.

.

Ehlader Araştırma Bölümü

Azerbaycan Türkü olan Muhammed Hüseyin Behçet Tebrizi, Türk dünyasında halkın duygularını sade bir dille aktarabilen önemli bir şair olarak kabul edilmektedir. Şehriyar’ın hem Türkçe hem de Farsça şiirleri, kültürel etkileşimin önemli bir örneği olarak dikkat çekmektedir.

Asıl adı Seyyid Mehemmed Hüseyin olan şair önceleri “Behcet”, daha sonra “Şehriyâr” mahlasını kullanmıştır.

Şairin hayatı, yorucu ve eziyetli geçmiştir. Babası öldükten sonra on kişilik ailesini geçindirmek için uzun süre vatanından ayrılmak zorunda kalmış, sıkıntı ve eziyet içinde yaşamıştır.

Henüz çocukluk yıllarında şiirle meşgul olan şair, “Ben günahkâr oldum, yazıklar olsun bana / İnsanları incittim, yazıklar olsun bana.” beytinin söylediği ilk şiir olduğunu ifade eder. Bu beyit bir gün arkadaşlarıyla oyun oynadıktan sonra eve döndüğü sırada büyük bir ağaca gözü takılan şairin dilinden, âdeta ilahî bir ilhamla dökülmüştür. Babası bu duruma şaşırmış, ardından oğluyla iftihar etmiştir. Şiirlerinde Azerbaycan Türkçesinin yanında Farsçayı da kullanan şairin Azerbaycan Türkçesiyle söylediği ilk şiir, evdeki yardımcı Rukiye adlı bir kadına hitaben söylediği şiirdir: “Rukiyye baci, başımın taci / Eti at ite, mene ver kete.”

Şair, her zaman Tebriz’e dönmek için can atmış; doğduğu yerlere duyduğu hasreti, yürek sızısını parlak sanat incilerine dönüştürmüştür. 50 yaşında vatanına dönen şair, gençliğini, ilk aşkını, ana babasını, yaşıtlarını yitirmiş ve çok erken bir vakitte yaşlılık yıllarına adım atmıştır. Uzun süren yalnızlıktan sonra Şehriyar evlenir ve çoluk çocuk sahibi olur. Lakin hayat şaire, bu gecikmiş saadeti de çok görür. Şehriyar, genç hayat arkadaşı Azize’yi aniden kaybeder ve üç çocukla yine yalnız kalır.

XX. asır İran edebiyatının gelişimi aslında, “gelenekçiler”le “yenilikçiler”in ateşli tartışmaları ve keskin mücadeleri altında gerçekleşir. En yoğun aşamaları ise 1920-1930 ve 1960- 1970’li yıllara, yani Rıza Şah’ın sosyo-kültürel reformlarla batılılaşmaya yöneldiği ve Muhammed Rıza Pehlevi’nin bir ihanet projesi olan “Ak Devrim”i dönemine denk gelir.

Edebi kişiliği 20. yüzyılın ikinci yarısının büyük şairlerden biri olan Muhammed Hüseyin Şehriyâr sadece İran coğrafyasında değil, tüm Türk dünyasında tanınmış bir şahsiyettir. Şiirlerinde hem Farsçayı hem de Azerbaycan Türkçesini kullanmıştır. Farsça ilk şiir kitabı “Ṣadâ-yı Ḫudâ” 1929’da Tahran’da yayımlandı. Meliküşşuarâ Behâr kitaba yazdığı önsözde onu sadece İran’ın değil bütün Şark’ın gelecekte övüneceği bir şair olarak takdim etti. Aynı yıl şarkıcı Muçul Pervâne’nin ölümü üzerine yazdığı “Mesnevî-i Rûh-i Pervâne” büyük ilgiyle karşılandı. Bu tarihten itibaren Farsça şiir kitapları art arda basılmaya başladı.

Farsça şiirlerinin en tanınmışları Gecenin Efsanesi, Şiir ve Hikmet, Eyvah Annem adlı eserlerdir. Ancak annesinin isteği üzerine Türkçe olarak kaleme aldığı “Heyder Babaya Salâm” adlı şiiri ile Türk dünyasında önemli bir yere sahip olmuştur. Heyder Baba dağının civarında Hoşgenab bölgesinde geçen çocukluğunu hiçbir zaman unutmadığını yazmış olduğu bu eserle ispatlamıştır. Şiirlerine hayatının her dönemine ait hatıralarının etkileri yansıtmıştır.

Bu durum onun şiirinin eşsiz lirizmini açıklarken, yaşamının her devresine gösterdiği vefayı da kanıtlamaktadır.“Şehriyâr, Fars şiirinde neo-klasik şairlerin öncülerinden birisidir ve bu bakımdan çağdaş şairlerden çok klasik şairlere benzer. Firdevsi, Sa’di, Attar, Mevlana, Nizami, Hafız gibi Fars edebiyatının büyüklerinin izinde yürümüş ve “Şehriyâr ekolü” adı verilen bir akımın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Şiirlerinde mecazi aşktan, ilahi aşka uzanan bir çizgiye ulaşmış, adeta çağdaş edebiyatla klasik edebiyat arasında bir köprü olma görevini üstlenmiştir”.

Şehriyâr’ın yaratıcı şairane ruhu klasik şiirle çağdaş şiirin bütünleşmesine vesile olmuştur. Onun şiiri şekil ve muhteva bakımından yenidir. “Eyvah Annem!” adlı şiiri de bu yeniliğin en belirgin örneğidir ve serbest şiir ölçüsüyle kaleme alınmış olmasıyla da Çağdaş Fars edebiyatında önemli bir yer tutmaktadır. Şehriyâr, hâkim olduğu her iki dilde çağdaş edebiyatın muazzam örneklerini sunmuştur. Onun edebi kişiliği edebiyat sahasında yeni bir tarz olarak Şehriyâr ekolünün oluşmasını sağlamıştır. Edebi akımlar göz önüne alındığında da doğu edebiyatında bir öncü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı şiir eleştirmenleri ise eserlerinde tezat kavramları kullanmasından dolayı onu, Goethe, Shakespeare, Marguerite de Navarre gibi batılı şairlere benzetmektedir. Ancak tezat ifadeleri kullanırken dahi şiirinin ahengini ve manasını kaybetmemiştir. Çünkü o, vatan sevgisini, ana diline saygısını, milli ve manevi değerlerini üstün tutmayı kendine düstur alarak bu değerleri şiirlerinde hep dile getirmiştir.

Şehriyâr, sözleriyle âşıkların gönlünü fetheden ve sihirli kelimeleri ile sınırları aşan ileri görüşlü bir şairdir. Hayata ve dünyaya tamamen şiirle bakan şair, kaf ve kafiyenin de ötesindedir. Sözlerindeki tatlılığı, şirinliği, yorum ve açıklamaya ihtiyaç olmadığı herkes tarafından kabul edilen Şehriyâr, edebiyat alanında söz sahibi olması açısından çok önemli şairlerden biridir.

Öte yandan Şehriyâr gazel söyleyen büyük bir şairdir. O, kendi gazelleriyle birkaç asır sonra ikinci kez güzel görünen ve yeniden parlatılan Fars şiirinin bu kalıbına taze bir can vermiştir. Öyle ki Sebk-i Hindi (Hint üslubu) şairlerinin bütün zevk, zihin gücü ve ince düşünceleriyle onu canlandıramadıkları, Bazgeşt (geçmişe dönüş) üslubu şairlerinin taklitleri ve yeniden oluşturma çabalarının, sonrasında boğucu bir dönem olan Rıza Şah dönemi şairlerinin vatan, toplumsal ve siyasi temalı gazellerindeki çabalarının sonuç vermediği bir dönemde Şehriyâr’ın gazelleri gönle hoş gelen, canlılık ve gönlü okşayan koku ve rengi ile gazelin yeniden hayat bulmasını taahhüt etmektedir.

Şehriyâr’ın gazeli onun yaşamı ve ruhsal yapısına göre iki dönem şeklinde görülebilir. Şairliğinin ilk yıllarında gazellerinde coşku, heyecan, aşk, acı, şaşkınlık vb. gibi konularına değinmiştir. İkinci döneminde ise hadis ilmine, dini rivayetlere, Kur’an-ı Kerim’e vakıf olduğunu ve dini hadiselere yoğun ilgi duyduğunu ve onlarla meşgul olduğunu görmekteyiz. Ayrıca bu dönem, şairin yalnızlık ve inziva dönemi olarak da değerlendirilebilir.

İran İslam İnkılabı dönemi ve ayrıca İran’ın milli şairi olan Şehriyâr’ın en büyük hizmetlerinden birisi de Farsça gazel alanında yaptığı değişimdir (yeniliklerdir). Ayrıca Şehriyâr'ın gazele yaklaşımı, onun Fars şiirinin en dinamik türü olarak bir kez daha akıllarda kalmasını sağlamıştır. Bir diğer önemli özelliği de, kişiliğinin ve edebî hayatının şekillenmesinde büyük etkisi olan sarsılmaz imanı ve inancıdır. Aynı zamanda dini temalı şiirlerin mihenk taşlarından biri olmuş şairin bu alanda birçok eseri de bulunmaktadır. Bu da üstadın, büyük bir dini şair olarak bilinmesini sağlamıştır. Münacat, Şeb û Alî (Gece ve Ali) gibi şiirleri ve diğer bazı dini temalı şiirleri günümüzün en sevilen eserleri arasında yer almaktadır.

Şehriyâr'ın İslam Devrimi ile mutabık kalması da onun dini düşünce ve inançlarından kaynaklanmıştır. Devrimin ilk gününden yaşamının son anlarına kadar üstat, daima devrimci bilincini şiir tutkusuyla birlikte kullanmıştır. Şehriyâr, İslam ve inkılabı destekleyen bir şair olarak nitelendirilebilir. Şiirlerinde dini temaları açık ve anlaşılır bir şekilde işleyen şairin eserleri bu alanda kalıcı olmayı başarmıştır.

Hem Türk hem de Fars edebiyatının en büyük şairlerinden biri olan Muhammed Hüseyin Şehriyâr, 1979 yılında gerçekleşen İran İslam İnkılabı’nı güçlü bir şekilde desteklemiş ve devrimin edebi/fikri boyutuna önemli katkılarda bulunmuştur.

Şehriyâr, hayatı boyunca Ehl-i Beyt sevgisiyle büyümüş, derin dini inançlara sahip ve dindar bir şahsiyetti. Şahlık döneminin modernleşme adı altındaki seküler ve batı merkezli politikalarına karşı mesafeli durmuştur. Bu nedenle, dini ve milli değerleri ön plana çıkaran İslam İnkılabı, onun fikri yapısıyla doğrudan örtüşmüştür.

İnkılabın gerçekleşmesinin ardından Şehriyâr, Tahran'daki yeni yönetime ve devrimin lider kadrosuna açık bir destek vermiştir. Dönemin devlet yetkililerine, özellikle de edebiyata ve şiire derin ilgisiyle bilinen Ayetullah Seyyid Ali Hamaneit'ye karşı riyasız ve samimi bir sevgi ve saygı beslemiştir.

Şehriyâr'ın devrime verdiği güçlü destek, onun yeni yönetim nezdindeki itibarını en üst seviyeye çıkarmıştır. Şair, devrim sonrasındaki edebi çevrelerin odağında yer almaya devam etmiş ve 18 Eylül 1988'deki vefatının ardından, bu tarih İran'da "Millî Şiir ve Edebiyat Günü" olarak ilan edilmiştir.

Takva, İrade ve Manevî Muhasebe
Takva, İrade ve Manevî Muhasebe
İçeriği Görüntüle

Muhammed Hüseyin Şehriyâr’ın İslam İnkılabı liderleriyle, özellikle de dönemin Cumhurbaşkanı (daha sonra dini lider) olan Ayetullah Seyyid Ali Hamaney ile olan ilişkisi, sıradan bir şair-siyasetçi ilişkisinin çok ötesindedir. Şehit Ayetullah Hamanei’nin kendisinin de aslen Azerbaycan Türklerinden olması, şiire, edebiyata ve özellikle Hafız Divanı’na olan derin vukufiyeti, ikili arasında entelektüel ve manevi bir bağ oluşturmuştur.

Ayetullah Hamanei, Şehriyâr’ın edebi dehasına büyük bir hayranlık besliyordu. Şehriyâr’ı sıradan bir devrim şairi olarak değil, "İran edebiyatının parlayan yıldızı" ve "zamanın Hafız-ı Şirazi'si" olarak nitelendirmişti. Şehit Rehber Hamanei, Şehriyâr'ın devrim döneminde hiçbir maddi veya siyasi menfaat gözetmeksizin, tamamen kalbinden gelen dini ve milli hislerle şiirler yazdığını sıklıkla dile getirmiştir.

İran’a dayatılan Irak Savaşı (Mukaddes Savunma) döneminde Şehriyâr, ilerlemiş yaşına ve hastalıklarına rağmen cephedeki askerler için coşkulu şiirler yazıyordu. Şehriyâr'ın Tahran'da liderlerin de katıldığı bir mecliste, savaş cephesindeki genç mücahitleri öven ve İslami dayanışmayı anlatan şiirlerini kendi sesiyle okuduğu esnada, Ayetullah Hamaneinin duygulanarak gözyaşı döktüğü edebi çevrelerde çok iyi bilinen meşhur bir anıdır. Hamanei, Şehriyâr’ın bu şiirsel desteğini "cepheye gönderilen koca bir ordu kadar etkili" olarak tanımlamıştır.

Ayetullah Hamanei ile Şehriyâr arasındaki en sıcak bağlardan biri de, meclislerde ve mektuplarda karşılıklı Türkçe (Azerbaycan Türkçesi) hitaplarıdır. Hamanei, katıldığı bazı edebi oturumlarda bizzat Şehriyâr’ın şiirlerini ezbere okumuş ve ona olan saygısını bildiren mektuplar göndermiştir.

Şehriyâr da mektuplarında ve şiirlerinde Şehit Ayetullah Hamanei'ye duyduğu riyasız sevgiyi dile getirmiş, onun adil, edip ve dindar şahsiyetini övmüştür.

Şehriyâr, İslam İnkılabı kurucu lideri Merhum Ayetullah Ruhullah Humeyni’ye de derin bir saygı besliyordu. Devrimin ilk yıllarında İmam Humeyni’yi İslam dünyasının bir uyanış lideri olarak gören ve onu öven Farsça kasideler kaleme aldı. İmam Humeyni de Şehriyâr’ın edebi duruşunu ve halk üzerindeki manevi nüfuzunu takdir etmiş, onun Tebriz’deki yaşamı ve sağlığıyla yakından ilgilenilmesi için yetkililere talimatlar vermiştir.

Şehriyâr 18 Eylül 1988’de vefat ettiğinde, Ayetullah Hamanei onun için çok geniş kapsamlı bir taziye ve anma mesajı yayımlamıştır. Hamanei, şairin vefatı ardınca şu tarihi tespiti yapmıştır:

"Şehriyâr, yalnızca Farsça ve Türkçe şiirin zirvesi değil; aynı zamanda inancına, halkına ve İslam İnkılabına son nefesine kadar sadık kalmış edebi bir anıttır."

Bu dostluk ve edebi bağ, Şehriyâr'ın vefat gününün İran'da "Millî Şiir ve Edebiyat Günü" olarak kalıcı hale getirilmesinde neden olmuştur.

Hamanei Şehriyâr için ne dedi

Şehriyâr, hayatının önemli bir döneminde -belki de hayatının son otuz yılını- güzel ve manevi yaşamını Kur'an'la bağ kurarak ve kendini mükemmelleştirmeye çalışarak geçirdi. Hatta duyduğum kadarıyla -belki de ondan duymuştum; şimdi tam olarak hatırlamıyorum- Kur'an'ı kendi el yazısıyla yazmıştı. Belki de bitirmemiştir... her neyse, Kur'an'ı yazmaya başladığını hatırlıyorum.

İslam Devrimi zafere ulaştığında, inkılabı aynı dindar ruh ve net zihniyetle karşıladı. Belki de devrimin ilk bir iki yılında kimse Şehriyâr'ı düşünmedi. Herkes hatırlamaya vakit bulamayacak kadar meşguldü. Birdenbire, Şehriyâr'ın devrimi öven şiirleri Tebriz'den bize ulaştı. Şiirleri, devrimin tüm ayrıntılarını takip ettiğini gösteriyordu.


İslam İnkılabı’nın tüm hassas olaylarında önemli bir rol oynadı. Bize sekiz yıl süren bir savaş dayatıldı; bu, devrimden sonraki en zor deneyimlerimizden biriydi.


Şehriyâr'ın yazdığı şiirlerin birçoğu savaşla ilgiliydi; savaşla ilgili etkinliklerdeki varlığı -savaş kongresi, savaş şiirleri ve halkın seferberliğine, orduya veya Devrim Muhafızları'na övgüsü gibi- o kadar büyüktü ki, bunu bizzat görmediyseniz inanmanız zor olurdu. Seksen yaşına yaklaşmış olan Şehriyâr, her vesile veya etkinlik için bir veya birkaç şiir yazdı ve şiir toplantılarına katıldı; ancak kimse ondan veya onun gibilerden aktif olarak katılmasını beklemiyordu. Bu, o adamın nihai samimiyetini, iyiliğini ve cömertliğini ortaya koymaktadır.


Sözün özü Şehriyâr İslami ve devrimci bir şairdi. Şehriyâr devrim için şiirler yazarken, eski rejime bağlı, onunla arkadaş olan bir grup aydının sürekli olarak ona baskı yaptığını, mektuplar yazdığını ve aleyhinde şiirler yazdığını duydum. Hatta "İslam Devrimi'ne neden bu kadar sempati duyuyorsun!?" diyerek onu suçladıklarını bile biliyordum. Ve o da onlara karşı bir dağ gibi dimdik durmuştu.


Gerçekten hayrete düştüm. Şahsen, ona baskı yapanlardan bazılarını tanıyordum; şiirlerini ve geçmişlerini biliyordum. Bazıları eski rejime bağlıydı. Doğrudan o rejimle ilişkiliydiler ve Pehlevi Rejimi’nin bir parçası olarak kabul ediliyorlardı. Diğer bazıları ise SSCB tarafından desteklenen Tudeh Partisi üyeleriydi. Görünüşte ideolojik olarak farklı olsalar da, Şehriyâr'a baskı yapma konusunda aynı yaklaşımı paylaşıyorlardı; ancak Şehriyâr şiddetle direndi.


Şehriyâr mütevazı bir şairdi. Şöhret peşinde değildi.. Birkaç gün önce televizyonda, Şehriyâr'ın da bulunduğu bir tören gösteriliyordu. Şehriyâr şiirler okuyordu ve bu televizyonda yayınlanmıştı. Eminim ki herkes, izleyebilen herkes, programın o bölümünü izlemiştir. Yatağa giderken televizyonunun açık olduğunu fark ettim ve Şehriyâr'ın şiir okuduğunu duydum. İzlemek için içeri girdim ve çocukların ayakta durup onu izlediğini gördüm; hepsi. Şehriyâr olağanüstü bir popülerlik kazanmıştı. Bu, Allah için yaptığı hizmet ve çalışmalardan kaynaklanıyordu. Şehriyâr'ın şöhreti kesinlikle kalıcı olacaktır. Sa'di ve Hafız gibi bir şairdir ve daha sonra adından daha da söz ettirecektir.