddiamızın delilleri şudur:

1. Tarihsel Kanıtlar:

Tarihsel raporlar, İmam Hüseyin'in (a.s.) zahiri olarak gaspçı ve zalim bir hükümetin önünde bir siyasi lidere yakışan tüm işleri yaptığını göstermektedir. Öte yandan, tarih, İmam'ın (a.s) bazı özel durumlarda hareketinin sonunu, yaranlarının ve kendisinin şehadetini ilan ettiğine tanıklık etmektedir. Aynı şekilde Seyyid-i Şüheda'nın bu hareketi sırasında çeşitli yerlerde ceddinin ümmetinin ıslahına vurgu yaptığı ve son ana kadar hayatın korunması ilkesini vurguladığı ve hayat sahnesinde kalmaya çalışmaktan vazgeçmediği, öğüt vermekten ve ara verip müzakere istemekten vazgeçmediği de açıktır.

Bu raporların hiçbirinin inkâr edilemeyeceği açıktır ve şimdiye kadar bu bilgi kategorisini başka bir kategori lehine reddetmek için gösterilen çabalar başarısız olmuştur.

2. Hukuki ve Ahlaki İlkeler

İslam fıkhı ve ahlak kurallarına göre İmam Hüseyin (a.s) ne Yezid'e biat etmeyi kabul edebilirdi ne de işin başında ve şartların görünüşte hazır olduğu bir dönemde, Şiilerin hak ve adalet hükümetinin kurulması konusundaki istek ve ısrarlarını görmezden gelmek için hiçbir mazereti olmadığı gibi Allah’ın dinini ve insanların haklarını gözetme vazifesini bırakıp, canını kurtarmak için emniyetli bir köşeye sığınması, zillete ve teslimiyete boyun eğmesi ve bütün peygamberlerin ve evliyaların yolu olan bu yolda canını feda etmekten kaçınması da uygun değildi.

Öte yandan, canı korumanın, özellikle de dünyanın yaşamı ve ümmetin koruyucusu ve sığınağı olan İmam'ın canının korunmasının zorunlu olduğu açıktır, yalnızca dini korumak için temel bir zorunluluk varsa ve başarı ümidi açıksa, böyle bir risk kabul edilebilir.

3. Kelami ve Teolojik İlkeler

Bazı kimseler, hükümet için kıyam etme inancının, İmam'ın işin akıbeti konusundaki önsezisiyle çeliştiğini düşünmüşler ve bu nedenle kıyamın gerekçesini bu koşullarda geçersiz saymışlardır veya bunun mukabilinde diğer bir grup, İmam'ın şehadete olan ilmi ile hükümet için kıyam etme varsayımının anlamsız olduğunu düşünmekte ve bu nedenle devrimin amacını haklı çıkarmak için İmam'ın ilmini inkâr etmişlerdir. Ya da bazıları, eğer Aşura olayı, Allah'ın tüm peygamberlere önceden bildirdiği ilahi bir plan veya kader ise, kıyamın amacı ve benzerlerinden bahsetmenin anlamsız olduğu iddiasındadır. Veya bazıları, her koşulda imamın hayatını korumanın gerekli olduğunu ve hiçbir durumda şehitliğin İmam'a atfedilemeyeceğini zannetmişlerdir ve ...

Ancak Ehl-i Beyt (a.s) mektebinin esaslarına göre bunların hiçbiri birbiriyle çelişmemektedir:

İlk olarak, imamın işin akıbeti ile ilgili ön bilgisinin olması (bu bilgi hangi yolla elde edilmişse edilmiş olsun) mutlaka bu bilginin imama eşlik etmesi gerektiği anlamına gelmez, ancak ilahi sünnet ve geleneğe göre imam, zahiri ve doğal koşullara göre gündelik hayatta görevlerinin yerine getirilmesinden sorumludur.

İkincisi, nihai bir sonuç olarak İmam'ın şehit edilmesinin, bu olaydaki etkili faktörlerinin hiçbiri vazifesini belirlememiştir, fakat her insan, vazifesi olan aynı fiili aynı özel şartlarda yapmalıdır. İnsan eylemlerinin sonucu, birden çok davranışın, dış koşulların ve ilahi takdirlerin etki ve tepkisinin sonucudur ve doğrudan bir kişinin eylemine atıfta bulunmaz (dikkatli olun).

Üçüncüsü, dünya işlerini düzenlemede Tanrı'nın tekvini (yaratıcı) iradesi ve takdiri (ki bu, tüm varoluş sistemi ve insan yaşamı için ilahi plana göre gerçekleşir), dünyevi ve zamansal görevleri yerine getirirken insan iradesiyle çelişmese ve tamamen uyumlu olsa da bu iki irade zorunlu olarak koordineli ve uyumlu değildir. İmam ve Allah'ın kulları olarak diğerleri, Allah'ın şeriat iradesini uygulamak ve görevlerini yerine getirmekle görevlidir, ancak Allah'ın da aynı durumlarda varlık sistemindeki genel planına göre tekvini ve yaratıcı bir iradeye sahiptir ve eşyanın kaderini istediği gibi belirler. Ehl-i Beyt'in (a.s.) öğretilerinde “Emru’n beyne’l Emreyn”[1] olarak bilinen bu ilke ve bu ilkenin dalları sayılan “genel kader ilkesi”, “genel beda ilkesi”[2] ve “genel imtihan ilkesi” ve benzeri gibi başka ilkeler insanların (İmam ve diğerleri dahil) genel ve kısmi davranışlarında mevcuttur ve biz Aşura sahnesinin varlığı yöneten bu sünnet ve geleneklerin en önemli tezahürlerinden biri olduğuna inanıyoruz. (Tabii ki, bu tartışmanın daha ayrıntılı açıklamalara ihtiyacı vardır).

Dördüncüsü, imamın canını koruma zorunluluğu, iman esaslarından ve ümmetin her bir ferdinin sorumluluğu dahilinde olan şeriatın önemli hükümlerinden biri olmasına ve imamların herkesten önce kendi canlarını korumaları gerekmesine rağmen bu prensip mutlak değildir, ancak dinin mevcudiyetine yönelik bir tehlike ve mektebin esasından sapma olduğu zaman, dinin asıl koruyucusu olan imam mücadeleye girer ve gerektirdiği ölçüde fesat ve yolsuzlukların kökleriyle mücadele etmek için canını feda etmekten çekinmez.

4. Örnek Olma ve Modelleme İlkesi

Allah'ın masum önderleri, ümmetin bireysel ve toplumsal hayattaki rol modelleridir ve hayatları da sözleri gibi, başkaları için mutluluğun ve güzel yaşamın yolunu tasvir eder. Her ne kadar ilâhî evliyaların bazı davranış ve planlarının münhasıran kendilerine ait olduğu açık olsa da masum imamın normal hayatında meydana gelen ve zahirî davranışlarının imama özgü olduğuna dair bir delil olmadıkça, ders ve ibret alınacak doğal bir programa atfedilmesi gerekir. Öyle görünüyor ki, Seyyid-i Şüheda’nın (a.s) başından sonuna kadarlık süreçteki toplam davranışları, bu eylemlerin İmam'ın normal ve geleneksel yaşantısının dışında olduğuna ve uyulmaması gerektiğine dair hiçbir işaret yoktur.

E) Kapsamlı Program ve İlahi Sünnetin Hâkimiyeti

İmamet görevinden sorumlu olan ilahi liderler, makro ve stratejik hareketlerde, tüm koşulları göz önünde bulundurarak, aşamalı önlemler, alternatif ve seçenekli planlar düşünürler ve en başından itibaren mümkün olan olasılıkları öngörerek çıkmazlara ve zorluklara çözümler tasarlarlar; kapsamlı ve stratejik bir plan, ana ve alt stratejileri ve değişen ve değişken nesnel koşullarda farklı ve değişik taktiklerin tasarımını içerir.

Aşura hadisesi çok hassas ve dönüm noktası olan bir zamanda gerçekleşti ve İmam Hüseyin'in (a.s) davranışı da gösteriyor ki, durumu dikkatli bir incelikle yönetiyor ve hareketin başından sonuna kadar duruma göre yerinde ve zamanında kararlarla, uygun ve zamanında kararlarla tepki veriyor. Yüzeysel bir bakışla dahi, büyük bir insani lider olarak İmam Hüseyin'in (a.s.) bu büyük çatışma sahnesine eli kolu bağlı ve basit bir şekilde gelmediği ve şartlara göre en büyük kapasiteleri en yüksek hedeflerine hizmet etmek için kullanmaya çalıştığı ve nihayetinde sahadan elleri dolu ve muzaffer çıktığı kabul edilmelidir.

Fakat bir başka açıdan Aşura olayı, salt dünyevi bir olay, bir zaman ve mekân takvimi değildir. Aşura, Allah'ın Seyyid-i Şüheda’nın (a.s) varlığına dayanarak varoluş ilişkilerini değiştirme iradesinin tecellilerinden biridir. Aşura, Allah’ın masumun velayet ekseninde tarihin akışını ve insanın tekamülünü değiştirmek için tekvini ve yaratıcı bir edinimidir. Aşura, Allah'ın sünnet ve geleneklerini küçük bir dünyada ve kısa sürede sergilemek için gösterdiği gücünün bir örneğidir. Bu tanımla, İmam Hüseyin'in (a.s) hareketinin Allah'ın çok yönlü bir planının örneği olduğu, bir yandan Seyyid-i Şüheda ve ashabının Onun teşrii (yasama) iradesini yeryüzünde uygulamak zorunda olduğu kapsamlı bir plan; öte yandan Allah, kendi velayet (yetkisiyle) ve kader, imtihan ve beda ilkesini uygulayarak olayın kaderini, insan, tarih ve varoluş için büyük planının gerçekleşeceği istikamet yönüne götürdüğü açıktır.

F) Aşura Etkinliğinde Çok Katmanlı Stratejiler

Aşura'nın bir hareketten ve sahneden daha büyük, belirli bir plan ve amacın ötesinde analiz edilmesi gerektiği tarihsel rivayetlerden ve bahsi geçen temellerden anlaşılmaktadır.

İmam Hüseyin (a.s), içinde bulunduğu durum karşısında tüm şahsi ve imamet görevlerini göz önünde bulundurarak, en önemli görevi en az maliyetle gerçekleştirerek ve sonunda düşmana en ağır darbeyi indirerek en büyük zaferi dine ve hak mensuplarına takdim etmiştir. Bu amaç, bu zor koşullarda elbette basit ve tek taraflı bir planlama ile mümkün değildir ve çok katmanlı stratejilerin öngörülmesini gerektirir.

Birinci katmanda imam, Emevilerin gücüne karşı mücadelede Şiilerin taleplerine cevap vermeli ve imamet hakkını takip etmelidir. Öte yandan, Hz. Peygamber (s.a.a)'in sünnetini ihya etmek ve Sakife'den bugüne kadar birikmiş olan büyük kötülükleri (münker) yasaklama görevi, umumi ve toplumsal hazırlık ve halkın desteğini gerektirir ve basitçe ve boş ellerle yapılamaz. İmam Hüseyin'in (a.s) hareketinin dış yüzü tam da bu koşulları tasvir etmekte ve bu yönde hiçbir çabadan kaçınmadığını göstermiştir. Dost ve düşmanlarla ilişkilerde en kesin siyasi ve askeri taktikleri takip etmek ve tüm ahlaki ve dini koşulları gözetmenin yanı sıra, canı ve gücü koruma ve tehlikeye atılmama ilkesi ve nihayetinde bilgeliği ve iyi argümanı ifade etme ve iyi vaaz verme veya müzakere ve mühlet isteme gibi yol gösterici kuralların kullanımı bu ilk katmanda analiz edilebilir.

Ama ikinci katmanda, imam (a.s), bu şartlar altında gasp edilmiş halifeliğin devrilmesinin mümkün olsa bile adil ve dindar bir hükümet kurmanın mümkün olmadığını ve sapma çizgisinin insanların dininde ve ahlakında kök saldığını öyle ki bu ahlaki ve ideolojik pisliklere dayanan iktidar sistemini yerinden oynatmanın neredeyse imkânsız olduğunu bilmektedir. İmam bu şekilde eninde sonunda şehit olacağını bilmekte ve bu fitne ve şüphe ortamında kendisinin ve ashabının şehadetinden, doğruyu ve yanlışı ayırt etmekle kalmayacak, gelecek nesilleri de aydınlatacak ve inşa edecek, görkemli ve parlak bir çizgi çizmeye çalışmaktadır. Bu nedenle İmam (a.s), ilk proje ile birlikte yavaş yavaş ve özel çevrelerde ikinci senaryoyu hazırlamakta ve İbn Hanefiye ve İbn Abbas gibi bazı protestoculara başka bir amaç peşinde olduğunu anlatmakta ve yavaş yavaş o son sahne için özel yardımcılar hazırlamaktadır.  

İmam Hüseyin'in hareketi incelendiğinde, baştan sona gidildikçe ilk yaklaşımın renginin giderek azaldığı ve ikinci stratejinin belirtilerinin ortaya çıktığı görülmektedir.

Ancak üçüncü katmanda İmam Hüseyin (a.s) Allah'ın kendisi için olan planının farkındaydı ve sorumlu olduğu belirli görevleri biliyordu ve bunları harfi harfine uyguladı.

Seyyid-i Şüheda, sırlarını sadece kendisinin ve Rabbinin bildiği bir programın icra edicisi idi ve başkaları şu anda bile onun sonunu ve sonuçlarını tam olarak bilemeyebilirler. Başka bir grubun, üçüncü planın önceki iki stratejiyle çeliştiğini düşünmesine neden olan şey, Allah'ın masum imamlar için önceki planını tarihi şartların dışında ve ümmetin dünyevi durumundan ve zamanından bağımsız olarak değerlendirmiş olmalarıdır; Hal böyle iken İmamet'in ilahi planı, ümmete rehberlik etmek ve dini, dünyanın nihai kaderine doğru yönlendirmek olduğu iyi bilinmektedir.

Mutahharî’nin Kamusallığı ve Entelektüel Kimliği Mutahharî’nin Kamusallığı ve Entelektüel Kimliği

Dolayısıyla burada önemli olan nokta, Aşura'nın ilahi planının (üçüncü strateji) tam olarak Kerbela'nın dünyevi planının koridorundan geçmesidir ve diğer bir deyişle birinci ve ikinci katmanda söylediğimiz her şey Tanrı'nın aynı kapsamlı planının bir parçasıdır. Kelâm ve fıkhî temellerde söylediklerimizin esasına göre, imamın ve diğerlerinin teşrii (şeriat) dünyasındaki davranışlarının sahnesi, her Müslümanın her durumda vazifesi ile birebir aynı idi ve elbette imam, imamet görevi nedeniyle özel görevlerden de sorumluydu. Bu dünyada hür irade (ihtiyar), bela, şer ve bunun sonucunda adalet ve lütuf gibi ilkeler vardır ve Aşura tüm bu ilahi ilke ve geleneklerin bir örneğidir, fakat tekvin ve yaratılış âleminde, kader, beda ve benzeri prensiplerle ilâhî irade, beşerîn fiillerinin akıbetini ve neticesini tayin etmekte ve dünya ve insan üzerindeki planını gizlemektedir.

[1] - Emru’n Beyne’l Emreyn, kelam ilminde kullanılan bu terim, cebir ve ihtiyar konusunda Şia İmamiye’ye özgü özel bir inançtır. Bu öğreti, cebir ve tefviz'in mukabilinde kullanılmaktadır. Bu terimden maksat, insanın kendi iradesiyle yaptığı fiillerinde hem Allah’ın ve hem de insanın müdahale ettiği ve aracılığının olduğudur. İki emir, iki iş anlamına gelen "Emreyn"den maksat, cebir ve tefvizdir. Cebir teorisine göre, insan iradesinin fiillerde ve eylemlerde bir etki ve dehaleti yoktur. İşler kaçınılmaz ve kendi isteği dışındadır. Tefviz teorisine göre ise, insan iradesi fiillerinde tüm yönlerden etkin ve müessirdir. Allah’ın kudretinin onda bir etki ve tesiri yoktur. Allah yalnızca insanı ve onun kudretini yaratarak icat etmektedir. “Emru’n-Beyne’l Emreyn” bu iki teoriyi iptal etmekte ve insanın kendi isteği ile işlerinde hem Allah'ın ve hem de insanın iradesinin müessir olduğu; bu iki iradenin birbirlerinin sıralama ve boyunca olduğunu ispat etmektedir. (Çevirmen)
[2] - Beda’nın Arapçadaki kelime anlamı, ortaya çıkmak ve aşikâr olmaktır. Bir insanın beğenilen iyi davranışları neticesinde kaderinin doğal akışının değişikliği anlamını ifade eder. (Çevirmen)