.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Musa Güneş

Yakin Nedir?

Yakin; aksine ihtimal olmayan, şüphenin zıddı bir mana taşıyan, yani her türlü şek ve şüpheden arınıp kesinlik derecesine varmış, sağlam, güvenilir ve yerleşik bilgi demektir. Bir terim ve ıstılah olarak yakin; vakaya uygun düşmek şartıyla sabit ve kesin inanç manasını da ifade eder.

Birçok terim gibi yakinin de mantık, felsefe, kelam ve irfan gibi çeşitli ilim dallarıyla ilgisi vardır; her bir ilim dalının uzmanı Müslüman düşünürler bu terimi anlamlandırırken birtakım ortak yönlerine değinmekle birlikte bazı yerlerde birbirinden farklı anlamlarda ve alanlarda da kullandıkları olmuştur. Meselâ mantıkta yakin; sağlıklı bir akıl için hiçbir şüpheye yer bırakmayan kesin bilgiye denir. Bu tür bilgide şüpheye yer olmadığı gibi derece farkı da yoktur. Yani, mantık ilmindeki yakinin tanımından hareketle yakinin dereceleri olamayacağı için tabiat ilimlerinde, metafizikte, matematik veya manevî ilimlerde yakin derecesindeki bütün bilgiler birbirine eşittir.

(İsmail Fenni, Lügatçe-i Felsefe, İstanbul 1341, 91)

Mantık İlminde Yakin

Mantık ilmindeki yakinin eşdeğer anlamı tasdiktir ve yakin konusu tasdik ve tasdik türleri başlığı altında ele alınır. Tasdik ise iki kavram arasında bir bağ kurmaktır. Bu bağ ile iki kavram ya birbirlerine yaklaştırılır (olumlu cümle) veya uzaklaştırılırlar (olumsuz cümle). Meselâ, "Ateş sıcaktır." önermesinde ateş ile sıcak kavramları birbirine yaklaştırılmış; "Buz sıcak değildir." önermesinde de buz ve sıcak kavramları birbirinden uzaklaştırılmıştır. Buna göre, bu tür yaklaştırma ve uzaklaştırmada zihin dört türlü durumda bulunabilir, yani dört türlü tasdik mümkündür. Bunlar; yakin (kesin bilgi), taklit, cehl-i mürekkep ve zandır. İşte, akıl yukarıda gösterilen iki kavramı birbirine yaklaştırma veya uzaklaştırmadan bir tarafı seçmede kararlı ise ve seçilen taraf da (gerçeğe) uyuyorsa, böyle bir tasdik veya bilgiye yakin (kesin bilgi) denir.

(Necati Öner, Klasik Mantık, Ankara 1974, 169-170)

Felsefe ve Kelam İlminde Yakin

İslamî felsefenin ana gayesi gerçeği hayalde, hakikati varsayımdan ayırıp arındırmaktır. Bu sebeple de epistemoloji alanında çaba gösteren İslam filozof ve kelamcıları, ilk günden günümüze kadar gerçeği aynen olduğu gibi gösteren ve iddiaları hiçbir şüpheye yere bırakmayacak şekilde sorgulayıp, kavrayışları gerçeğe dayalı temeller üzerine inşa eden birtakım aklî ilkeler ortaya koymak için büyük çabalar sarf etmişlerdir. İşte bu ilkeleri irdelediğimizde felsefî ve kelamî açıdan da yakin; Farabî, İbn Sina, Behmenyar, Sühreverdî, Mir Damad ve Muhakkık Hillî, Teftazanî, Mikdad Hıllî, Abdurrahman el-İcî gibi meşhur İslam filozof ve mütekellimlerinin de eserlerinde gördüğümüz kadarıyla Mantık ilmindeki kullanımına yakın bir anlam ifade eder. Dolayısıyla bu anlamdaki yakinin dört ana özelliği vardır: İnanç, kesin bilgi, doğruluk/gerçekle uyumluluk, süreklilik.

(Cemil Saliba, el-Mu'cemu'l-Felsefiyye, Beyrut 1982, II, 588'den)

İrfan İlminde Yakin

İrfan ilminde bahsedilen yakine gelince; öncelikle şunu bilmek gerekir ki, irfanın nihaî hedefi ve asıl maksadı gerçeği olduğu gibi, ilm-i husulî ve kat'î önermeler aracılığıyla bilmekten öte keşf ve şühut yoluyla bizzat görmek ve ilm-i huzurî aracılığıyla müşahede etmektir. Bu sebeple de arifler arasında üç kısım yakinden söz edilir. Öyle ki, yukarı derecede olan yakinin özelliği aşağı derecede bulunan yakinde olmaz. Bu üç kısım ise şunlardır:

a) İlmu'l-yakin: Bu, bilgi durumundaki kesinliktir, düşünmeyle elde edilir. Yani, insan çeşitli delillerden hareketle bir şeye inanır. Mesela, suyun denizdeki varlığına dair bilgimiz [veya duman görmekle ateşin varlığına yönelik inancımız] böyledir.

b) A'ynu'l-yakin: Görmekten veya gözlemden meydana gelen kesin bilgi ve yakinden ibarettir. Mesela, deniz kenarında duran bir kişinin su hakkındaki bilgisi [veya ateşin kenarında duran kimsenin ateşin varlığına yönelik inancı] böyledir.

c) Hakku'l-yakin: Bilme ve görmenin her ikisini de içine alan kesin bilgidir. Mesela, denize girip yıkanan kimsenin suyun varlığına dair bilgisi [veya ateşe girip yakıcılığını yanarak hisseden ve ateşin sıfatlarıyla muttasıf olan bir kişinin ateşin varlığına dair inancı] böyledir.

Görüldüğü gibi, yukarıdaki sıralamada bilgi derecesinde kesinlik, insanın bizzat iç kavrama (ilm-i huzurî) yoluyla elde ettiği bilgiler tarzındaki kesinlik ve görme/müşahede derecesinde kesinlik olmak üzere kesin bilginin çeşitleri gösterilmek istenmiştir. Şimdi bu dereceleri biraz daha açalım:

Yakinin Kısım ve Dereceleri

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Kur'ân ayetlerini de esas aldığımızda yakinin üç derecesi vardır. Yakinin birinci derecesi olan "İlmu'l-Yakin", bir şeyin suretini gerçekte olduğu şekliyle tasavvur ve tasdik etmektir. Böyle bir yakin ise ancak ilim, bilgi, delil ve mantık kurallarına dayalı kanıtlarla elde edilebilir. Ariflere göre bu anlamdaki "yakin", Mantık ve Kelam ehlinin dediği aklî ya da naklî delillerle elde edilen ilm-i husulî türündendir.

Yakinin ikinci mertebesi olan "A'ynu'l-Yakin" ise, gerçeği arada hiçbir perde ve hicap olmadan bizzat görüp müşahede etmekten ibarettir. Bu, önceki mertebeden yukarı, sonraki mertebeden ise aşağıdır. Bir şeyi gözle görüp inanmakla, kulakla duyup kabul etmek arasında fark vardır. Ariflerin nezdindeki bur tür yakin ise, her türlü delilden, istidlal ve kanıtlamadan müstağni olan ilm-i huzurî kısmındandır.

Yakinin üçüncü ve en yüce mertebesi olan "Hakku'l-Yakin" de, zerre şek ve şüpheye yer kalmayacak şekilde varlığın gerçek ile bir olması, dışarıdaki gerçeğin insanın varlığıyla birleşmesi demektir. Arifler açısından bu yakin türü ise keşf ve şühud türünden olup diğer iki kısımdan daha üst mertebededir.

(Mukaşefe/Keşf; bir şeyin hiçbir şek ve şüpheye yer kalmayacak ve kalbi tamamen kapsayacak şekilde belirmesi ve kalp için zuhur etmesi demektir.)

Dolayısıyla "Hakku'l-Yakin", Hak Teâlâ'da fani olmak, ardından da O'nunla baki kalmaktır. İşte Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerinde geçen "Likaullah" (Allah ile buluşmak, görüşmek) bu mertebeye işaret etmektedir. Bu mertebede artık delil ve burhan, istidlal ve kanıtlama diye bir şey yoktur. Olan her şey Hak Teâlâ'nın evi ve nurunun tecelli ettiği yeri olan KALP ile ilintilidir. Kalbin gözü olarak tabir edilen BASİRET de YAKİN nuruyla aydınlanınca, insan özel İlahî lütuflara ve Rahmanî inayetlere mazhar olur. Artık bu tür yakinden önce duymadıklarını duyar, görmediklerini görür, bulmadıklarını bulur. Nitekim en değerli irfanî kitaplardan biri olan "Menâzilu's-Sâirîn" adlı eserde özetle şöyle geçer:

"İlmu'l-Yakin"; Hak Teâlâ'dan zahir olup bize ulaşan, bir kısmı bize gaip olan gerçeklere inanmak; peygamberler tarafından bizlere getirilen haberlere iman etmektir... "A'ynu'l-Yakin"; insanın delil ve burhan aracılığıyla gerçeği bulmaktan ve bizzat görmek sayesinde haberlerden müstağni olması, müşahede etmekle ilim hicabının yırtılması, böylece görerek o tür gerçeklere inanması demektir. Bu tür müşahede de ancak pak bir fıtratın, sağlıklı bir kalbin olmasıyla mümkündür... "Hakku'l-Yakin" ise, müşahededen de müstağni olup mukaşefe/keşf sonucu ilahî nurun parlaması, ardından insanın taayyün yükünden kurtulması, sonra da Hak Teâlâ'da fani olması demektir. Yani hakikat nuru insanın benliğine tecelli ettiğinde ve insan hem kendi varlığından hem de delillerle görsellere dayalı ilminden soyutlanıp Hak Teâlâ'nın zuhuratında fani olduğunda, eli de, kulağı da, gözü de, ilmi de, yolu da, adımı da; kısacası bütün her şeyi Hakkın kendisi ve özü olur. Yani yakinde öyle bir vuslat makamına erer ki tüm varlığı Hak Teâlâ'nın isteği doğrultusunda hareket eder; eli Hakk'ın eli, gözü Hakk'ın gözü, kulağı Hakk'ın kulağı, ayağı Hakk'ın ayağı, ilmi Hakk'ın ilmi, iradesi Hakk'ın iradesi olacak şekilde kendisinden hiçbir iz ve eser ortada olmaz...

Bu arada, İbn Arabî ve benzeri arifler nazarî irfanda şüphenin zıddı olan yakin ve kesin bilgiyi sübjektif ve objektif olmak üzere farklı bir tabirle iki çeşit olarak ortaya koymuşlardır:

a) Objektif Yakin: Birtakım aklî ve sebep ve öncüllere dayanır ki; bu tür yakinî bilgi kendisini başkalarına da zorunlu olarak kabul ettirir. Çeşitli ilimlere ve mantığa dair kesin bilgiler (yakinler) böyledir.

b) Sübjektif Yakin: Bu tür kesin bilgiye sahip olan kimse, onu bir başkasına aktaramaz. Meselâ; bir kimsenin kendinde hissettiği bir duygu ve gayb âlemi hakkındaki mukaşefeleri böyledir. Ki bu bilgi türü de gerçekte iki türlüdür. Nitekim İnb Arabî'nin de açıkladığıyla şekliyle kesin bilgi; aklın ilmi, hâllerin ilmi ve sırların ilmi olmak üzere üç kısımdır. Aklın ilmi, düşünmek sonucu Mantık ilminde beyan edilen istidlallere ve birtakım öncüllere dayanarak elde edilen bilgidir. Hâllerin ilmi; sübjektif bilgi dediğimiz türden olup, aklın kavrayamadığı, sadece ruhanî zevkin hissettiği ve bir başkasına aktarılması imkânsız olan bilgi türüdür. Sırların ilmi ise, normal idrakin çok çok üstünde, sadece nebilerin ve Allah'ın has veli kullarının, Ruhu'l-Kudüs aracılığıyla kavradığı özel bilgidir.

Yakin İle İmanın Farkı

Mantık, felsefe, kelam ve irfan dallarını, özellikle Molla Sadra'nın Hikmet-i Mütealiye'sini dikkat-i nazara aldığımızda kısaca şu sonuca varıyoruz: Aslında "yakin", ilmin niteliği olup, marifet ve dirayet ötesinde yüce bir özelliktir. Yakinde; bilginin ötesinde itminan, sükûnet, sübut ve kesinlik söz konusudur; her türlü şek, vehim ve şüpheden arınmış kesin bir bilgi vardır. Bu tür bilgi ise farklı derecelere sahiptir; iman gibi azalıp çoğalması imkân dâhilindedir. Yani her yakinî bilginin üzerinde derece olarak daha üstün bir yakin vardır. Nitekim bir ayette şöyle geçer: "Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır." (Yûsuf, 76) Dolayısıyla herhangi imanî bir konuda yakinin belli sınırı yoktur; azalabileceği gibi, çoğalabilir de. Rivayetlerde belirtildiği üzere yakin de imanın son aşaması olduğuna göre, yakinin derecelerine binaen imanın da çeşitli dereceleri olacaktır.

Sonuç itibariyle bir konu hakkındaki ilim aklî yakinken, iman kalbî yakindir. Buna göre, iman; bilmek değildir, bildiklerine teslim olmaktır. Çünkü insan bir şey hakkında kesin bilgi sahibi olabilir; ama ona iman etmeyebilir:

"Kendileri de bunlara yakinen inandıkları hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler."

(Neml/14)

Örnek olarak, çoğu insan ölünün insana hiçbir zarar vermeyeceğini kesin bilir; ama korkusundan asla geceyi onun yanında geçirmek istemez. Burada ölünün zararsız olduğuna dair ilim/bilgi ve hatta yakin var; ancak bu bilinen gerçeğe iman ve inanç yoktur. Nitekim gassal, ölünün zararsız olduğundan emin olduğu ve buna inancı tam olduğu için asla korkmaz.

İmanın kalbî yakin olduğunu açıklamak için bir başka örnek verecek olursak: Meada iman etmek ve mead hakkındaki yakin bazen aklî delil (ilm-i husulî) ile elde edilir, bazen de nefis tezkiyesinin neticesi olan tüm âlemin melekûtunu müşahede etmek (ilm-i huzurî) ile. Buna şu ayeti delil gösterebiliriz:

"Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (Allah'ın onlar üzerindeki mutlak egemenlik ve saltanatını) gösteriyorduk ki (müşriklerle tartışırken kanıt gösterebilsin) ve yakin edenlerden (kesin inananlardan) olsun."

(En'âm/75)

Bu ayetle ilgili Safvan b. Yahya diyor ki: İmam Rıza'ya (a.s) Hz. İbrahim'in bu sözünü okudum, ardından da şunu sordum: "Meğer İbrahim Peygamber yakin üzere değil miydi, ölüleri diriltme konusunda şüphesi mi vardı?" İmam (a.s) cevabımda şöyle buyurdu: "İbrahim Peygamber elbette ki yakin üzereydi; ancak Allah'tan yakinini artırmasını istedi."

(Biharu'l-Envar, c. 70, s. 176)

Dikkat edilirse bu ayet ve hadis, hem imanın kalbî yakin olduğunu ifade ediyor, hem de yakinin çeşitli mertebelere sahip olduğunu. Nitekim bir başka hadiste İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur:

"İslam bir derecedir; iman da İslam'ın üzerinde bir derecedir; yakin de imanın üzerinde bir derecedir. İnsanlara yakinden daha az bir şey verilmemiştir."

Ayetlerde Yakin

Kur'ân-ı Kerim'de "Yakin" üzerinde çokça durulmuş, "ilim" ve "iman" üstünde kesin bir bilgi ve inanış olduğu açıklanmış, ayrıca yukarıda açıkladığımız her üç mertebesine de işaret edilmiştir:

– Bakara, 4. ayette şöyle buyur:

"Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler; ahirete de kesin inanırlar."

Bu ayetin tefsiri hakkında Merhum Allâme Tabatabaî şöyle der:

"Ahirete inanmaktan söz edilirken, iman yerine, yakin (kesin inanma) fiili kullanılıyor. Sanki takva sıfatının, ancak ahirete hiçbir zaman unutulmayacak şekilde kesin bilgiyle inanmakla gerçekleşebileceğine işaret ediliyor. Çünkü insan bazen bir şeye inandığı hâlde, onun bazı gereklerinden gaflet ederek inancına ters davranışlar içine girebilir. Ancak insan, önemli-önemsiz tüm amellerinden dolayı bir gün hesaba çekileceğini sürekli hatırında tutarsa, yoldaki engellere takılıp tökezlemez ve elbette Allah'ın haramlarını işlemeye yeltenmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Nefsin isteğine uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar, hesap gününü unuttuklarından dolayı onlara çetin azap vardır.' (Sâd, 26) Burada yüce Allah, Allah'ın yolundan sapmanın, hesap gününü unutmaktan kaynaklandığını vurguluyor. Şu hâlde hesap gününü sürekli akılda tutmak, takva gerçeğinin doğup gelişmesine yol açar."

(el-Mizan, c. 1, s. 93)

– Tekâsur, 5-7. ayetlerde şöyle buyurur:

"Kesin olarak bir bilseniz (ilmu'l-yakin), andolsun ki o cehennemi mutlaka göreceksiniz. Sonra andolsun ki, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz (a'ynu'l-yakin)."

– Hâkka, 51. ayette şöyle buyurur:

"Şüphesiz o (Kur'ân), gerçek kesin bilgidir (hakku'l-yakin)."

– Câsiye, 3. ayette de şöyle buyurur:

"Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da yakin eden (kesin olarak inanan) topluluk için elbette nice deliller vardır."

– En'âm, 75. ayette şöyle buyurur:

"Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (Allah'ın onlar üzerindeki mutlak egemenlik ve saltanatını) gösteriyorduk (ki müşriklerle tartışırken kanıt gösterebilsin) ve kesin inananlardan olsun."

Bu ayetin tefsiriyle ilgili Allâme Tabatabaî şöyle der:

"Yakin kelimesi, hiçbir şekilde içinde kuşku barındırmayan bilgi demektir. Büyük bir ihtimalle burada onun (İbrahim'in) Allah'ın ayetleri hakkında kesin bilgiye sahip olması kastedilmiştir. Şu ayette olduğu gibi: 'Sabrettikleri zaman, onların içinden, emrimizle hidayet eden imamlar yaptık, onlar ayetlerimize kesin kez inanmışlardı.' (Secde, 24) Bundan da yüce Allah'ın güzel isimlerine ve yüce sıfatlarına ilişkin kesin inanç doğar. Peygamberimizin (s.a.a) durumuna ilişkin olarak inen ayetler de aynı anlamı vurgular mahiyettedir: 'Eksiklikten uzaktır O Allah ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüttü. Ona ayetlerimizden gösterelim diye böyle yaptık.' (İsrâ/1), 'Gözü şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını gördü.' (Necm, 18) Yüce Allah'ın zatı ile ilgili yakinî inanca gelince, Kur'ân bu bağlamda onu kuşkudan ve bilinmekten tenzih eder, onu kabul edilmiş bir husus olarak sunar. Yüce Allah, kesin bilginin özellikleri arasında istediğine somut âlemin ötesindeki evrensel gerçekleri ortaya çıkarmayı zikretmiştir. Kur'ân'ı dinliyoruz: 'Hayır, gerçeği kesin bilgi ile bilseydiniz; mutlaka cehennemi görürdünüz.' (Tekâsür, 5-6) 'Hayır, iyilerin yazısı illîyyin (yüceler)dedir. İlliyyînin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Yazılmış bir kitaptır. Allah'a yaklaştırılmış olanlar, ona tanık olurlar.' (Mutaffifîn, 18-21)"

(el-Mizan, c. 7, s. 251)

Bu arada, "Yakin" kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de, "Bu hususta zanna uymak dışında, hiçbir bilgileri yoktur ve yakinen (kesin olarak) onu öldürmediler." (Nisâ/157) ayetinden anlaşıldığı üzere kesin bilgi, ilim ve tam bilmek anlamında kullanıldığı gibi, "Kesin olarak bir bilseniz..." (Tekâsur/5) ayetinde açık ve aşikâr olma anlamında kullanılmış, ayrıca "Ve sana yakin gelinceye kadar Rabbine kulluk et." (Hicr/99) ayetinden anlaşıldığı kadarıyla da ölüm ve ecel anlamında kullanılmıştır. Yakinin gelmesinden maksat, ecelin ve görünmezi görünene dönüştüren, haberi somut realiteye çeviren ölümün gelmesidir.

Hadislerde Yakin

– Resulullah (s.a.a): "Cebaril'e, yakinin açıklamasını sordum, dedi ki: Müminin, Allah'ı sanki görüyormuş gibi davranmasıdır. Eğer o, Allah'ı görmüyorsa da muhakkak ki Allah onu görüyordur. Ayrıca kendisine ulaşanın kendisini muhakkak geçemeyeceğine, kendisini geçenin ve kendisine ulaşmayanın da kesinlikle kendisine ulaşamayacağına inanması, yakin etmesidir."

(Biharu'l-Envar, c. 67, s. 173)

– Resulullah (s.a.a): "Yakin, imandan da İslam'da da üstündür."

(Biharu'l-Envar, c. 75, s. 238)

– Resulullah (s.a.a): "Kalbe verilen en güzel şey yakindir."

(Biharu'l-Envar, c. 1, s. 616)

– İmam Ali (a.s): "Yakinin gaye ve nihayeti ihlastır."

(Şerhu Gureri'l-Hikem, Hansarî, c. 4, s. 369)

– İmam Ali (a.s): "Tevekkül, yakinin güçlülüğündendir." Yani, ancak yakini güçlü olan kimse Allah'a tevekkül eder, O'na dayanıp işlerinde Allah'ı vekil edinir.

(Şerhu Gureri'l-Hikem, Hansarî, c. 1, s. 184)

– İmam Cafer Sadık (a.s): "Yüce Allah hak ve adaleti üzere huzur ve rahatlığı yakin ile hoşnutlukta, keder ile hüznü de şek ve hoşnutsuzlukta karar kılmıştır."

(Usul- Kâfi, c. 2, s. 51)

– İmam Cafer Sadık (a.s): "Yakin insanı yüce makama ve şaşılacak konuma ulaştırır. Resulullah'ın (s.a.a) yanında Hz. İsa'nın (a.s) durumundan ve suyun üzerinde yürümesinden söz açılıp da yakine ermenin böylesi yüceliğinden bahsedildiğinde Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: Eğer İsa Peygamber'in yakin derecesi daha yüksek olsaydı havada yürürdü."

(Misbahu'ş-Şeria, s. 177)

– Cabir-i Cu'fî, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) kendisine şöyle dediğini nakleder: "Ey Cu'f'un kardeşi! Kuşkusuz, iman İslam'dan daha üstündür, nitekim yakin de imandan daha üstündür. Bil ki, yakinden daha değerli bir şey yoktur."

(el-Kâfi, c. 2, s. 51, hadis: 1)

Allâme Meclisî bu hadisin şerhinde şöyle der: "Kimin benliğine ve varlığına yakin tecelli ederse, artık ondan günah sadır olmaz. Oysa imanda böyle değildir. Zaten genel halkın imanı taklidî ve zanna dayalıdır, şeytanın küçük bir vesvesesiyle yok olabilir. Hekim, falan yemeğin filan hastalık için zararlı olduğunu söylediğinde halkın onun sözüne nasıl da titizlikle amel ettiğini görmüyor musun? Oysa günahların kötü sonucu hakkında onca ayet ve hadis olmasına rağmen insanlar o tür uyarıları çok önemsemezler. İşte bunun tek sebebi, imanın zayıflığı ve yakinin olmayışıdır."

– İmam Rıza'ya (a.s) iman ve İslam ve hakkında sorulduğunda şöyle buyurdu: "İmam Muhammed Bâkır'a (a.s) buyurmuştur ki: Din İslam'dan ibarettir. İman ise bir derece İslam'dan üstündür. Nitekim takva bir derece imandan üstündür, yakin de bir derece takvandan üstündür. İnsanlar arasında da yakinden daha az şey taksim edilmemiştir." Ravi, "Peki, yakin nedir?" diye sorduğunda İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Allah'a tevekkül etmek, Allah'a teslim olmak, kaza ve kaderine (ilahî takdire) razı olmak ve bütün işleri O'na bırakmak (tefviz ve havale etmek)."

(Usul-i Kâfi, c.2, s.52)

Bu rivayette İmam (a.s) aslında Hakku'l-Yakin mertebesine değinmiş ve ona ulaşmak için dört özelliğe sahip olmanın gerektiğini zikretmiştir. Öyle bir makama ulaşanlar hakkında da İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde yakin nuru parlayan kimse Allah'ın fazlını, lütuf ve keremini müşahede eder. Fazlı gören, (Allah'ın inayetlerini) ümit eder. Ümit etmenin tadını alan da (hakikî maşukuna ulaşmayı) ister."

(Biharu'l-Envar, c. 70, s. 22)

Yakine Ulaşan Genç

İshak b. Ammar, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Allah Resulü (s.a.a) sabah namazını cemaatle kıldı. Uyuklayan ve derin bir düşünceye dalan camideki bir gence baktı. Gencin rengi solmuş bedeni zayıf ve gözleri şişmişti. Resulullah (s.a.a) ona şöyle buyurdu: 'Ey falan kimse (Hârise), nasıl sabahladın?' Genç şöyle dedi: 'Yakin üzere sabahladım?' Allah Resulü (s.a.a) onun verdiği bu cevaba şaştı. (Zira muhtevası derin bir cevaptı ve büyük bir anlam ifade ediyordu.) O gence şöyle dedi: 'Her yakinin bir hakikati vardır, senin yakininin hakikati nedir?' Genç şöyle cevap verdi: Ey Allah'ın Resulü! Ben bu yakinden dolayı üzüntü içinde bulunmaktayım. Geceleyin hiç uyuyamıyor, sıcak gündüz vakitlerinde ise susuzluğa tahammül ediyorum (oruç tutuyorum). Dünyadan ve dünyanın içinde olan her şeyden bıktım usandım. Adeta Rabbimin Arş'ının hesap için kurulduğunu, herkesin haşrolduğunu ve benim de aralarında olduğumu görür gibiyim. Adeta cennetlik nimetler içinde yüzen cennet ehlini görür gibiyim. Onlar cennette birbiri ile tanışmakta ve sırtlarını sırtlıklara dayamış durumdadırlar. Cehennemdekileri ise, işkence altında olduklarını ve sürekli feryat ettiklerini görür gibiyim. Güya ben şu anda kulaklarımda yankılanan cehennem ateşinin seslerini duyar gibiyim."

"Allah Resulü (s.a.a) o gence şöyle buyurdu: 'İnandığın şeyleri söylemeye devam et.' Sonra o genç şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Resulü! Benim için dua et ki, senin yanında şehadete ulaşayım.' Allah Resulü (s.a.a) onun için dua etti ve kısa bir süre geçmeden o genç savaşların birine katıldı. İslam askerlerinden dokuzu şehadete ulaştıktan sonra o genç de şehit oldu."

(Usul-i Kâfi, c. 3, s. 92)

Merhum Meclisî bu hadisin şerhinde şöyle yazar: "İnsanların içinde birtakım karanlık perdeler vardır ki, kalplerine hakikat nurunun yansımasına engel olmaktadır. Boş sözler söylememek, uykusuzluk ve açlık çekmek ve sürekli kendisini kontrol etmek, bu perdelerin yırtılmasına ve hakikat nurlarının kalpte zuhur etmesine sebep olur."

(Biharu'l-Envar, c. 70, s. 159)