.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

“Ey insanlar! Şüphesiz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için, sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz (bunlar üstünlük ölçüsü değildir), Allah katında en üstününüz, en çok takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.”

bu ayette bütün insanlığa seslenilerek düzeni sağlayan en önemli temel unsurdan bahsedilmekte ve yalan değerler karşısında hakiki insani değerler ortaya koyulmaktadır. Ayet-i Kerime’de şöyle buyrulmaktadır:

“Ey insanlar! Şüphesiz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için, sizi soylara ve kabilelere ayırdık…”

İnsanların bir erkek ve dişiden yaratılmasından kasıt soylarının Âdem ve Havva’ya (Allah’ın selamı o ikisine olsun) dönmesidir. Dolayısıyla kök, nesep ve kabile yönünden bir olan insanların birbirlerine üstünlük taslamasının bir anlamı yoktur. Eğer Allah her kabile ve taifeye ayrı bir özellik vermişse bu, o toplumların yaşam düzeninin korunması içindir. Çünkü aralarındaki farklılıklar birbirlerini tanıyabilmelerini sağlamaktadır. İnsanların birbirlerini tanımalarının mümkün olmadığı bir durumda, toplumsal bir düzen kurmaları mümkün olmazdı. Eğer bütün insanlar bir şekil ve simaya sahip olsaydılar veya tamamen birbirlerine benzeseydiler, büyük bir keşmekeş ve kargaşa bütün insanlık âlemini baştanbaşa sarardı.

Bu arada “Şe’b” kelimesinin çoğulu olan “Şu’ub” sözcüğünün anlamı “büyük insanlar topluluğu” olarak geçmektedir. “Kabile” kelimesinin çoğulu olan “Kaba’il” sözcüğüyle arasında ne gibi fark vardır? Müfessirler bu hususta farklı görüşlere sahiptirler:

Bir kısmı şöyle demiştir:”Şu’ub” kelimesi anlam olarak “Kaba’il” sözcüğünden daha geniştir. Nitekim günümüzde “Şu’ub” sözcüğü bir “Millet” hakkında kullanılmaktadır.

Diğer bir kısmı, “Şu’ub” sözcüğü “Acem Taifeleri” ve “Kaba’il” kelimesi de “Arap Taifeleri” için kullanılmaktadır, demişlerdir.

Bilahare bazıları da “Şu’ub” sözcüğünü insanın coğrafi olarak bir bölgeye olan bağlantısıyla alakalı olarak değerlendirmiş ve “Kaba’il” sözcüğünü ise insanların ırk ve kan bağlarına ait olduğunu öne sürmüşlerdir.

Ancak birinci tefsirin diğerlerinden daha münasip olduğu görülmektedir.

Her halükarda Kur’ân-ı Kerim’de cahiliye döneminde en büyük üstünlük taslama malzemesi olan kabilecilik ve ırkçılık düşüncelerini devre dışı bıraktıktan sonra asıl değer ölçüsüne şöyle değinilmektedir:

“Şüphesiz, Allah katında en üstününüz, en çok takva sahibi olanınızdır…”

Böylece zahirî ve maddî bütün üstünlüklerin üzerine kırmızı çizgi çekilmiş ve asıl hakikatin takva ve Allah’tan korkma konusu olduğuna yer verilerek şöyle buyrulmuştur: Allah-u Teâlâ’ya yakınlaşmak ve mukaddes dergâhına yakın olmak için hiçbir üstünlük takvadan daha etkili değildir.

Öyle ki, takva ruhani ve bâtıni bir sıfat olduğundan dolayı her şeyden önce insanın kalbine ve canına yerleşmesi gerekir. İşte bu yüzden takva iddiasında bulunan birçok kimse olabilir, ancak takva sıfatına gerçekten bürünmüş olanlar azdır. Ayetin sonunda şöyle buyrulmuştur:

“Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.”

Takva sahiplerini çok iyi tanımakta ve onların takvalarından, niyetlerindeki ihlâstan ve kalplerindeki sefa ve paklıktan haberdardır. Onlara kendi ilmi üzere değer verip mükâfatlandırır ve yalan yere takva iddiasında bulunanları tanır ve azaplandırır.

Nükteler

1- Gerçek Değerler ve Sahte Değerler!

Şüphesiz her insan, yaratılış gereği değerli ve iftihar sahibi bir varlık olmak ister. Bu nedenle bütün varlığıyla bu değerleri kazanıp elde etmeye çalışır.

Ancak değeri tanıma ölçüsü, kültürlerin farklılığına göre değişmektedir. Bazen de sahte değerler gerçek değerlerin yerine geçmektedir.

Bazıları, “tanınmış ve itibarı olan bir kabileye” nispet edilmeyi kendisinin gerçek değeri sanmaktadır. Bu nedenle kendi kabile ve taifesinin üstünlük ve başarısı için çabalayıp çırpınmaktadır. Onu yücelterek, kendisini de ona müntesip olduğundan böylece yüceltip yükselttiğini zanneder.

Özellikle cahiliye dönemindeki kabileler arasında soy-sop ve kabilecilik üstünlüğü en yaygın üstünlük nedenleri olarak bilinmekteydi. Öyle ki, her kabile kendini “üstün kabile” ve her ırk kendini “üstün ırk” olarak görmekte ve böyle saymaktaydı. Ne yazık ki, bu düşüncenin uzantısı henüz bazı kişi ve toplumlardan henüz yok olmamış ve bilakis ruhlarına işlemiştir ve kalplerinin derinliğinde yerini korumaktadır.

Bazıları da mal, servet, saray, hizmetçi ve benzeri şeylere sahip olmayı değer ölçüsü olarak görmektedirler ve sürekli olarak bunlar için çabalayıp çalışmaktadırlar. Ama diğer bir topluluk da siyasi ve toplumsal makamlarda koltuk sahibi olmayı kendileri için üstünlük ve şahsiyetlerinin yüceliği olarak değerlendirmektedirler.

İşte bu şekilde her bir kesim ve topluluk kendine bir yol çizmiş ve bir değere inanarak onu kendileri için değer ölçüsü olarak bilmişlerdir.

Ancak öyle ki, bunların tamamı bitip gidecek maddî ve geçici şeylerdir. Dolayısıyla İslam gibi semavi bir din, bu değer ölçülerini kesinlikle onaylamamaktadır. Bu nedenle bu sahte değerlerin üzerine iptal damgası vurmuş ve insanın gerçek değerinin onun kişiliğinde, takvasında ve sözüne bağlılığında ve kalp temizliğinde olduğunu vurgulamıştır. Hatta öyle ki, ilim gibi önemli konuda bile eğer takva ve ahlakî değerler göz ardı edilmişse İslam’a göre hiçbir değeri yoktur.

Şaşırılacak şey şu ki, Kur’ân-ı Kerim öyle bir zaman ve mekânda nazil oldu ki, bütün değerlerin en üstünü “Kabile” değeri idi. Ancak bu yapmacık put kırılıp darmadağın oldu ve insanı “kan”, “kabile”, “renk”, “ırk”, “mal”, “makam” ve “servet” gibi bütün esaretlerden kurtardı. Onun kendi içindeki mücevheri, üstün makamını ve kalbindeki sefa ve paklığı bulması için ona kılavuzluk yaptı.

İlginç olan şu ki; Bu ayet hakkında nakledilen nüzul sebeplerinden biri, bu İslami emrin derin nüktelerini ortaya koymaktadır. Bunlardan biri şöyledir; “Mekke’nin fethi” olayından sonra Peygamber (s.a.a) ezan okunmasını istedi. Bilal Kâbe”nin üzerine çıkarak ezan okudu. Esir olduktan sonra özgür bırakılan Ettab b. Esid şöyle dedi: “Allah’a şükrederim ki, babamın canını aldı da böyle bir günü görmek ona nasip olmadı!” Yine Haris b. Hişam şöyle dedi: “Acaba Resulullah (s.a.a) bu “siyah karga”dan başka birini bulamadı mı?!” Ardından yukarıdaki ayet nazil oldu ve gerçek değer ölçüsünü beyan etti.[1]

Bir diğer grup şöyle demişlerdir: Ayet, Peygamber’in bir kızı mevaliden olan (mevali kölelikten kurtulanlara veya Arap olmayanlara deniliyordu) birisine vermek istediğinde nazil oldu. Onlar şaşırarak, Peygamber’e şöyle dediler: “Ya Resulullah! (s.a.a) Kızlarımızı mevalilere vermemizi mi istiyorsun?!” Ayet nazil olarak, onların bu batıl hurafe dolu düşüncelerinin üzerine kırmızı çizgi çekti.[2]

Peygamber’den nakledilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: Peygamber (s.a.a) bir gün Mekke şehrinde halka şöyle bir hutbede bulundu:

“Ey İnsanlar! Allah sizden cahiliyet lekesini ve babalarınız ve atalarınız ile övünmeyi kaldırdı. İnsanlar iki gruptur; ya hayırsever, takvalı ve Allah katında değerli veya kötü, bedbaht ve Allah katında aşağılıktır. Bütün insanlar Âdem evladıdır ve Allah Âdem’i topraktan yarattı. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Şüphesiz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için, sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz (bunlar üstünlük ölçüsü değildir), Allah katında en üstününüz, en çok takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberdar olandır.”[3]

Taberi’nin “Adabu’n-Nüfus” kitabında şöyle geçer: Peygamber (s.a.a) Mina’da bir devenin üzerinden insanlara şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Biliniz ki, Rabbiniz birdir. Atanız birdir. Ne Arap’ın Acem’e bir üstünlüğü vardır ne de Acem’in Arap’a. Ne zencinin buğday tenliye bir üstünlüğü vardır ne de buğday tenlinin zenciye. Üstünlük takva iledir. İlahi emri size ulaştırdım mı?”

Oradaki herkes “Evet” dedi. Sonra peygamber (s.a.a) “Burada bulunanlar bulunmayanlara bu sözü iletsinler” diye buyurdu.[4]

Ancak ilginç olan şu ki, bu detaylı, kapsamlı ve üstün öğretilere rağmen henüz bile bir takım Müslümanlar yine “ırk”, “kan” ve “dil” üzerinde durmaktadırlar. Hatta onlardan birinde bir olmalarını İslami kardeşliğe ve din kardeşliğine tercih etmektedirler. Cahiliyet taassubunu yeniden canlandırmak istemektedirler. Fakat bundan birçok ağır darbeler yemelerine rağmen, yine de bu uykudan uyanarak İslam hükümlerine tekrar dönmek niyetinde değiller! Allah hepimizi cahiliyet taassuplarından korusun.

İslam, Dünya Müslümanlarını hangi ırktan, hangi kavimden, hangi bölgeden olursa olsun bir bayrak altında toplamak istemiştir. “Cahiliyet taassubu” karşısında, her durum ve şekliyle savaşmıştır. Ne kavim ve ırkçılık bayrağı ve ne de bir başka bayrak altında, çünkü İslam asla dar ve sınırlı görüşleri kabul etmemiştir. Bunların hepsini de kuruntu ve asılsız sözler olarak görmektedir. Hatta bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.a) cahiliyet taassubu hakkında şöyle buyurmuştur:

“Onu terk edin çünkü o nefret edilecek bir şeydir.”

Ancak neden bu çirkin ve nefret uyandıran düşünce henüz kendine zahirde Müslüman adını takan ve Kur’ân ve İslam’ın din kardeşliğinden dem vuran bir topluluğun ilgisini çekmemektedir?

Acaba malum değil mi?

İslam öğretileri ışığında “Allah katında en üstününüz, en çok takva sahibi olanınızdır.” ayetinin esas alınması ve gerçek değer olarak bilinmesi ne kadar güzel olur! Mal, mülk, servet, ırk, bölgesel üstünlükler ve tabakalar gibi yalancı değerlerin ortadan kalkması ne kadar da güzel olurdu. Evet! İlahi takva ve içten gelen sorumluluk duyguları ve şehvani duygular karşısında dikilmek, gerçekliğin, temizliğin, hakkın, adaletin ve doğruların yanında sağlam durmak; sadece insanoğlu için bu değerler söz konusu olmalıdır ve ondan ötesi ise boştur. Ne yazık ki günümüz karışıklığının hüküm sürdüğü bugünkü toplumlar, asıl değerleri unutup, yerine yalancı değerleri koymuşlardır.

Cahiliyet “ata, mal ve evlatlarla övünme” değerleri düzeni üzerine kurulu olan bir nizamdı. Bu düzende bir takım kimseler çapulcu ve yağmalayıcı olarak terbiye ediliyordu. Fakat bu düzenin yıkılmasıyla birlikte, en üstün düzen olan “Allah katında en üstününüz, en çok takva sahibi olanınızdır.” nizamı yerini alarak, “Selman”, “Ebuzer”, “Ammar Yasir” ve “Mikdad” gibi büyük insanlar yetiştirdi.

Araştırma Yazısı: Stresin Kaynağı Olarak Dünya Hayatı (II) Araştırma Yazısı: Stresin Kaynağı Olarak Dünya Hayatı (II)

İnsan toplumlarındaki en büyük inkılâp, değerler üzerine kurulu inkılâp olup, onu asıl ve öz İslam üzerine yaşatmaktır.

Bu konuyu Peygamber’den nakledilen bir hadis-i şerifle bitirmek istiyoruz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Hepiniz Âdemoğullarısınız ve Âdem de topraktan yaratılmıştır. Atalarınızla övünmeği kesinlikle terk etmelisiniz. Aksi takdirde Allah katında pisliklerde dolaşan haşerelerden daha aşağılık olursunuz.”[5]

2- Takvanın Hakikati

Kur’ân-ı Kerim, en büyük değer ölçüsünü takvaya vermiştir ve insani değer ölçüsü olarak sadece onu bilmektedir.

Bir yerde:”…Ve azık edinin ki şüphesiz en hayırlı azık takvadır.”[6]

Bir diğer yerde:”Takva elbisesi ise daha hayırlıdır.”[7]

Birçok ayette peygamberlerin davet esaslarından birisi “takva” olarak beyan edilmiştir. Bilahare konuyu o kadar üstün ve ileri boyutta beyan etmiştir ki, Yüce Allah’ı da “takva ehli” olarak buyurmaktadır. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

“Kendisinden sakınılmaya layık olan O’dur.” [8]

Kur’ân-ı Kerim takvayı bütün her şeyi kapsayan ve ilim ve bilim saçan ilahi nur olarak görmektedir:

“Allah’tan sakının ve Allah size öğretiyor.”[9]

İyilik ve takvayı yan yana birlikte zikretmiştir:

“İyilik ve takvada birbirinizle yardımlaşın.”[10]

Adaleti yine takva ile birlikte zikretmiştir:

“Adaletli davranın. Bu, takvaya daha yakındır.”[11]

Şimdi bu büyük manevî sermaye ve insan için en büyük iftihar sebebi olan ve bütün bu üstün değerlerin kaynağı olan takvanın hakikatinin ne olduğuna bakacağız?

Kur’ân-ı Kerim’de takvanın hakikati hakkında birçok ayetler vardır. Birçok ayette takvanın yeri kalp sayılmış ve şöyle buyrulmuştur:

“Allah onların kalplerini takva için imtihan etmiştir.” [12]

Onlar, seslerini Peygamber’in (s.a.a) karşısında kısan ve edebe riayet edenlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’de takva sözcüğünün karşıt anlamı olarak “fücur” sözcüğü zikredilmiştir. Nitekim Şems suresinin 8. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

“Sonra ona (insana) kötülüğünü ve takvasını (hayrını) ilham edene…”

Kur’ân-ı Kerim’de ihlâs ruhuna sahip, iman ve pak niyetten kaynaklanan her bir amel, takva esası üzerinde olduğu belirtilmiştir. Nitekim Tövbe suresinin 108. ayetinde değinildiği üzere münafıklar Kuba camisine karşı “Zirar” camisini yaptılar. Bu konu hakkında Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

“Şüphesiz ilk günden takva üzere kurulan mescit, içinde (namaza) durmana daha layıktır.”[13]

Bu ayetlerin genelinin içeriğinden anlaşılacağı üzere, takva imanın kalpte derinleşmesi neticesinde oluşan bir takım sorumluluk ve vazife hissidir ki, insan üzerinde hâkim olur ve insanı her türlü günah ve fücurdan alıkoyar ve iyilik, temizlik ve adalete davet eder ve neticede insanın işlerini niyet, düşünce ve çirkinlikler yönünden temizler.

Bu sözcüğün kelime anlamına baktığımızda da bu sonuçla karşılaşmaktayız. Şöyle ki; Takva sözcüğü “Vigaye” kelimesindendir ve bir şeyi koruyup-kollamak için çabalamaya denir. Böyle durumlarda ise, ruhu her türlü kirlilikten koruyup-kollamaya ve bütün uzuvların Allah’ın razı olacağı işlerde kullanılmasına denir.

Bazı büyük âlimler takvanın üç merhale olduğunu söylemişlerdir:

1- Doğru inançları öğrenme yoluyla insanın kendisini ebedi azaptan korumasıdır.

2- Her türlü günahtan kaçınmaktır ki, bu vacibi terk etmemek ve günaha bulaşmamak gibi bütün her şeyi kapsamaktadır.

3- İnsanın kalbini kendine meşgul edecek her türlü şeyden kaçınmak ve haktan yüz çevirmesine neden olacak her işten el çekmesidir. Bu takva düzey bakımından özel kişilerin hatta özelin özeli kimselerin takvasıdır.[14]

Hz. Emirülmüminin Ali (a.s) Nehcü’l-Belağa’da takva hakkında çok etkileyici ve can alıcı beyanlarda bulunmuştur. İmam Ali’nin (a.s) birçok hutbesi, mektupları ve kısa sözleri takva üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bir yerde takvayı günah ve kirlilik ile mukayese ederek, şöyle buyurmuştur:

“Biliniz ki, hiç kuşkusuz günahlar sahiplerinin bindiği serkeş bineğe benzer, dizginleri gevşektir ve onları cehennemin derin çukurlarında üzerlerinden savururlar! Ancak takva, sükûnetli ve rahat bir binektir. Sahipleri ona binerler ve dizginleri ellerine olur ve cennetin tam ortasına doğru sahiplerini sürüklerler![15]

Bu zarif anlatıma göre takva, dizginleri kontrol altında tutmaya ve nefsanî istekleri kontrol etmeye ve şehvani isteklere üstün gelmeye benzetmekte ve bütün idarenin sahibine ait olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan takvadan yoksun olmak, serkeş ve asi şehvani duygu ve istekler karşısında teslim olmak ve bütün kontrolün elden gitmesi anlamındadır.

Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Allah kulları! Biliniz ki, takva sağlam bir kaledir, günah ve fücur gevşek ve savunmasız bir hisardır. O kendi sahiplerini afetlerden koruyamaz ve ona sığınana emniyet sağlayamaz! Biliniz ki, insan sadece takvayla günahların saldırısından korunabilir.”[16]

Yine üçüncü olarak bir diğer yerde şöyle buyurmaktadır:

“İlahi takvaya sarılınız, çünkü o sağlam bir ip, sarsılmaz bir kulp ve emniyetli bir sığınaktır.”[17]

Bu sözlerin genelinin içeriğinden, takvanın hakikati ve özü çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Şu nükteyi de unutmamak gerekir ki, takva, iman ağacının meyvesidir. İşte bu nedenden dolayı, bu büyük sermayeyi elde etmek için, imanın temellerini sağlamlaştırmak gerekir.

Hiç kuşkusuz, itaate alışkanlık için çabalamak, günahlardan sakınmak ve ahlakî programları takip etmek, takva melekesini insanın ruhunda derinleştirir ve onun sonucunda ise, yakin nuru ve imandaki şühut insanın kalbine oturur. Her ne kadar “takva ruhu” fazlalaşacak olursa, “yakin nuru” da kendiliğinden artacaktır. İşte bu yüzden İslam kaynaklarında takva derece bakımından imandan bir derece daha üstün ve diğer taraftan yakinden bir derece aşağıda sayılmaktadır!

İmam Ali b. Musa Rıza (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“İman, bir derece “İslam”dan üstündür ve “takva” bir derece “iman”dan üstündür ve “yakin” bir derece “takva”dan üstündür. İnsanlar arasında”yakin”den daha az paylaşılmış bir şey yoktur!”[18]

Bu konuyu takvanın hakikatini açıklayan meşhur bir şiir ve misalle beyan etmek istiyoruz:

Küçük ve büyük günahları terk etmelisin, işte bu takvanın kendisidir.

Asla hiçbir günahı küçük sayma, çünkü büyük dağlar, küçük taşlardan oluşmuştur.[19]


[1]     Ruhu’l-Beyan c.9 s.90, Yine Kurtubi Tefsirinde bu nüzul sebepleri gelmiştir, c.9 s.616.
[2]     Ruhu’l-Beyan c.9 s.90, Yine Kurtubi Tefsirinde bu nüzul sebepleri gelmiştir, c.9 s.616.
[3]     Kurtubi Tefsiri c.9, s.6161.
[4]     Kurtubi Tefsiri c.9, s.6162- Bu rivayetteki “ahmer” tabirinin anlamı kızıl derili değildir. Bilakis buğday tenlidir ki, çünkü o mıntıkadaki birçok kimseler böyle idiler. Yine rivayetlerde “ahmer” kelimesi buğday anlamında da kullanılmıştır.
[5]     Fi Zilal, c.7 s.538.
[6]     Bakara, 197. ayet.
[7]     Araf, 26. ayet.
[8]     Müddessir, 56. ayet.
[9]     Bakara, 282. ayet.
[10]    Maide, 2. ayet.
[11]    Maide, 8. Ayet.
[12]    Hucurat, 3. Ayet.
[13]    Tövbe, 108. Ayet.
[14]    Biharu’l-Envar, c.70, s.136.
[15]    Nehcü’l-Belağa,16. Hutbe.
[16]    Nehcü’l-Belağa,157. Hutbe.
[17]    Nehcü’l-Belağa,190. Hutbe.
[18]    Biharu’l-Envar, c. 70, s.136.
[19]    Mecmeu’l-Beyan, c.1 (Bakara Suresinin 2. Ayetinin tefsirinde).