.
.

Bismillahirrahmanirrahim

İrşâd (Doğru Yol Gösterici)

İrşad kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de yer almamakla birlikte r-ş-d kökünden türeyen kelimeler on dokuz âyette geçmektedir:

Yerşudûne [1] fiili doğru yola yönelmek demektir. Er-ruşd [2], reşed [3], reşîd [4] ve er-reşâd [5] kelimeleri doğru; mürşid [6] kelimesi doğru yolu gösteren, rehber; er-râşidûne [7] kelimesi ise doğru yolu bulanlar manasınadır. Reşed [8] kelimesi zarr (zarar) ve şerr (kötülük) sözcüklerinin zıddı olması bakımından yarar, fayda, iyi, iyilik gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Ruşd [9] kelimesi aklı başındalık; reşîd/er-reşîd [10] kelimesi ise aklı başında olan demektir.

Sözlükte doğru yolu bulup kararlılıkla benimsemek anlamındaki rüşd kökünden masdar olan irşâd doğru yolu göstermek demektir. Rüşd kavram olarak ğayy’ın zıddıdır. İrşâd din terminolojisinde hidayet ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak hidayeti gerçekleştirme işi genellikle yüce Allah’a nispet edildiği hâlde irşâd kula da izâfe edilebilmektedir.

İrşâd kavramıyla anlam yakınlığı bulunan sözcükten biri de davet’tir. İnsanları İslâm dinini benimsemeye ve müslümanları dinî görevlerini yerine getirmeye çağırmaya davet denir. Ayrıca teblîğ, tezkîr, tebşîr, inzâr ve emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker kavramlarını da ilâve etmek mümkündür.

Kur’ân-ı Kerîm, insanın iyiyi kötüden ayırt etme yeteneğine ve aklî kapasitesine vurgu yapmakla birlikte [11]; bunların yetersiz kalması veya yanlış kullanılması sebebiyle sosyal gözlem ve tecrübelerin de yanıltıcı olabileceğine işaret etmektedir. “Yeryüzünde bulunan (insan)ların çoğuna uyacak uysan, seni Allah yolundan saptırırlar” [12] meâlindeki âyetle, bir toplumun fıtrî meziyetlerini değiştirmedikçe yüce Allah’ın onların iyi durumlarını değiştirmeyeceğini beyan eden âyet [13] bu sosyolojik realiteyi haber vermektedir. Önleyici tedbirler alınmadığı takdirde toplumda meydana gelecek bozulmalar Kur’ân’da zulüm [14] diye nitelendirilmiş ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olan fitnenin sadece kötülere değil toplumun bütün fertlerine yönelik olacağı ifade edilmiştir. [15] Müslümanların irşad görevi kendilerine, bütün insanlara karşı sorumluluk yüklemektedir. [16]

اُدْعُ اِلٰى سَبيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتي هِيَ اَحْسَنُ

“Hikmetle (hikmetli sözlerle, sağlıklı ve ahlâklı yaşayışınla, kurduğun örnek toplum düzeni ile) ve güzel öğütlerle Rabbinin yoluna çağır (teşvik et, sevk et) ve onlarla en güzel biçimde (mantıklı usûllerle) mücadele et (münakaşa ve mübahasede bulun.)” [17]

Bu mübarek âyet irşad için üç usûl ile takip edilecek yöntemlere ışık tutmaktadır: Bunlar hikmet, güzel öğüt, iyi niyet ve samimiyete dayalı inandırıcı tartışmadır. Birincisi hikmetle, her toplumda sayıları fazla olmayan âlim ve düşünürlere hitap eden kesin delillerden oluşur. İkincisi güzel öğütle, psikolojik faktörlerin kullanılması başta olmak üzere çeşitli vesilelerle ikna etmeyi amaçlayan bir irşad yolu olup kalabalık kitlelere yöneliktir. Duruma en elverişli tartışma yöntemi ise iyi niyetli olmayan grupları hedeflemektedir. Buradaki amaç da onları susturup kalabalık halk kitlelerine verecekleri zararı asgariye indirmektir. Üçüncüsü cedelle, bazı insanların gerçeği anlayıp benimsemesi mümkündür. İlmî faaliyet, halka yönelik çalışma ve İslâm’ı hedef alan eleştirileri cevaplandırmak şeklinde de ifade edilebilir.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا

“Ey peygamber! Biz seni şahid (tanık), müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” [18]

وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا

“Ve kendi izniyle Allah’a çağıran (davet eden) ve ışık, nur saçan (sönmez) bir kandil (aydınlatıcı bir kurtuluş feneri) olarak (görevlendirdik).” [19]

Bu mübarek iki âyet hem Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) irşad hiyerarşisinin başında yer aldığını bildirmekte hem de mürşid’in önemli niteliklerini anlatmaktadır. Her iki âyette sıralanan beş niteliğin ilki, ilâhî gerçeklerin yanında sosyal realiteye vâkıf olmayı içermekte, ikinci ve üçüncü nitelikler, özendirme ve uyarma yöntemlerini yerine göre kullanmaya işaret etmektedir. Dördüncü nitelik, olarak zikredilen davet mürşidin sürekli olarak gayret göstermesini, muhatapları için rahmet ve hidayet talep etmesini gerektirir. Beşinci nitelik, “Işık saçan kandil” olma niteliği mürşidin anlattığı mesajın gereklerini yerine getirmesi, misyonuna uygun bir hayat yaşaması ve fiilî temsil konumunu daima koruması şeklinde anlaşılmalıdır. [20]

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يرًا وَنَذيرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.” [21]

* * *

Tebşîr (Müjdeci)

“Biz, elçileri sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.” [22]

Kur’ân-ı Kerîm’de b-ş-r kökünden kelimeler 123 yerde şu anlamlara gelmektedir:

Beşşerû [23], yübeşşiru [24] fiilleri ile beşşir [25] emir kalıbı müjdelemek manasınadır.

Büşr [26] ve büşrâ/el-büşrâ [27] kelimeleri müjde; beşiîr/el-beşîr [28] ve mübeşşir [29] kelimeleri müjdeci, haberci; mübeşşirât [30] ve mübeşşirîn [31] kelimeleri ise müjdeleyiciler anlamlarında kullanmaktadır.

Müstebşirah [32] müjdeler nedeniyle sevinçli demektir.

Beşer [33], el-beşer [34] kelimesi deri, insan, insanoğlu anlamlarına gelmektedir.

Tübâşirû [35] kalıbı cinsel ilişkide bulunmak ile ilgili mana vermektedir.

Sözlükte güler yüzlü olmak; güler yüzle karşılamak, müjdelemek anlamındaki beşr (büşûr) kökünden türeyen tebşîr müjdelemek demektir. Kelime mutlak şekilde zikredildiğinde sevindirici haber vermeyi ifade ederken belirleyici bir kaydın bulunması durumunda kötü haber vermeyi de kapsar.

Genellikle karşıtı olan inzâr ile birlikte kullanılması iyi habere tahsisini belirtmektedir. Beşr kavramı türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de sekseni aşkın yerde geçmektedir.

Bazı peygamberlerin doğum müjdeleriyle Hz. Îsâ’nın (a.s) Ahmed (s.a.a) adlı bir peygamberin geleceğini haber vermesi [36] bunlar arasında sayılabilir. Kur’ân’da bütün peygamberlerin uyarıcı (nezîr) ve müjdeleyici (mübeşşir), Kur’ân’ın da insanları doğruya ve hayra ulaştıracak düsturları içeren bir kitap olduğu beşîr [37] kelimesiyle ifade edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de müjdeleyip özendirmek amacıyla güzel bir amelin daha hayırlısıyla [38] veya on katıyla [39] karşılık göreceği bildirilmiş, Bakara sûresinde mallarını yüce Allah yolunda harcayanların karşılığı her başağında 100 tane bulunan yedi başaklı buğday tohumu tanesine benzetilmiştir. [40] Tebşîr, Hz. Peygamber’in (s.a.a) beyanlarında, “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin” şeklindeki emirle bir düstur olarak yer almıştır.

Kur’ân’da yer alan ifadelerden tebşîr’in mutlak şekilde hayrı ve iyiliği çağrıştırdığı, fakat aynı kavram şerle kayıtlandığında muhatabın hassasiyetle uyarıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim “Onları can yakıcı bir azapla müjdele” [41] meâlindeki âyetler, iman edip sâlih amel işleyen kulların cennetle müjdelenmesini gerektirdiği gibi aksi davranışlarda bulunan kimselerin azapla uyarılmasının gerektiğini ortaya koymaktadır.

Peygamberlerin müjdenin yanı sıra uyarma görevlerinin de bulunması, tebşîr ile inzâr’ın dine davet konusunda birbirini tamamlayan iki yöntem olduğunu göstermektedir. Zira insanda dengenin sağlanması ve korunabilmesi için bu kavramların birlikte kullanılması icap eder. Nitekim birçok âyette tebşîr ile inzâr bazen bu kavramlar zikredilmese de yan yana geçmektedir.

Yüce Allah’ın kullarına hitap etmesi sırasında tebşîr ve inzâr ile sağlanan dengenin benzeri insanın yüce Allah’a yönelik davranışlarında havf ve recâ şeklinde ortaya çıkmaktadır. İnzâr bir itici güç olarak insanı arkadan sevk ederken tebşîr önüne çıkabilecek engelleri aşmasını sağlar. [42]

* * *

İnzâr (Uyarıcı)

Kur’ân-ı Kerîm’de n-z-r kökünden kelimeler 130 yerde şu anlamlara gelmektedir:

Nezertü [43] ve nezertüm [44] fiilleri adamak; nezr/en-nezr [45] ve nüzûr [46] kelimeleri adak, adaklar; enzerte [47] enzernâ [48]; yünziru [49] tünzir [50] ve ünziru [51] fiilleri ile enzirû [52] emir kalıbı korkutmak, uyarmak, sakındırmak, tebliğ etmek; ünzirû [53] yünzerûne [54] edilgen fiilleri uyarılmak; nüzr [55] ve nezîr [56] kelimeleri uyarı; nezîr/en-nezîr [57] ve münzir [58] kelimeleri uyarıcı; nüzür/en-nüzür [59] uyarıcılar, uyarılar; münzirîn [60] kelimesi uyarıcılar ve el-münzerîn [61] sözcüğü ise uyarılanlar demektir.

İnzâr (uyarma) ve tebşîr (müjdeleme) bütün peygamberlerin kullandığı iki davet metodudur. Kur’ân’da tebşîr ve inzâr genelde birlikte zikredilmekle beraber inzâr kökünden gelen kelimelerin daha fazla oluşu dikkat çekicidir. Yüce Allah, uyarıcı ve müjdeleyici peygamberler göndermek sûretiyle insanların vicdanlarını sarsacak bütün yolları denemek ve Cenâb-ı Hakk’a karşı herhangi bir itirazın öne sürülmesine imkân vermemek inzâr’ın temel amacıdır. [62]

Kur’ân’da değişik inzâr vasıtalarından söz edilir. Bunların başında bizzat Kur’ân’ın kendisi gelir. Hz. Peygamber’e (s.a.a) insanları, Kur’ân’la uyarmasını telkin eden çok sayıda âyet vardır. [63] Diğer bir inzâr çeşidi, inançsız ve günahkâr insanları ahiret gününde bekleyen şiddetli azabı hatırlatıp cehennem tasvirlerini nakletmektir. Bu tablolar hem maddî elem ve ıstırapları [64] hem de korku, panik, sıkıntı, yüce Allah tarafından yüzüstü bırakılma gibi psikolojik azabı gözler önüne serer. [65] Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) davetine karşı direnen müşriklerin bu dünyada çarptırılacağı cezaların hatırlatılması da [66] bir diğer inzâr vasıtası olarak kabul edilebilir.

* * *

Emir bi’l Ma’rûf Nehiy ani’l-Münker

İyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma yönündeki faaliyetler için kullanılan dinî, ahlâkî ve hukukî bir tabirdir.

Arapça’da bilmek, tanımak, düşünerek kavramak anlamındaki irfân kökünden gelen ma‘rûf sözlükte bilinen, tanınan, benimsenen şey manasına gelir. Bir şeyi bilmemek, bir şey zor ve sıkıntılı olmak gibi anlamlar taşıyan nükr veya nekâret kökünden gelen münker ise tasvip edilmeyen, yadırganan, sıkıntı duyulan şey demektir. Ma‘rûf kelimesi Câhiliye döneminde iyilik, ikrâm, gönül okşayıcı söz ve davranış anlamında kullanılmaktaydı.

Kur’ân-ı Kerîm’de ma‘rûf ve münker kelimeleri dokuz âyette ma‘rûfu emretme, münkeri nehyetme anlamına gelen ifade kalıplarıyla geçmektedir. Bu âyetlerde hangi davranışların ma‘rûf, hangilerinin münker olduğu belirtilip bir tahsis yoluna gidilmemesi, ma‘rûfun dinin yapılmasını gerekli gördüğü veya tavsiyeye şayan bulduğu, münkerin de bunların zıddı olan söz ve davranışların tamamını kapsadığını göstermektedir. İslâmî kaynaklar iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi, bu şekilde faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması için gösterilen faaliyeti, Kur’ân ve hadislerdeki kullanıma uygun olarak emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker şeklinde formülleştirmişler, kitap, sünnet ve icmâa dayanarak bu faaliyetin farz olduğunda birleşmişlerdir.

Müfessir, Arap dil âlimi ve ahlâk felsefecisi Ebû’l-Kâsım Hüseyn b. Muhammed b. el-Mufazzal er-Râgıb el-İsfahânî (ö. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği), ma’rûf, akıl ve şeriatın iyi olarak nitelendirdiği fiilleri ifade eden bir isimdir; münker de yine aklın ve şeriatın benimsemediği, yadırgadığı şeydir der.

Lisânü’l-ʿArab adlı ansiklopedik sözlüğüyle tanınan dil âlimi, edip ve Şâfiî fakihi Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem b. Alî b. Ahmed el-Ensârî er-Rüveyfiî (İbn Manzûr)’un (ö. 711/1311), ma’rûf için yaptığı tariflerden biri şöyledir: Ma‘rûf, münkerin zıddı olup insanın faydalı bulduğu, hoşlandığı, memnun olduğu şeydir. Böylece münkerin de “insanın vicdanını rahatsız eden şey” olduğu anlaşılmaktadır.

el-Keşşâf adlı tefsiri yanında Arap dili ve edebiyatına dair çalışmaları ile tanınan çok yönlü Mu‘tezile âlimi Ebû’l-Kâsım Mahmûd b. Ömer b. Muhammed el-Hârizmî ez-Zemahşerî (ö. 538/1144), “İçinizden hayıra çağıran, ma‘rûfu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun” [67] meâlindeki âyeti açıklarken bu görevi ancak ma‘rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi hâlde iyiliğin kötülük veya kötülüğün iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır. [68]

İslâmî kaynaklarda emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münkere geniş yer verilmesi ve bu ilkenin daha çok hükmü ve uygulanmasıyla ilgili olarak yapılan tartışmalar, konunun İslâm toplum hayatı açısından büyük önem taşıdığını göstermektedir.

Kaynakların incelenmesinden çıkan sonuca göre emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker fert ve toplum hayatına din, akıl ve mâşerî vicdan tarafından benimsenen inançların, değerlerin ve yasama tarzının hâkim kılınması; dinin, aklın ve sağduyunun reddettiği her türlü kötülüğün önlenmesi yolunda ferdî ve toplu gayretleri, siyasî ve sivil önlemleri ifade etmektedir. [69]

Devam Edecek…

- - - - - - - - - - - - - - -

[1]- 2/Bakara: 186.

[2]- 2/Bakara: 256.

[3]- 72/Cin: 2, 14.

[4]- 11/Hûd: 97.

[5]- 40/Mü’min: 29, 38.

[6]- 18/Kehf: 17.

[7]- 49/Hucürât: 7.

[8]- 72/Cin: 10, 21.

[9]- 11/Hûd: 78.

[10]- 18/Kehf: 17.

[11]- 30/Rûm: 30.

[12]- 6/En‘âm: 116.

[13]- 13/Ra‘d: 11.

[14]- 4/Nisâ: 148; 42/Şûrâ: 40; 51/Zâriyât: 59.

[15]- 8/Enfâl: 25.

[16]- 2/Bakara: 143; 3/Âl-i İmrân: 104, 110.

[17]- 16/Nahl: 125.

[18]- 33Ahzâb: 45.

[19]- 33Ahzâb: 46.

[20]- 2/Bakara: 45, 153; 31/Lokmân: 17; Ebü’l-Bekâ, el-Külliyyât, s. 380, 476; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 266; Kâdî İyaz, eş-Şifâʾ, c. 1, s. 221; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, s. 454.

[21]- 34/Sebe: 28.

[22]- 6/En’âm: 165.

[23]- 51/ Zâriyât: 28.

[24]- 9/Tevbe: 21.

[25]- 19/Meryem: 7.

[26]- 27/Neml: 63.

[27]- 39/Zümer: 17.

[28]- 5/Mâide: 19.

[29]- 17/İsrâ: 105.

[30]- 30/Rûm: 46.

[31]- 18/Kehf: 56.

[32]- 80/Abese: 38-39.

[33]- 74/Müddessir: 29.

[34]- 11/Hûd: 27.

[35]- 2/Bakara: 187.

[36]- 61/Saff: 6.

[37]- 41/Fussilet: 4.

[38]- 27/Neml: 89.

[39]- 6/En‘âm: 160.

[40]- 2/Bakara: 261.

[41]- 3/Âl-i İmrân: 21.

[42]- TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 40, s. 226.

[43]- 19/Meryem: 3.

[44]- 2/Bakara: 270.

[45]- 76/İnsan: 7.

[46]- 22/Hac: 29.

[47]- 36/Yâsîn: 10.

[48]- 78/Nebe: 40.

[49]- 18/Kehf: 2.

[50]- 2/Bakara: 6.

[51]- 21/Enbiyâ: 45.

[52]- 16/Nahl: 2.

[53]- 46/Ahkâf: 3.

[54]- 21/Enbiyâ: 45.

[55]- 77/Murselât: 6.

[56]- 67/Mülk: 17.

[57]- 48/Feth: 8.

[58]- 50/Kâf: 2.

[59]- 10/Yûnus: 101.

[60]- 44/Dûhân: 3.

[61]- 37/Sâffât: 73.

[62]- 4/Nisâ: 165; 5/Mâide: 19.

[63]- 6/En‘âm: 19, 92; 7/A‘râf: 2; 21/Enbiyâ: 45.

[64]- 14/İbrâhîm: 44; 40/Mü’min: 15,18.

[65]- 3/Âl-i İmrân: 77; 10/Yûnus: 27; 68/Kalem: 43; 70/Meâric: 44; Abdülkerîm Zeydân, Usûlü’d-daʿve, s. 297-314; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, c 5, s. 38-39; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, s. 358.

[66]- 41/Fussilet: 13; 46/Ahkâf: 21; 54/Kamer: 36.

[67]- 3/Âl-i İmrân: 104.

[68]- Zemahşerî, el-Keşşâf, c. 1, s. 452.

[69]- el-Müfredât; el-Muʿcem; Lisânü’l-ʿArab; Tâcü’l-ʿarûs, arf, nkr md.; et-Taʿrîfât, maʿrûf, münker md.; Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, s. 141-148, 741-747; Aynî, ʿUmdetü’l-kârî, c. 18, s. 150-151; Cüveynî, el-İrşâd, s. 368; Ebû Ca‘fer et-Tûsî, en-Nihâye fî mücerredi’l-fıkh ve’l-fetâvâ, c. 1, s. 299-303; Ebû Temmâm, el-Hamâse, s. 161; Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ, el-Muʿtemed fî usûli’d-dîn, s. 194; Hüseyin b. Abdüssamed el-Hârisî, Nûrü’l-hakika s. 240; İbn Abdülber, Behcetü’l-mecâlis, c. 1, s. 302; İbn Hazm, el-Fasl, c. 5, s. 19-28; İbn Kuteybe, ʿUyûnü’l-ahbâr, c. 3, s. 156, 174-182; İbn Müflih el-Makdisî, el-Âdâbü’ş-şerʿiyye ve’l-minehu’l-merʿiyye, c. 1, s. 155; Meclisî, Bihârü’l-envâr, c. 97, s. 68-99: Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 271; Muhakkık el-Hillî, Şerâʾiʿu’l-İslâm fî mesâʾili’l-helâl ve’l-harâm, c. 1, s. 341; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, c. 8, s. 163; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 138; Zebîdî, İthâfü’s-sâde, c. 7, s. 2-52; Zevzenî, Şerhu’l-Muʿallakât, , s. 82, 107, 119, 120.