.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Cevadi-i Amuli

Mübarek Ramazan ayı, direkt olarak Allah’a mensup olan bir aydır. Kur’an-ı Kerim’de yalnızca bu ayın adı zikredilmiş ve Allah-u Teâla bu ayı Kur’an’ın nüzul ayı olarak adlandırmıştır. Zira Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

"Ramazan ayı bir aydır ki; insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan, hak ile batılı ayırt eden Kur’an bu ayda indirildi.”[1]

Onu sadece bu ayda oruç tutmak büyük kılmamıştır. Belki bu ayın azametli ve büyük olması, Kur’an’ın bu ayda nazil olması sebebiyledir. Kur’an’da birçok şer’i hükümler yer almaktadır ve bu şer’i hükümlerden biri de oruç tutmaktır. İnsan bu ayda Allah’ın misafiridir ve Allah-u Teâla bu ayda insanlara Kur’an adlı bir nimet göndermiştir. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:

Hz. Mehdi ve Mehdilik Felsefesi
Hz. Mehdi ve Mehdilik Felsefesi
İçeriği Görüntüle

“Kur’an hazırlanmış ilahi bir nimettir. Kur’an herkesin yemeğini getirip yediği bir sofra değildir. Hiç kimsenin kendi istek ve arzularını Kur’an’a yüklemeye, kendi anlayışının ürünlerini Kur’an hesabına yatırmaya hakkı yoktur. Kur’an sofra değil, bilakis hazırlanmış ilahi bir nimettir. Marifetlerin arayışları içerisinde olan ve onlara susayan herkes bu yemekten istifade edebilir.”[2] Bunu hem Sünnî hem de Şii âlimler nakletmişlerdir.

Rabbimiz bizleri bu ayda Kur’an okumaya davet ediyor ve bizimle bu ayda konuşuyor. Mana ehli olan büyükler diyorlar ki; gerçi oruç tutmak zor ve müşkül bir şeydir. Lakin Allah’ın şu nidasını duymanın lezzeti (ki şöyle buyuruyor: “Ey İnsanlar, kötülüklerden ve şüpheli şeylerden korunmanız için oruç sizden öncekilere farz edildiği gibi sizlere de farz edildi. Bakara\183) oruç tutmanın verdiği yorgunluğu insandan gidermeye yetiyor.

Allah yolunun ehli olan kimseler seneye Ramazan ayı ile başlarlar. Mesela çiftçi birisi kazanç ve gelirini son baharda hesapladığı için ona göre yılın başı sonbahar ayıdır ve aynı şekilde bir genç için senenin başı ilkbahardır. Lakin Allah yolunun yolcusu olan ve ona doğru hareket eden birisi için yılın başı Ramazan ayıdır. O bu Ramazan ayından, diğer Ramazan ayına kadar nasıl bir merhalede olduğunu, seyrinin ne derece olduğunu inceler.

Resulullah (s.a.a) Şaban ayının son cumasında beyan ettikleri hutbesinde buyuruyorlar ki:

“Ey insanlar! Sizler özgür değilsiniz, sizler kafestesiniz ve kafeste haps olduğunuzu da bilmiyorsunuz ve bundan habersizsiniz. Günahlarınız sizleri bir kafese zindan etmiştir. Mübarek Ramazan ayından istifade ederek kendinizi özgür ediniz. Günahkâr insan borçlu bir insan gibidir ve borçlu olan birisi rehine bırakmak zorundadır. Burada ev, yer, toprak gibi şeyleri rehin olarak kabul etmiyorlar. Bilakis burada İnsanın canını rehin alıyorlar. Ben istediğim her şeyi söyleyebilirim, istediğim her şeyi yapar ve istediğim her yere gidebilirim. Diğer bir insan esir bir insandır ve o özgür ve hür değildir. Heves, arzu ve isteklerinin tutsağı olan herkes köle ve tutsak birisidir ve o özgür değildir.”[3]

İslam’da özgürlük (özgürlük) kadar değerli hiçbir şey yoktur. Ehli Beyt imamları (a.s) birçok cümleleriyle bizlere özgür olmayı öğretmişlerdir. Dış düşmandan kurtulup özgür olmak pek mühim değildir. Bilakis insanın deruni düşmanlardan kurtulup özgür olması çok mühimdir. Bizler kendimizin köle mi yoksa özgür mü olduğumuzu bilmek istiyorsak bunun da yolu var: Eğer gönlümüzün arzularına, istek, heva ve hevesimize göre davranıyorsak o zaman malumdur ki bizler arzu, istek ve tutkular kafesinde hapsolmuşuz ve eğer Allah’ın istediği şeylerle amel ediyor, onun arzuladığı şekilde davranıyorsak o zaman hür ve özgür bir insanız. Zira hür ve özgür olan kişi Allah’tan gayri hiçbir şeyi düşünüp, onunla ilgilenmez. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Acaba geçmiş neslin dişlerinin arasında baki kalan şu kırıntıları terk edecek hiçbir insan yok mu?”

Maksat dünyadır. Hali hazırda dünya denilen şeyden (makam, servet, yer, mesken vb. ) geçmiş nesil istifade etti ve dişlerinin arasında kalan kırıntılar sonradan size ulaştı. Yeryüzünde olan her şey, bütün makamlar, mallar, hayaller, tasalar vb. şeyler geçmiş neslin dişlerinin arasında kalan artık ve kırıntılardan ibarettir. Ancak ve ancak hür ve özgür bir insan bu artık ve kırıntılardan geçebilir.[4]

Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“Herkes kendi kazancına bağlıdır. Herkes rehindedir. Fakat bir kısım hürdür ve o sadece sağ taraf ehlidir.”[5]

Sağ taraf ehli ululuk ve yüceliklerle arkadaş olan kimselerdir ve onlardan bereketten başka bir şey beklenmez. Onların da bereket ve uğurdan başka bir işleri yoktur. Yüce rabbimiz bizleri bu büyük nimeti elde etmeye davet ediyor. Ramazan ayı özgürlük ayıdır. Her geçen günüyle birlikte kendi ellerimizle ördüğümüz zincirlerden birinden kurtulabilmemiz için nefsimizi kırıp parçalamamız gerekiyor ve özgür olmanın en iyi yolu da ibadetlerin sırlarını anlayıp bilmektir.

Bütün ibadetlerin bir zahiri bir de batını/sırrı vardır. Bizlere onların esrarını öğrenmemiz ve de onlarla amel etmemiz emredilmiştir. Namaz kılmak, oruç tutmak, abdest almak ve diğer emirler, ilahi emirlerden bir bölümü oluşturmaktadır. Bu hükümlerin her biri insanın onların esrarını anlaması ve özgür olması içindir.

Resulullah her zaman sabah namazından sonra tanyeri ağarıncaya kadar mescitte oturur ve insanların sorularına cevap verirdi.

Bir gün iki kişi Peygamber’e soru sormak için bekliyorlardı. Peygamber öndekine şöyle buyurdu: “Gerçi sen o kardeşinden önce geldin ama sen kerem ehli ve cömert birisin. Öyleyse sıranı ona ver. Zira onun işi ve acelesi var.”

Peygamber orada insanlara sıraya riayet etme edebini öğretmek istiyordu. Sonra da onlara şöyle dedi: “Ben mi sizin neden geldiğinizi söyleyeyim, yoksa kendiniz mi söyleyeceksiniz?” Onlar, “Ya Resulullah siz buyurunuz.” dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “Biriniz hacc ile ilgili meseleleri öğrenmek için geldi, diğeriniz ise abdest ile ilgili meseleleri öğrenmek için geldi.

Ama abdest almanın manasına gelince. . . Abdest alırken elleri ve yüzü yıkamanın, başı meshetmenin sırrı vardır. Yüzü yıkamanın sırrı şudur ki, “Ey Rabbim bu yüzümle ne kadar günah işlemiş isem onu yıkıyorum. Ta ki temiz ve pak bir yüzle senin dergahında ibadet edeyim ve tertemiz pak bir alınla secde edeyim.”

Kolları yıkamanın sırrı da şu ki, “Ey rabbim ben günahlardan ellerimi çekiyorum ve bu vesile ile ellerimi temizliyorum.” Başı meshetmenin sırrı ise şudur ki, “Ey rabbim bütün batı hayalleri ve zihnimde oluşturduğum boş ve ham arzuları/istekleri zihnimden siliyor ve bütün o batılları zihnimden ve fikrimden uzaklaştırıyorum.”[6]

Eğer bir kimse Hak Teâla’nın mübarek adını anmak istiyorsa, mutlaka ağzını bütün kirlerden, ağız ve dille işlenen günahlardan temizlemelidir. Temizlenmemiş/kirli bir ağızla Allah anılabilir mi? Bu zikrettiklerimiz abdest almanın esrarından çok azıdır.

Eğer bizler namaz kılarken lezzet almıyorsak, ibadetlerin lezzetlerini hissetmiyorsak bu ibadetlerin sırrını bilmememizden kaynaklanıyor. İbadetlerin lezzetini hissedenler onu hiçbir şeye tercih etmezler.

Merhum İbni Babeveyh, İmam Rıza’nın, öğrencisi Muhammed İbn Sinan’a şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Abdest almanın sırları vardır ki insan tertemiz organlarıyla Allah’a yönelmelidir.

Acaba İnsan günah işlediği gözleriyle ve yüzüyle Allah’ın dergâhına yönelir, ona teveccüh edebilir mi?”[7]

Usulen ilahi sırlar birer hakikati ifade eder. Eğer Kur’an’ın hakikatlerini temiz insanlardan başkası anlayıp derk edemiyorsa, ibadetlerin hakikatini de onlardan başkası anlayamaz. İbadetlerin lezzetini tadan insan artık başka bir şeyle meşgul olmaz, hiçbir şey onu Allah’tan alıkoyamaz.

İmam Rıza bu hadislerinde Allah ile mülakat etmeyi ve meleklerle karşılaşmayı dile getiriyor. Yani insan melekleri görüyor, sözlerini işitiyor. Ama biz namaz kılıyor da onun nuraniyetini hissetmiyorsak, namazı adabıyla kılamamamızdan ve sırlarını bilememizden kaynaklanıyor.

Zira namazın özelliği onun batınını tanımadadır. İnsan namazın esrarlarına vakıf bir halde Allah yolunda şehit olursa, onun kanı da başka kanlardan farklıdır ve başkalarıyla mukayese bile edilemez.

Her şehidin İslam nizamını güçlendirme gücü yoktur. Bazen düşmanın istilasının karşısında durabilmek için binlerce kişinin şehit olması gerekir. Ama bazen de bu işi bir tek kişi gerçekleştirir.

Gerçi şehit olan herkes için çok yüce ve büyük bir makam vardır. Ama tüm şehitlerin derecesi aynı değildir. Daha arif/bilgili olan ve bu dünyada yaşarken Allah’ın melekleriyle haşir neşir olan kimselerin kanı daha çok tesirlidir.

Eğer Hz. Zeyneb Şam’da Yezid’e hitab ederek, “Ey Yezid! Elinde olan bütün güçleri ve kudretleri kullansan bile bize namazı unutturmaya gücün yetmez” diyorsa bunun sırrı üstte beyan ettiğim gerçeklerde yatmaktadır.

Resulullah namaz hususunda ise şöyle buyurmaktadır: “Her namaz vaktinde bir melek insanlara şöyle seslenir: “Ey insanlar kalkınız ve kendi elleriniz ile yakıp sırtlarınıza yüklendiğiniz ateşleri namaz kılarak söndürünüz.”[8]

Bütün yaptıklarımızın, haram bakışlarımızın kötü sözlerimizin ve gittiğimiz kötü yolların bizlerden ayrı ve uzak olduğunu sanmayalım. Bütün bunlar kendi ellerimizle yakıp omuzlarımızda taşıdığımız ateşlerdir ve bizler tonlarca ateşin omuzlarımızda olduğundan bile habersiz yaşıyoruz.

İnsan kendi cehenneminin odun ve ateşi olacaktır. Cin suresinin 15. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “ Fakat gerçekten sapıp zulmedenlere gelince onlar da cehenneme odun olurlar.”

Yani insan odun ve ateş suretinde haşrolacaktır. Eğer Allah adalet ehlini seviyorsa, zulüm ehlini de düşmanı olarak görmektedir ve onlar cehennemin odunları olacaklardır.

Yaptıklarımızın birçoğu ateş suretinde omuzlarımızda toplanıp yüklenmiştir. Ama bizler hissetmiyoruz.

Namaz kılan kimse hem namazdan sonraki günahlardan uzaklaşmış olacak ve hem de önceden günahları vasıtasıyla yaktığı ve omuzlarında taşıdığı ateşleri de söndürmüş olacaktır ve onların yerini nurlarla dolduracaktır.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Eğer Allah birine bir nimet ihsan etmek isterse o nimeti en iyi halet içinde olduğu zaman ihsan eder.”

En iyi halet ise mihrapta deruni/batıni düşmanla cihat edildiği halettir. Eğer Allah Zekerriyya’ya Yahya’yı lütfettiyse bu müjdeyi ona ibadet ettiği sırada verdi.

Allah’a ibadet etmenin manası insanın yeryüzünde Allah’a hizmet etmesidir ve bu hizmetlerin hiçbirisi namaz kadar değerli değildir. Onunla mukayese bile edilemez. Bu nedenle Zekeriyya’ya müjde ibadet halinde verildi.[9]

Yine İmam sadık (a.s) , “Size verdiğimiz kitabı kuvvetle alın” ayeti ile ilgili olarak, “Acaba bu kuvvetten maksat kalp kuvveti midir, yoksa bedensel kuvvet midir?” diye sorulunca şöyle buyurmaktadır:

“Buradaki maksat hem kalp kuvveti ve hem de bedensel kuvvettir. Zira Allah Yahya’ya (a.s) şöyle buyuruyor: “Ey Yahya, güç ve kuvvetle kitabı al.”[10]

Yahya (a.s) hem akıl ve marifet kuvveti ile bu kitabı aldı ve hem de bedensel kuvvetle bu semavi kitabı himaye etti ve sonunda şahadete ulaşarak, “Şehit Yahya” adını aldı.

Bunun müjdesini Zekeriyya’ya (a.s) namaz esnasında verdiler. Bütün bunlar Zekeriyya’nın namazının bereketinin bir neticesidir.”[11]

- - - - - - - - - - - - - -


[1] (Bakara /185)
[2] (Kenzul Ummal 2356. Hadis; Mizanu’l Hikmet cilt/8)
[3] (Şeyh Bahai / Erbein, Hutbe-i Şabaniye, 9. Hadis)
[4] (Nehc’ül Belağa / 456. Hikmet)
[5] (Tur / 21)
[6] (Erbain-i Şeyh Behai)
[7] (Men La Yehzuru’l Fakih /c. 112, 2. Hadis)
[8] (a. g. e. /c. 1, Bab-u Fezail’es Salat 3. Hadis)
[9] (a. g. e. /2. Hadis)
[10] (Meryem suresi /12)
[11] (el-Mizan/c. 1s. 205)