.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Habip Demir

Ritüeller, zamanın belirli bir kısmında tekrarlanan olgular olmanın ötesinde çeşitli işlevlere sahiptir. Onun en önemli işlevlerinden biri, tekrarlama yoluyla kültürün yeni kuşaklara aktarılması sürecinde grup kimliği ve aidiyetlerini korumasıdır. İnancın ve buna dayalı olarak ritüellerin bireyler arasındaki gelenekle birlikte oluşmuş toplumsal bağları güçlendirdiği ve toplumsal değerleri kalıcı hale getirdiği sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir. Yıl boyunca tekrar eden ve belirli ritüellerle sürekli olarak kendini yenileyen kutsal zamanlar, zamanın yeniden dirilmesini, böylece yapılan ritüellerle geçmişte yaşanmış bazı anların ebedileştirilmesini sağlamaktadır.

Bu çalışmamızda, Erbaîn’in Şiî gelenekteki yeri ve önemine değindikten sonra modern bir olgu olarak Erbaîn yürüyüşleri özelinde Şiî düşüncenin geçirmekte olduğu yeni dönemin izleri takip edilmeye çalışılacaktır.

* * *

Şiî Gelenekte Erbaîn ve Önemi

Şiîlik’te toplumsal bilinci diri tutmak, bireyler arasındaki iletişimi kuvvetlendirmek ve mezhebin pratiklerini geniş bir toplumsal tabana yaymak, son derece önemli bir olgudur. Bu kapsamda Şiî toplumunun günlük, haftalık, aylık ve yıllık olmak üzere çeşitli zaman dilimlerine has aktiviteleri bulunmaktadır. İmamların ve diğer mezhep büyüklerinin doğum ve ölüm yıldönümlerinde düzenlenen faaliyetler yanında “Kumeyl” ve “Tevessül” duaları gibi haftalık olarak toplumu birleştirici ve bir arada tutmaya yarayan etkinlikler en önde gelenler arasındadır. Ancak diğer ritüel ve uygulamaların yanında Şiî düşüncede Hz. Hüseyin’in şehadeti ve onun etrafında ortaya konulan birçok sembolik ve teolojik öğe, mezhebin adeta hayat kaynağı durumundadır.

Bu öğeler arasında en müstesna yeri olan ritüellerden birisi de Hz. Hüseyin’in şehadetinin kırkıncı günü olarak anılan Erbaîn ziyareti ve onunla birlikte geliştirilen etkinliklerdir. Şiî geleneğin en önemli günlerinden biri olarak görülen hicrî takvime göre 20 Safer günü, “Erbaîn-i Hüseynî” ya da “Erbaîn-i Seyyidü’ş-Şü- hedâ” olarak anılmaktadır. Bu günde Hüseyin’in kabrinin ziyaret edilmesi ve çeşitli dualar okunması mezhebin en önemli ritüelleri arasına dâhil edilmiştir.

Şiî gelenekte “Erbaîn” ya da “Erbaîn-i Hüseynî” olarak anılan Safer ayının 20. günü oldukça önemli bir simge haline gelmiştir. Hatta bu yönüyle kırkıncı günde özel olarak düzenlenen bir ziyaret şekli, Hüseyin dışında ne peygambere ne de imamların herhangi birisine atfedilmiştir. Dolayısıyla Erbaîn, bir ritüel olmanın ötesine geçerek başlı başına sembolik değere sahip bir olgu haline gelmiştir.

Şiî gelenekte bugünün tarihî süreci tartışılırken ziyaretin bizatihi kendisi hakkında tartışma bulunmamaktadır. Henüz ilk dönemlerden itibaren Hz. Hüseyin’in kabrini ziyaret etmenin fazileti ve ayrıcalıkları üzerine geniş bir edebiyatın oluşmaya başladığı bilinmektedir. Onun kabrini ziyaret etmenin günahların bağışlanmasını sağlayacağı, meleklerin, enbiyanın orada hazır bulunduğu vb. çok sayıda rivayet ile bu ziyaret, Şiî kültürün vazgeçilmez pratikleri arasında yer almıştır.19 Ancak ziyaret alanındaki klasik dönemin ilk müstakil eseri olan Kâmilu’z-Ziyârât’ta imamların kabirlerinin ziyaretleri yanında Şaban ayının ortası ve Receb aylarına özel çeşitli ziyaret günlerinden bahsedilmişken, Safer ayının yirminci gününe denk gelen Erbaîn’e özel bir ziyaretin kutsiyetine yer verilmemiş olması oldukça ilginçtir.20 Ancak söz konusu eserde kırk sayısına verilen özel önemin ve bu konuya yapılan bir vurgunun sonucu olsa gerek, “gökyüzünün Hüseyin’in ölümünden sonra kırk gün boyunca kan ağladığı, yeryüzünün kapkara olduğu, güneşin nurunu söndürdüğü vb.” şeklinde bir rivayete yer verildiği görülmektedir.

Müstakil olarak Erbaîn gününün önemine ilk değinen müelliflerden olan Şeyh Müfid (ö. 413/1022), Mesâru’ş-Şîa adlı eserinde Safer ayının yirmisinde gerçekleşen iki önemli olaya değinmiştir. Ona göre, İmam Hüseyin’in ailesi bu günde Şam’dan Medine’ye hareket etmiş ve yine sahabeden Câbir b. Abdullah, aynı gün Hüseyin’in kabrini ziyaret etmiştir. Bîrûnî (ö. 440/1048) ise Safer ayının yirmisinde Hz. Hüseyin’in başının bedenine iade edilerek defnedildiğini ve Şam’dan gelen Ehl-i Beyt’e mensup bir grubun onun kabrini ziyaret ettiğini ifade etmektedir.

Erbaîn günü Hüseyin’in kabrinin ziyaret edilmesinin önemine dair ilk rivayetin yine Şeyh Müfîd tarafından aktarıldığı görülmektedir. Onun “Erbaîn Ziyaretinin Fazileti Hakkında” başlığıyla verdiği rivayete göre İmam Hasan el-Askerî’nin, “Müminin alâmeti beştir: günlük 51 rekat namaz [farz, nafile ve gece namazı], erbain ziyareti, sağ ele yüzük takmak, secdeden alnı kaldırmak ve [namazda] Bismillahirrahmanirrahimi yüksek sesle söylemek.” dediği aktarılmıştır. Bu rivayetin, sonraki kaynaklara da aynı şekilde geçtiği görülmektedir.

Erbaîn ziyaretinden bahseden ilk kişi Şeyh Müfîd olmasına rağmen bu konuyu çeşitli yönleriyle müstakil hale getirip vurgulayan ise, onun öğrencisi Şeyh Tûsî (ö. 460/1067) olmuştur. Şeyh Tûsî’nin, Şiî geleneğin dua kitaplarının şaheseri olarak kabul edilen Misbâhu’l-Müteheccid adlı eserinde konuya özel bir başlık açtığı görülmektedir. Yine Şeyh Tûsî’nin bununla bağlantılı rivayetleri Kütübü Erba‘a arasında yer alan eserinde de naklettiği görülmektedir. Şeyh Tûsî, eserinde Erbaîn günü ile ilgili olarak şu ifadelere yer vermektedir:

“Safer’in 20’si yani Erbaîn, İmam Hüseyin’in haremi yani esir kervanı, Şam’dan Medine’ye hareket etmiştir. Yine bugün Resûlullah’ın sahabesi Câbir b. Abdullah b. Harâm el-Ensârî (r.a.), Medine’den Kerbelâ’ya gelmiş ve burada Ebî Abdillah’in (a.s.) kabrini ziyaret etmiştir. O, onun kabrini ziyaret eden ilk kişidir. Bugün onu ziyaret etmek müstehabtır. Bu ziyaret “Ziyâretü’l-Erbaîn” olarak anılır.”

Şeyh Tûsî, bunun ardından Erbaîn ziyaretinde okunacak özel bir duayı İmam Câfer es-Sâdık’tan nakleder. Bu dua, halen ziyaret kitaplarında ve dua mecmualarında yer alan metinlere kaynaklık eden rivayet olarak öne çıkmaktadır.

Erbaîn günü gerçekleşen olaylarla ilgili rivayette dikkat çeken önemli noktalardan biri, Kerbelâ olayı sonrasında Şam’a götürülen esirlerin dönüşü meselesidir. İbn Tâvûs (ö. 664/1266), dua türünde klasik olarak kabul edilen İkbâlu’l-A‘mâl adlı eserinde, Şeyh Tûsî’nin, Şam’da bulunan esirlerin Medîne’ye doğru gittikleri yönündeki rivayetini naklettikten sonra bu esirlerin Medine’den önce Kerbelâ’ya doğru gittikleri yönünde de farklı bir rivayet olduğunu kaydeder ve ilgili rivayeti naklettikten sonra bunun aklen mümkün olamayacağını açıklar. İbn Tâvûs’un eserinde esirlerin Medîne’den önce Kerbelâ’ya gidip Erbaîn gününde Hüseyin’in kabrini ziyaret etmiş olduğu yönündeki zayıf rivayet, günümüze kadar Şiî müelliflerin tartıştığı meselelerden biri haline gelmiştir. Abbas Kummî, Müntehiye’l-Âmal’da Kerbelâ olayı sonrasında geride kalan esirlerin önce Kûfe, ardından Şam’a doğru olan yolculukları hakkında detaylı bilgi vermektedir. Ancak İbn Tâvûs’un rivayetini aktardıktan sonra, esirlerin Şam’dan Medine’ye doğru hareket ettiklerini vurgular ve onların haklı olarak böyle bir hengâmede Şam’dan Kerbelâ’ya dönmelerinin mümkün olamayacağını belirtir.

Kerbelâ esirlerinin, Safer ayının yirmisinde, yani Erbaîn günü, Hz. Hüseyin’in kabrine yolculuk etmediklerini iddia edenlerin fazla olması, bununla ilgili eleştirilere cevap vermek üzere müstakil eserler yazılmasına neden olmuştur. Çağdaş yazarlardan Muhammed Tabatabâî, konuyu irdelediği hacimli eserinde, Kerbelâ esirlerinin Şam’dan sonra Hüseyin’in kabrini ziyaret ettiklerini çok sayıda rivayete dayandırmaya çalışmış, böyle bir iddianın aksinin tarih kitaplarında doğrulanamadığını belirtmiştir. Onunla aynı görüşü savunan başka yazarlar da mevcuttur. Ancak Allâme Tabâtabâî’nin halen ses getirmeye devam eden eseri hakkında Resul Ca‘feriyân, oldukça hacimli olmasına rağmen bu eserin bu konuda tatmin edici bir sonuca ulaşamadığı yönünde eleştiriler yöneltmiştir.

Erbaîn gününe özel zikredilen konulardan birisi de Câbir b. Abdullah’ın Hüseyin’in kabrini ziyaret etmesidir. Câbir’in Kerbelâ’yı Erbaîn günündeki ziyareti hakkındaki en detaylı bilgileri, muahhar yazarlardan Muhammed Bâkır el-Meclisî (ö.1110/1698) vermektedir. Buna göre, Câbir’in önemi, Kerbelâ olayından sonra burayı ilk ziyaret eden ve bu geleneği başlatan kişi olmasından kaynaklanmaktadır.

Erbaîn gününü Şiî gelenekte farklı kılan özelliklerden olan ve bu günün “Reddu’r-Re’s” olarak anılmasına sebep olan olaylardan biri de Hz. Hüseyin’in kesik başının bedenine iadesinin bu günde gerçekleşmiş olduğu yolundaki rivayetlerdir. Bu konudaki ilk rivayetlerden biri İbn A‘sem Kûfî (ö. 320/932’den sonra) tarafından dile getirilmiştir. O, Yezîd’in Kerbelâ’da öldürülen kişilerin başlarını Ali b. Hüseyin’e (İmam Zeynelâbidîn) emanet ettiği ve 20 Safer günü başların bedenlerine iade edildiği bilgisini aktarır. Ancak İbn A’sem’in rivayetinde esirlerin yanlarında bulunan başlarla birlikte Kerbelâ’ya değil Medîne’ye yöneldiklerini ilave eder. Böylece bu iadenin başka bir Erbaîn günü olup olmadığı konusu muallakta kalmıştır. Bu konuda erken dönem müelliflerinden olan Şeyh Sadûk’un da (ö. 381/991) bir rivayet aktardığı görülmektedir. Şeyh Sadûk, Ali b. Hüseyin Zeynelâbidîn’in, babasının ve Kerbelâ’da katledilen diğer fertlerin başlarını alarak Kerbelâ’da defnettiğini belirtir. Ancak bunun Safer ayının yirmisinde olup olmadığına dair bir bilgi vermez. İbn Şehrâşûb da (ö. 588/1192) Erbaîn ziyaretinin öneminin sebebi olarak Hüseyin’in başının Kerbelâ’da bedenine iadesi olduğunu zikreder. Ancak buna rağmen bu olayın Erbaîn günü mü yoksa başka bir gün mü olduğuna dair bir bilgi vermez.

Erbain Yürüyüşü, Zulme ve Adaletsizliğe Karşı Direnişin Sembolüdür
Erbain Yürüyüşü, Zulme ve Adaletsizliğe Karşı Direnişin Sembolüdür
İçeriği Görüntüle

* * *

Kimlik İnşa Edici Bir Sembol Olarak Erbain Ziyareti ve Yürüyüşü

Modernleşme ile birlikte insanlar, yerel ve kısıtlayıcı her türlü kimliğin dışına çıkmaya, sosyal alana dair bütüncül kimliklerden uzaklaşıp daha fazla bireyselleşme, özgürleşme eğilimleri göstermeye başlamışlardır. Böyle bir ortamda özel olarak mezhepler tarafından sunulan daha dar kalıplı kimlik arayışlarına mesafeli bir tavrın giderek geliştiği gözlemlenmektedir. Ancak diğer yandan modernleşmenin getirdiği yalnızlık ve kimliksizlik gibi duyguların, insanları belli noktalarda birleştirecek üst kimliklere duyulan ihtiyacı artırdığını söylemek gerekmektedir. Bu bağlamda Şiîliğin, mezhep aidiyeti üzerinden mensuplarını konsolide edecek, belli noktalarda birleştirecek etkinlikleri önemsediği sıklıkla görülmektedir. Bu yönüyle Şiîliğin ritüel merkezli bir din anlayışı geliştirdiğini söylemek de mümkündür. Kerbelâ ve onunla bağlantılı olan ritüeller de Şiîlik’te bir toplum yaratmanın, bu ritüellerde uygulanan ve topluma öğretilen gelenekler kanalıyla ahlakî bir yol çizmenin, böylece Şiî toplumunu bir arada tutmaya yarayacak bir “toplum” inşa etmenin aracı olarak görülmektedir.

Şiîliğin, özellikle ulemanın ön plana çıktığı 19. yüzyıldan itibaren sistematik olarak kurumsal bir yapıya büründüğü, merci-i taklid makamının ortaya çıkmasıyla da toplumsal alandaki birtakım ritüellerin siyasî bir anlam kazanmaya doğru evrildiği görülmüştür. Bunun ilk tezahürlerini 1906 yılında İran’da gerçekleşen Meşrutiyet devriminde görmekteyiz. Devrime giden süreçte ulemanın da etkisiyle taziye merasimleri, adeta siyasi birliktelik ve kamuoyu oluşturmada bir araç olarak kullanılmıştır. Bu merasimler, bir yandan devlet idarecilerinin törenlere katılarak toplumun nabzını tuttuğu, istek ve şikâyetleri yerinde gördüğü sosyal bir platform iken, diğer yandan çeşitli yerlerden katılan geniş halk kitlelerinin belirli bir siyasî propaganda etrafında kamuoyu oluşturulabilmesi için potansiyel olarak görülmüştür.

Şiîliğin toplumsal yönünü öne çıkaran çok sayıda merasimin yanında son dönemlerde Safer ayının yirminci gününe denk gelen Erbaîn’in siyasî ve sosyal bir işlev üzerinden Şiî kimliğini inşa etme görevi üstlendiği gözlenmektedir. Erbaîn’in böyle bir işlev kazandığı Şiî yazarlar tarafından da sıklıkla ifade edilmektedir. Erbaîn’i diğer merasimlere nazaran ön plana çıkaran ve onu bu derece farklı bir anlama büründüren en önemli faktörlerden birisi de Necef ve Kerbelâ şehirleri arasındaki mesafede geniş katılımla gerçekleştirilen yürüyüş etkinliğidir. Bu yürüyüş, günümüzde Şiîlerin en büyük merasimlerinden birisi haline gelmiştir.46 Öyle ki bu yürüyüş, sadece dinî anlam taşımaktan ziyade siyasî, sosyal, kültürel ve jeopolitik anlamları da kapsayan çeşitli boyutlara sahip bir etkinlik olarak ön plana çıkmıştır. 2015 yılında Iraklı resmî kanalların verdiği bilgiye göre bu yürüyüşe 26 milyon ziyaretçinin katılmış olması, yürüyüşün söz konusu anlamları da beraberinde getiren oldukça büyük bir organizasyon haline geldiğini göstermektedir.

Şiî gelenekte, başta Hz. Hüseyin olmak üzere imamların kabirlerine yürüyerek gitmenin sevabı hakkında çeşitli rivayetler yer almaktadır. Hz. Hüseyin’in ziyaretine yürüyerek gidenlerin her bir adımının sevap olduğu, Hz. Ali’nin ziyaretine yürüyerek gidenlerin her bir adımına iki hac ve iki umre sevabı verileceği şeklindeki rivayetler, ilk dönemlerden itibaren Şiî gelenekte yürüyüşle ilgili motiflerin yer aldığını göstermektedir. Her ne kadar günümüz Şiî eserlerinde bu şekilde yürüyerek ziyaretin, imamlar zamanında mevcut olduğu kaydedilmekteyse de Erbaîn’e özel yürüyüşün yakın zamanlara kadar yalnızca Irak Şiîlerinin yerel sâiklerle gerçekleştirdikleri bir faaliyet olduğu, uluslararası bir boyuta ulaşmasının son dönemlere denk geldiği görülmektedir. İranlı Siyaset Bilimcilerden Musa Necefî de geçmişte böyle bir yürüyüşün ve ziyaretin olduğunu kabul etmekle birlikte mevcut düzen ve ölçüde yapılan şeyin modern bir olgu olduğunu ifade etmekte ve bunu Batı medeniyeti karşısında İslam Medeniyeti’nin kendine özgü bir şekil alma çabası olarak betimlemektedir. Nitekim, Şeyh Murtazâ Ensarî’nin (ö. 1864) Irak’ta merci-i taklîd olarak ön plana çıktığı dönemde uygulanan, ancak onun ölümüyle unutulan bu yürüyüşün, onun öğrencisi Muhaddis Nurî (ö. 1902) tarafından yeniden canlandırıldığı ifade edilmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni siyasî ortamla birlikte de devam eden bu etkinlik, yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha geniş kitlelerce gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Örneğin, 1967 yılında basılan Edebu’t-Taff adlı esere göre Erbaîn’de yapılan bu merasimler ve toplanan kalabalığın bir milyon kişiyi aştığı belirtilerek Hac sırasında Mekke’de oluşan kalabalığa benzetilmiştir.

Irak’ta Baas’ın iktidara gelmesiyle birlikte yasaklanan bu yürüyüşler, siyasî sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Örneğin, 1977’de 30 bin kişilik bir gruba ordunun müdahale etmesi sonucunda çok sayıda kişinin yaşamını yitirdiği kaydedilmiştir. Tarihe “Kanlı Erbaîn” olarak geçen bu tören, Şiî toplumsal bünyede önemli bir yara açmıştır. Dönemin ünlü müçtehitleri Muhammed Bâkır Sadr ve Muhammed Bâkır Hekîm’in böyle bir ortamda bu yürüyüşün ve burada elde edilen mücadelenin kutsallığına yönelik vurguları, Erbaîn’in zihinlerde daha da kökleşmesini sağlamıştır. 2003 yılında Baas iktidarının ortadan kalkmasıyla, Şiîlerin toplumsal ve siyasal alandaki görünürlükleri oldukça artmış ve yeni bir döneme girilmiştir. Böyle bir ortamda Erbaîn yürüyüşü, her yıl daha ihtişamlı bir şekilde gerçekleştirilmeye, yeni olgularla ve yorumlarla genişletilmeye devam etmiştir.

Iraklılar, Erbaîn gününe birkaç gün kala, geçmişten bu yana yaptıkları gibi kendi yerleşim yerlerinden Kerbelâ’ya doğru yürürken, başta İranlılar olmak üzere diğer milletlerden katılımcılar, Necef’ten Kerbelâ’ya doğru yürümektedir. Bu iki şehir arasındaki yaklaşık 80 km’lik mesafede 50 m’de bir olmak üzere 1452 adet sütun/direk bulunmakta, böylece yürüyüşün düzeni sağlanarak toplamda 1-2 günde yürüyüş tamamlanmaktadır. Yürüyüşün sorunsuz bir şekilde devamı ve ziyaretçilere iaşe sağlamak için ise “Mevkib” adı verilen yerler yapılmıştır. Yol boyunca taklit mercilerinin ofisleri tarafından oluşturulmuş bu kulübelerde Şiî düşüncenin çeşitli yönlerine dair konuşmalar, broşürler ve etkinlikler yürüyüş boyunca yapılmaktadır. Yol üzerinde “Hûsehânî” adı verilen kasidelerle birlikte ziyaretçilere kahramanlık ve cesaret temalı şiirler okunup kalabalıkların tekrarlaması sağlanmakta ve böylece yürüyüşün sosyal bir hareket görünümü kazanması amaçlanmaktadır. Bu yönüyle faaliyet, kültürel kimliğin korunması ve özellikle gençler üzerinde bırakılan derin tesirlerinin sonucu olarak Şiî kültürün gelecek nesillere aktarılmasında önemli bir görev ifa etmektedir. Kerbelâ merasimlerinde Hz. Hüseyin’in katledilmesi hatırlanarak keder ve üzüntü temaları ön plana çıkartılırken, Erbaîn’in bunun ötesinde anlamlar kazandığı görülmektedir. Bu yürüyüşün, insanlar üzerinde bir arınma psikolojisi oluşturduğu, “herhangi bir devletin organizasyonu olmaması nedeniyle” insanların kendi arzularıyla böyle bir arınma ihtiyacına cevap vermek üzere bu etkinliklere katıldığı vurgulanmaktadır.

Erbaîn yürüyüşü, zaman zaman çeşitli provokatif girişimlere sahne olsa da Şiîlerin, burada insanların kendilerini emniyette hissettiklerini, farklı kültürlerden gelen ziyaretçilerin, bu uzun yürüyüş sırasında tanışıp kültürlerarası irtibatların arttığını vurguladıkları görülmektedir. Bu yürüyüş sırasında herkesin birbirine bir şeyler ikram etme telaşı içine girdiği, böylece ziyaretçilerin bu ritüel sırasında hiçbir mali yüke uğramadan misafirperverlikle karşılandıkları vurgusu, yürüyüşün sosyal yönünün ön plana çıkarıldığını göstermektedir. Böylece bu yürüyüş, Şîa’nın kendine mahsus bir toplum olma yolunda önemli bir işlev üstlenmektedir. En küçüğünden en büyüğüne kadar çeşitli yaşlardan Şiîler, böyle bir etkinlikte gönüllü olarak iş bölümü içerisinde görevler üstlenmekte, bu görevler onların sosyalleşmesine imkân sağlamaktadır. Hatta daha da ileri giderek bu yönüyle yürüyüşü, Şiî toplumunu aşarak evrensel boyutta İslam medeniyetinin yeniden ihya edilmesinde bir araç olarak tanımlayan Şiî yazarlar da bulunmaktadır.

Buraya kadar anlatılanlardan yola çıkarak, Erbaîn günü yapılan yürüyüş ve etkinliklerin sadece Şiîler açısından değil, dünya Müslümanlarının da sömürgeci güçlere karşı verdiği birlik ve beraberlik mesajı olduğu ifade edilmektedir. Bu bağlamda “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın” ayetindeki Allah’ın ipinin, Ehl-i Beyt soyu olarak yorumlandığı Şiî düşüncede bilinen bir olgudur. Bu noktada Erbaîn’de çeşitli millet ve kültürlerden gelen insanların yürüyüş esnasında taşıdıkları farklılıkları bir kenara bırakarak bütünleştiklerinin ifade edilerek bu durumun, ayetin manasının tecellilerinden biri olarak yorumlanması, burada kastedilen birliğin niteliğini göstermesi açısından dikkate değer bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşımın en bariz izleri, 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin ardından Ayetullah Humeynî’nin “Vahdet” olarak nitelendirdiği ve milliyet gözetmeksizin dünyadaki tüm Müslümanların ortak hareket edip bir bütün haline gelmelerini amaçlayan politikalarını akla getirmektedir.

Ayetullah Humeynî’nin en büyük ideallerinden biri olan İslam ümmeti oluşturma gayretleri, bu vahdetin siyasi, iktisadi ve kültürel anlamda birlik sağlanarak gerçekleştirileceği düşüncesinden yola çıkmaktadır. İmam Humeynî’den sonra liderliği üstelenen Seyyid Ali Hamaneî, 1987 yılında yaptığı bir konuşmada Erbaîn’in Şiîler açısından birlik ve beraberlik işareti bir nevi mahşer yerini andıran bir simge olduğundan bahsetmektedir. Aynı konuşmalarını her yıl Erbaîn gününde benzeri ifadelerle tekrarlamaktadır. Hamaneî, Erbaîn gününün birçok bakımdan bir başlangıç noktası olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla Erbaîn ritüelinin bu anlamda İslam İnkılabı’nın hedefinin milletlerarası boyutuna katkı yaptığı, böylece aslında evrensel bir söyleme sahip olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır.

Şiî çevrelerde Erbaîn’in, yalnızca İmam Hüseyin’in ziyareti olarak sınırlandırılamayacağı, aynı zamanda seküler Batı medeniyeti karşısında İslâmî bir modelin mümkün olduğu, yerli unsurlarla desteklenen ve İslam’ın kucaklayıcı yönünü vurgulayan, tamamen İslâmî unsurlarla bezeli bir faaliyet olduğu sıklıkla vurgulanarak, bu faaliyet üzerinden yeni bir ümmet ve nihayetinde yeni bir medeniyet oluşturmanın mümkün olduğu dile getirilmektedir. Yürüyüşe katılanlar arasında yalnızca Şiîler değil, Sünnîler, Hristiyanlar, Yezîdîler, Zerdüştler gibi çeşitli tabakalardan insanların yer alması Erbaîn’i, dinler ve mezhepler üstü bir hüviyete büründürdüğü kabul edilmektedir. Farklı ülkelerden ve inanç gruplarından gelen ziyaretçiler ara- sında kültürel işbirliğinin geliştirilmesi, kalacak yer ve yiyecek giderlerinin yerel imkânlarla karşılanması, milletler arasında yakınlık ve duygu birliğinin artmasına katkıda bulunduğu dile getirilmektedir.

Erbaîn’in, sosyal ve kültürel olarak çeşitli anlamlara büründürülmesinin yanında onun son yıllarda üstlendiği en önemli işlevlerden birisi de giderek siyasî boyut kazanmasıdır. Bu yürüyüşün siyasî boyut kazanması, özellikle 2011 sonrası bölgede başlayan Arap Baharı’nın Şiî dünyadaki izdüşümü olarak da okunabilmektedir. Erbaîn’in “İslamî Uyanış” kavramıyla iç içe bir anlam kazanarak simge haline getirilmeye başlandığı gözlenmektedir. Şiî yazarların söylemlerinde Erbaîn’in tarih ve şimdi arasında kurulan bir köprü görevi üstlenmeye doğru evrildiği, Kûfelilerin Hüseyin’i Kerbelâ’da yalnız bırakmalarının ardından Erbaîn’le birlikte zihinlerinin açıldığı, cihad, şehadet ve diriliş kavramlarının anlam kazandığı, zaman ve mekân üstü bir nitelikte, çok sayıda Müslümanın sömürgeci güçler karşısında dimdik duruşlarının siyasi bir sembolü ve Şiîlerin kendileri dışındaki zalim yönetimler karşısında bir karşı duruşu olarak görülmektedir. Bu yürüyüşe katılanların tamamının özgürlük ve kurtuluş temalı sloganlar attıkları, tıpkı Hüseyin’in zulüm ve zalimden kurtulduğu gibi Şiîlerin de zalim düzenden kurtulmaları için bir haykırış olduğu, Şiîlerin tüm dünyaya birlikte verdikleri, Şiî coğrafyasının sınırlarını aşan bir nevi gövde gösterisi olduğu vurgusu, bu faaliyetin kazandığı anlamlar arasında yer almaktadır.77

Günümüz İsnâaşerî Şiîliği’nde Erbaîn’in en önemli işlevlerinden birisi de Şiî gelenek tarafından güçlü bir şekilde vurgulanan Mehdî inancının somut bir tezahürü olmasıdır. Mehdî beklentisinin aynı zamanda siyasî bir anlamı olduğu bilinen bir olgudur. Bu bağlamda Erbaîn’in mehdînin zuhurunun bir provası olduğuna ve bu inancı takviye edici bir işlev üstlendiğine de işaret edilmektedir. Burada milyonlarca Şiî’nin ortak bir gaye etrafında bir araya gelmesi, “İslamî Uyanış” olarak adlandırılan olgunun somut bir göstergesi olduğu ve böylece toplumu Mehdî’nin zuhuruna hazırlama görevini oldukça başarılı bir şekilde canlı tuttuğu dile getirilmektedir.

Uluslararası ilişkilerde devletlerin başka devletler üzerindeki egemenlik kurma aracı olarak “güç” kullanımlarının çeşitli biçimlerde gerçekleştiğini ilk kez Bertrand Russell’ın tasniflerinde görmekteyiz. O, güç kavramının zenginlik, silahlanma, sivil otorite gibi formlarla etkili olduğunu belirtmiştir. Russell’ın ardından Joseph Nye, 1990 yılında halen tartışılan ve büyük ölçüden kabul edilen “yumuşak güç” kavramını literatüre kazandırmıştır. Nye’e göre başkaları üzerinde istediğiniz şeyleri gerçekleştirmenin, silah kullanma dışında da yöntemleri olmalıdır. Onun yumuşak güç olarak tarif ettiği, çeşitli enstrümanlarla diğerleri üzerinde istendik davranışlar geliştirmenin mümkün olduğunu savunan tezi oldukça ses getirmiştir. Ona göre bu güç unsurunun diğer unsurlardan en bariz farkı, sert gücün bir şeyi iterek, yumuşak gücün ise kendine doğru çekerek başarıyı hedeflemesidir. Nye, sinema, televizyon, uluslararası markalar, popüler kültür unsurları, İngilizce, uluslararası öğrenciler, müzik vb. araçlarla ABD’nin başka ülkeler üzerinde güç kullanımının mümkün olduğunu belirtmiş ve bunlar arasında “kültür” kavramına özel olarak değinmiştir. O, kültürün diğer ülkeler nezdinde oldukça önemli bir yumuşak güç unsuru olduğu, gelecekte siyasî arenada kültür üzerinden sürdürülecek bir mücadelenin mümkün olacağını belirtmektedir. Örneğin böyle bir mücadelede Suudi Arabistan’ın Vehhabîlik üzerinden gücünü artırmaya çalıştığını örnekleriyle ifade etmektedir.83

Bu bağlamda mezheplerin ve bunlara ait her türlü ritüelin, dinî ve mezhebî unsurların yanında yumuşak güç malzemesi olarak siyasî alanda kendine yer bulmaya oldukça müsait olduğunu belirtmek gerekir. Şiîliğin gerek nüfus gerekse de türbeler kanalıyla en yoğun yaşandığı ülkelerden biri olan Irak, geçmişte ve günümüzde her bakımdan İran için oldukça önemli bir ülke konumundadır. Özellikle Saddam Hüseyin sonrası dönemde Şiîlerin nüfusa paralel olarak etki güçlerini artırmaları, bu bölgenin yeni dönemde İran’ın yumuşak güç unsurlarını kullanmak isteyeceği önemli bir alan haline gelmesine neden olmuştur. İran’ın kullandığı bu enstrümanlar arasında siyasî yardımlar, kültürel iş birlikleri ve diplomasinin yanında en önemli faktörlerden birisi mezhep birlikteliğine dayalı faaliyetlerdir.

Nitekim İranlı yazarlar tarafından da Erbaîn yürüyüşünün “yumuşak güç” unsurlarından biri olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır. İslam Cumhuriyeti’nin burada olması, Suudi Arabistan gibi ülkelerin buraya dikkat kesilmesine neden olmuştur. Çünkü Irak, Arap ve Şiî bir kimliğe sahip olması dolayısıyla İslam inkılabının dünyaya açılan kapılarından birisidir. Yürüyüş, İran’ın Irak ile olan insanî faaliyetlerinin artması ve Iraklıların kültürel anlamda desteklenmesiyle iki ülke arasında iş birliğinin artmasını sağlamaktadır. Özellikle İran-Irak savaşından sonra İran’ın Irak üzerindeki jeopolitik üstünlüğünü kullanmaya yönelik en önemli girişimler Erbaîn’in devletin bütün gücüyle desteklenmesi yönünde olmuştur. Böylece hem Irak’taki Şiîlerin ülke için etkin bir güç olarak öne çıkması hızlanmış hem de İran’ın Şiîler üzerinden nüfuz kazanmasında önemli bir adım gerçekleşmiştir. Bu durum, İran tarafından daha önceleri dile getirilen “Şiî Hilali” anlayışının da bir sonucu olarak görülebilir.