.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Hasan Hüseyin Güneş

Erbaîn, Arapça kırk sayısını karşılayan tabirdir. Kırk gün ve benzeri kesitler, İslam açısından vurgulanmış birer zaman dilimleridir. Örneğin; Müslümanların sayısı kırkı bulduktan sonra Hz. Muhammed (saa) İslam'ı açıkça tebliğe başlamıştır. Hz. Yunus (as) balığın karnında kırk gün kalmıştır. Akrabayı ziyarette kırk günü geçirmemelidir. Kırk koyundan biri zekât olarak verilir. Ruh, anne karnındaki bebeğe kırkıncı gününde verilir. Kadınlarda hamilelik süresi kırk hafta sürer. Olumlu/olumsuz bir davranışın insana kırk gün tesiri olduğu söylenir.

Kırk sayısı İslam vahiy ve hadis geleneğinde yer almıştır. Aşağıdaki ayet buna işaret etmektedir.

“Musa ile otuz gece sözleştik ve ona bir on daha ekleyerek tamamladık. Böylece rabbinin belirlediği süre, kırk gece olarak tamamlanmış oldu.”[1]

Bu ayette işaret edilen husus muhtemelen, Hz. Musa (as)'ın kutsal levhaları alabilmesi için kırk günü oruç ile geçirerek nefsini manevî olarak hazırlamasıdır. Bunun haricinde Kur'ân'da insanın olgunluk yaşının kırk olarak belirlenmesi[2] -nitekim Hz. Peygamber (saa)'e de risâlet bu yaşta tevcih edilmiştir[3]- İsrail oğullarına Arz-ı Mukaddes'in kırk yıl yasaklanışı,[4] yine kırk sayısıyla ilişkilidir.

Kur'ân dilinin kırk sayısına bu vurgusu haricinde hadislerde de benzer bir vurguya rastlanmaktadır. Aşağıdaki örnekler bu minvalde serdedilen hadislerden küçük bir seçkidir.

“Resulullah şöyle buyurdu: Bir kul Allah azze ve celle'ye olan amelini kırk gün hâlis kılarsa, hikmet pınarları muhakkak kalbinden diline yansır.”[5]

“İmam Muhammed Bâkır aleyhisselâm şöyle buyurdu: Bir kul Allah azze ve celle'ye olan imanını kırk gün hâlis kılarsa (veya şöyle dedi: bir kul için kırk gün Allah'ı zikretmekten başka daha güzel ne olabilir ki;) muhakkak bunun neticesinde Allah onu dünyada zâhid kılar ve dünyanın dert ve dermanını ona gösterir. Hikmeti (bu müminin) kalbinde sabit ve dilini de bu hikmetle nâtık kılar.”[6]

Benzer bir şekilde, kişi öldükten kırk gün sonra yasının tazelenmesi de üzerinde durulan bir meseledir. Burada üzerinde durmaya çalışacağımız husus, İmam Hüseyin (as)'ın şehâdetinin kırkıncı gün münasebetine dair -bu güne denk gelmesi dolayısıyla- bazı hususlara işaret etmektir.

1- Erbaîn Ziyareti, İmam Hüseyin (as)'ın şehadetinin kırkıncı günü okunmaktadır. Bu günde Şia dünyasında Hazret için özel anma ve ezâ meclisleri tertip edilmektedir. Bu durum diğer on üç Masumun hiç biri için uygulanmamaktadır. Seyyid İbni Tavus'un İkbâl adlı eserinde İmam Hasan Askerî (as)'dan rivayeti, bu hususta bizlere bazı çağrışımlarda bulunabilir. Bu hadiste İmam Hasan Askerî (as), mümin birinin beş özelliğini saymakta ve bunlar arasında Erbaîn Ziyaretini ilk sıraya yerleştirmektedir.[7] O halde mümin olma yolunda mesafe kat etmek isteyen her Sünnî ve Şiî bu hasleti kazanmak için çaba sarf etmelidir.

2- Şu konuda teemmülde bulunmamız gerekmektedir; neden diğer on üç Masumun değil de İmam Hüseyin (as) için Erbaîn Ziyareti bulunmakta ve bunun yerine getirilmesi için ısrarla vurgu yapılmaktadır? Kanaatimizce bunun muhtemel sebeplerinden bazıları aşağıda sıralanan hususlar olabilir:

a) Hazretin kıyamının canlı tutulması. Mümin insan, Âşûra günü ve yasıyla adeta kırk günlük bir çileye[8] girmiş gibi olur. Bu çileden çıkmak büyük bir ritüelle gerçekleştirilmektedir ki bu da Erbaîn Ziyareti ile olmaktadır. Muhlis kul, manevî merhaleleri kat etmek için girdiği bu seyr û sülûka adeta İmam Ebâ Abdillâh Hüseyin (as)'ın manevî önderliğinde başlamakta ve yine O'nun yol göstericiliği eşliğinde bu yolu kendi istidadınca kat edip bitirmektedir. Bu kırk günlük arada hiçbir Masumu ilgilendiren ve Müslümanların sevincine neden olacak bir hadisenin bulunmaması da mümin kişinin hüznüne odaklanmasına ve dünya lezzetlerinden el etek çekmesine zemin hazırlamaktadır.

b) Âşûra günü sadece bir güne ve Kerbela mekânı da bir yere mahsus kılınmamalıdır. Muharremin onuncu gününün mesajını kırk gün boyunca İslam âlemine taşıyan mukaddes insanlar; İmam Cafer-i Sadık (as)'ın “Her gün Âşûra, her yer Kerbela” düsturunu işitmişçesine, Şam diyarında ve daha sonrasında başka beldelerde yayarak, birçok yürekte devrimler gerçekleştirmişlerdir.

c) Bu nedenle Âşûra gününden Erbaîn gününe dek Hüseyin öğretilerin farkında olup Hüseynî farkındalık yaratmak, İmam Zeynelabidin ve Zeyneb-i Kübra'nın (Allah'ın salât ve selamı onların üzerine olsun) ne yaptıklarının farkında olmaktan geçer.

d) Kırk gün “Ya Hüseyin” deyip, Hazretin acısıyla dağlanıp Hüseynîleşmemek mümkün mü? “Bir kul Allah azze ve celle'ye olan amelini kırk gün hâlis kılarsa, hikmet pınarları muhakkak kalbinden diline yansır” hadisini anımsayalım.

e) Bu Hüseynî ruhu yakalamak, zamanımız Müslümanları için elzem bir hâl almıştır. İslamî mukaddesatın tam anlamıyla ortaya konulması, masumların ve güzide sahabenin öğretilerinin muhafazasından geçtiği gibi, bu öğretilerin her türlü tahrif ve inhiraftan ârî kılınması da Hüseynî öğretilerin muhafazasından geçer.

3- Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda İmam Hüseyin (as)'a ağlama, onun için yas tutup gözyaşı dökme ve benzeri eylemlerin -ki her biri birer teberra ve tevella eylemi olup kimin safında olduğunu gösterme ameliyesidir-, neden bidat olarak sunulmaya çalışıldığı meselesini düşünmemiz icap etmektedir. Dün, Hz. Hüseyin (as)'ı ve yarenlerini karalama kampanyası var olduğu gibi bu gün de tüm Hüseynîler hakkında bu manipülasyon kampanyası devam etmekte, ettirilmektedir.

4- Hakikate gölge düşürüp insaniyetten nasibini almayanlara çanak tutan dünya medyasında, haklarında terörist algısı yaratılmaya çalışılan bu Hüseynîlerin; zalimler nazarında Sünnî-Şiî, Arap-Acem, Türk-Kürt, Siyah-Beyaz vb. ârızî tanımlanmaları önemli değildir. Filistin'de Siyonizm'e karşı mücadele eden ve bu mücadelesinde Hazretin ortaya koyduğu insanî müştereklerinden ilham alan sosyalist bir devrimci; müstekbirler için, satılmış bir Şiî âlimden çok, ama çok daha tehlikelidir.

Elbette İmam Hüseyin (as)'ın kıyamı hakkında söylenebilecek birçok husus ve işaret edilmesi gereken nükte bulunmaktadır. Ama bu kadarıyla iktifa edelim. Rabbim bizleri Hüseynîlerden eylesin. (Âmîn)

Hüseyin Hatemi Hoca ile Bir Muharrem Sohbeti
Hüseyin Hatemi Hoca ile Bir Muharrem Sohbeti
İçeriği Görüntüle

- - - - - -

[1] A‘râf Sûresi: 142.

[2] Ahkâf Sûresi: 15.

[3] Yûnus Sûresi: 16.

[4] Mâide Sûresi: 26.

[5] İmam Gazali, İhyâu'l-Ulûmu'd-Dîn, C.IV., s. 376.

[6] Şeyh Kuleynî, el-Kâfî mine'l-Usûl, C. II, , 1388, Hadis no: 6, s. 16.

[7] Seyyid Muhammed Muhsin Tehranî, Erbaîn der Ferheng-i Şi‘a, Arş-i Endişe Kum, 1426 (Kamerî), s. 75.

[8] Çil, Farsça kırk demektir; Çile kelimesi de bu kelimeden türemiştir.