.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Adem Köstek

Liderliğin Gölgesinde Bir Babalık: Seyyid Hasan Nasrallah’ın Aile İçi Profili

İnsanın hayatında bazı isimler vardır ki, zamanla yalnızca birer şahsiyet olmaktan çıkar, birer sembole ve hatta birer ekole dönüşür. Seyyid Hasan Nasrallah da bu isimlerden biridir. Onun adı, çoğu zaman direniş, liderlik, kararlılık, mustazaflara sahip çıkma ve inanç temelli bir duruş gibi kavramlarla birlikte anılır. Bu yönüyle hakkında kaleme alınan metinler, yapılan analizler ve geliştirilen söylemler büyük ölçüde onun toplumsal kimliğine, siyasi duruşuna ve bölgesel etkisine odaklanmaktadır.

Ne var ki, bu yoğun toplumsal görünürlük çoğu zaman başka bir alanı gölgede bırakır: insanî olanı. Liderlik anlatıları, çoğunlukla bireyin özel hayatını ya tamamen dışarıda bırakır ya da yüzeysel bir çerçevede ele alır. Oysa bir şahsiyetin düşünce dünyasını, karar alma biçimini ve hatta tarihsel rolünü anlamada, onun en mahrem ve en sade ilişkilerinin -özellikle aile içindeki konumunu- belirleyici bir rolü vardır.

Tam da bu noktada, Seyyid’in ailesiyle olan münasebeti yalnızca biyografik bir ayrıntı değil; aksine, onun kişiliğinin derin yönlerinin açığa çıkarabilecek bir anahtar olarak karşımıza çıkar. Zira toplumsal alanda “direnişin simgesi” olarak inşa edilen bir figürün, özel alanda nasıl bir baba, nasıl bir eş ve nasıl bir insan olduğu sorusu, onu daha bütüncül bir şekilde kavramayı mümkün kılar. Bu bağlamda, Seyyid’in oğlu Muhammed Mehdi tarafından kaleme alınan ve tarafımdan çevirisi yapılan, yakında yayımlanacak olan “Babamla Anılarım” adlı eser, söz konusu gölgede kalan alanın kapılarını aralayan önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda, kaleme alınan hatırat, yalnızca kişisel anıların aktarımı değil; aynı zamanda “lider” ile “baba” arasındaki mesafenin nasıl kurulduğunu ve nasıl aşıldığını gösteren kıymetli bir tanıklık olarak değerlendirilebilir.

Özellikle ailesel çözülmenin ve değer aşınmasının belirginleştiği çağımızda, siyasal sahada bu denli aktif bir rol üstlenmesine rağmen babalık sorumluluğunu ihmal etmemesi ve siyasal faaliyetlerini bu sorumluluğa bir mazeret olarak ileri sürmemesi, onu örnek bir baba kimliğiyle de öne çıkarmaktadır. Bu yönüyle, “şehit olmanın şartı şehit olarak yaşamaktır” sözü, onun yalnızca dile getirdiği bir ilke değil; bizzat hayatıyla anlam kazandırdığı bir hakikatin özlü ifadesidir.

* * *

1. Özgürlük Temelli Babalık Anlayışı

Hatıratın sunduğu tanıklıklar, Seyyid’in aile içindeki konumunu ve babalık üslubunu daha yakından görme imkânı sunmaktadır. Onun aile babası olarak öne çıkan en belirgin vasıflarından biri, çocuklarını tercihler noktasında özgür bırakmasıdır. Ancak bu özgürlük, başıboşluk ya da ilgisizlik anlamına gelmemekte; bilakis, onları birer birey olarak kabul eden, kendi ayakları üzerinde durabilen ve bilinçli kararlar alabilen şahsiyetler olarak yetiştirmeyi hedefleyen bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Bu yaklaşımın somut bir örneği, oğlu tarafından aktarılan şu hatırada açıkça görülmektedir.

Babamız, mesele farz ya da haram sınırları dışında kaldığı sürece bizi hiçbir zaman bir şeye zorlamazdı. Liseden mezun olduğumda, beni mahcup etmeden ya da üzerimde herhangi bir baskı hissettirmeden “Medrese eğitimine başlamayı nasıl karşılarsın?” diye sordu.

Sorusu, doğrudan bir tekliften çok nazik bir daveti andırıyordu. Ben de tam bir rahatlıkla, beni zorlamadığından emin olarak, “Hayır” dedim ve “Üniversiteye gitmek istiyorum; fakat birkaç bölüm arasında hâlâ kararsızım.” diye ekledim. Onu tanıdığım gibi, buna da hiçbir itirazda bulunmadı.”

Bu soru, otoriter bir talimat olmaktan ziyade, bir davet ve istişare niteliği taşımaktadır. Eğitim gibi bir bireyin hayatındaki en kritik karar alanlarından birinde sergilenen bu tutum, babanın çocuğuna duyduğu güvenin ve onun şahsiyetini inşa etme konusundaki bilinçli yaklaşımının açık bir göstergesidir. Oğlunun ifadesiyle, bu teklif herhangi bir baskı içermediği için kendisi de aynı rahatlıkla farklı bir tercih ortaya koyabilmiş ve üniversite eğitimine yönelmek istediğini dile getirmiştir. Dikkat çekici olan husus, bu tercihin hiçbir itirazla karşılanmaması; aksine, anlayışla karşılanarak çocuğun kendi yolunu çizmesine imkân tanınmasıdır.

Bu özgürlük ortamı, yalnızca anlık bir tercih meselesi değil, uzun vadede bireyin kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebilmesini sağlayan bir eğitim biçimi olarak da değerlendirilebilir. Nitekim ilerleyen süreçte oğlunun yeniden medrese eğitimine yönelme kararı alması, bu yaklaşımın nasıl bir içsel olgunlaşma doğurduğunu göstermektedir. Daha da dikkat çekici olan ise, karar değişiklikleri sürecinde dahi herhangi bir baskı ya da suçluluk duygusunun söz konusu olmamasıdır.

Sonuç olarak bu hatıra, Seyyid’in babalık anlayışının temelinde zorlayıcı bir otoriteden ziyade, rehberlik eden bir bilinç bulunduğunu ortaya koymaktadır. O, çocuklarına yön veren fakat onların yerine karar vermeyen; seçenekleri gösteren fakat tercihi onlara bırakan bir baba profili çizmektedir. Bu yönüyle ortaya koyduğu tutum, yalnızca bireysel bir aile pratiği değil, aynı zamanda sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisinin nasıl inşa edilebileceğine dair örnek bir model olarak değerlendirilebilir.

* * *

2. Tevazu ve Kimlik İnşası

Seyyid’in babalık profilinde belirginleşen diğer bir önemli özelliğiyse tevazudur. Onun yaklaşımında, sahip olduğu toplumsal konumun çocukları için bir ayrıcalık alanına dönüştürülmesi söz konusu değildir. Aksine, çocuklarının “bir liderin evladı” olma bilinciyle değil, toplumun sıradan bir ferdi olarak yetişmeleri yönünde bilinçli bir tutum sergilediği görülmektedir. Bu tercih, onları babalarının makamının gölgesinde edilgen bireyler hâline getirmek yerine, kendi şahsiyetlerini inşa edebilecekleri bir zeminin hazırlanmasına imkân tanımaktadır.

Nitekim oğlu tarafından aktarılan bir hatıra, bu yaklaşımı çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

Küçükken okuldan öğrenciler her gün bana gelir, saf bir heyecanla “Gerçekten Seyyid Hasan Nasrallah senin baban mı?” diye sorarlardı.

Ben de basitçe “Evet” diye cevap verirdim. Bunun üzerine yüzlerinde şaşkınlık ve heyecan belirirdi. Fakat ben, babamın Seyyid Hasan olmasının neden bu kadar önemli görüldüğünü anlamazdım.

Benim gözümde babam; iyi kalpli, mütevazı bir insandı. Bize sevgi ve sıcaklıkla davranır; çevresindeki Hacı Cihad’a, Hacı Nebil’e ve tüm kardeşlere de sevgi ve kardeşlikle, hatta dostça bir babalık ruhuyla muamele ederdi.

Bizimle ne kendisinden söz ederdi, ne makamından, ne sorumluluklarından, ne de kahramanlıklardan ya da taşıdığı yüklerden. Zaten “Hizbullah’ın Genel Sekreteri” ifadesinin ne anlama geldiğini de o zamanlar hiç anlamazdım.

Benim anladığım tek şey, insanların onu çok sevdikleriydi… Hem de sınırsız, taşkın bir sevgiyle.

Zamanla büyüdüm ve babamın kim olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladım. Ve fark ettim ki onun derin tevazusu, yüksek ahlakı ve kendini geri plana koyan kişiliği, o büyük makamın hakikatini benim gözümden adeta gizliyormuş.

Bu tutum, çocukların babalarının anlatıları içinde gölgelenmesini engelleyen önemli bir pedagojik yaklaşımı da beraberinde getirmektedir. Zira ebeveynin toplumsal konumunun sürekli vurgulanması, çocukta ya yapay bir üstünlük hissi ya da tersine bir ezilmişlik duygusu doğurabilir.

Bu yaklaşımın iki temel sonucu olduğu söylenebilir. İlk olarak, çocuğun baba ismi üzerinden ayrıcalık talep eden, sınırları zorlayan veya şımarık tutumlar geliştirmesinin önüne geçilmektedir. İkinci olarak ise, bireyin kendi şahsiyetini inşa etme süreci desteklenmekte; çocuk, hazır bir kimliğin taşıyıcısı olmak yerine, kendi kimliğinin kurucusu hâline gelmektedir. Bu yönüyle Seyyid’in sergilediği tevazu, yalnızca kişisel bir ahlâkî erdem değil; aynı zamanda derinlikli bir eğitim ve terbiye anlayışının da yansıması olarak değerlendirilebilir.

* * *

3. Destekleyici Baba Figürü

Seyyid’in baba olarak öne çıkan bir diğer özelliği ise, çocuklarının gözünde daima destekleyici bir figür olmasıdır. Seyyid’in, çocuklarının hayatî karar anlarında karşılaştıkları tereddütleri baskıyla değil, güven verici bir rehberlikle karşılamış; onların özgüvenlerini güçlendiren ve potansiyellerini ortaya çıkaran bir zemin hazırlamıştır. Onun otoritesi bir baskı unsuru değil, bilakis dayanılacak bir güven kaynağı olarak tezahür etmektedir.

Nitekim oğlu ile olan münasebetlerine dair aktarılan hatıralarda bu destekleyici tavır açıkça görülmektedir. Örneklik olması açısından anıyı olduğu gibi aktarmanın uygun olacağını düşünüyorum.

“2024 yılı Şaban ayında, derin bir tefekkür anında, tebliğ dünyasına adım atmanın vaktinin gelmiş olabileceği düşüncesi zihnimde belirdi.

Üniversitede okuduğum medya eğitimi ile medresede aldığım dinî ilimleri bir araya getirmenin, en azından sınırlı da olsa faydalı bir netice doğurabileceğini düşündüm. Bunu da bazı tebliğ içerikli kısa videolar kaydederek yapabilirdim.

Ayrıca Allah’ın -benim bir faziletim olmaksızın- bana insanların kalplerinde etkisi olan bir isim nasip ettiğini de düşünüyordum. Çünkü ben, insanlar üzerindeki tesiri pek az kimseye nasip olmuş bir adamın oğluydum.

Bu ise sadece bir onur değil… aynı zamanda bir sorumluluktu.

Meseleyi uzun uzun düşündüm; muhtemel itirazları, riskleri ve gelebilecek eleştirileri değerlendirdim. Fakat zihnimde şu sorular dönüp duruyordu:

Beni tebliğ nimetinden alıkoyacak gerçek sebep nedir?
Allah bana verdiği imkânları kendi yolunda değerlendirmediğim için beni hesaba çektiğinde O’na ne cevap vereceğim?

Sonunda meseleyi babama açmaya ve kararı ona bırakmaya karar verdim. Kendi kendime şöyle dedim:

“Eğer ‘evet’ derse bu benim üzerime bir sorumluluktur ve onu taşımam gerekir. Eğer ‘hayır’ derse, o zaman bu yükten kurtulmuş olurum ve elimde bir mazeretim olur.”

Fikrimi ona açtığımda bana hemen bir cevap vermedi. Önce yayımlamayı düşündüğüm videolardan bazı örnekler göndermemi istedi.

Ben de farklı üsluplarda ve farklı konularda beş kısa video hazırladım. Ayrıca her ayrıntıyı neden böyle seçtiğimi açıkladığım bir not da ekledim:
Konuşma tarzım, kameraya bakışım, ilim talebelerinin kıyafetini giymem gibi…

Bunları inceledikten sonra daha ayrıntılı konuşmak için beni Şaban ayının 15. günü iftara davet etti.

O oturumda izlediklerinden duyduğu memnuniyeti ve sevinci dile getirdi. Bana bazı sorular da sordu:
“İçeriği nasıl hazırlıyorsun? Bu iş ne kadar zamanını alıyor?” gibi…

Aslında güvenilir kaynaklara dayanıp dayanmadığımı ve tebliğin ilmî tahsilimi olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini anlamak istiyordu.

Miraca Dair Sorular
Miraca Dair Sorular
İçeriği Görüntüle

Sonunda bu adımı onayladı ve tebrik etti, ayrıca bana çeşitli nasihatler ve yönlendirmelerde bulundu.

Onun içini daha da rahatlatmak için ben de kendime bazı sınırlar koydum. Ona “Yayımlamadan önce içerikleri havzada güvendiğim bazı hocalara göstereceğim ve onların kontrolünden geçireceğim. Eğer bunun derslerime olumsuz etki ettiğini hissedersem de hemen duracağım.” Dedim.

Fakat gerçekten şaşırtıcı olan şey, onun bana verdiği sarsılmaz destek ve tebliğe devam etmem konusundaki ısrarıydı.

Birçok defa ona, özellikle dinleyici kitlesi genişledikten ve bazı saygın âlimlerden “bu alana girmekte acele ettim” şeklinde eleştiriler geldikten sonra, yayın yapmayı bırakmamı isteyip istemediğini sordum.

Her seferinde cevabı aynıydı:
“Durma… devam et. Ben seni destekliyorum.”

Bana ayrıca şunu da söyledi:
“Biz hayatımız boyunca hem okuduk hem de aynı zamanda tebliğ yaptık.”

Daha da şaşırtıcı olan şu oldu: 1446 yılı Muharrem ayında, tebliğ dönemine hazırlanmak havza sınavlarındaki sonuçlarımı olumsuz etkiledi. Bunun üzerine ona gidip durumu açıkça söyledim ve bu yüzden tebliği bırakacağımı ifade ettim.

Fakat bana yine
“Durma.” Dedi.

Bunun özellikle tebliğ dönemlerinde yaşanabilecek bir durum olduğunu söyledi.

Böylece o, şüpheler zihnime üşüştüğünde kalbime huzur veren, ilk destekçim oldu.”

* * *

4. Hizmet Değil Örnek Olmak

Bu büyük şehidin babalık hayatında dikkat çeken bir diğer özellik ise, çocuklarına hizmet ettirmeyi önceleyen bir anlayışı benimsememesidir. Seyyid, günümüzde sıkça dile getirilen “sözümü dinlemiyor” türünden şikâyetlerin aksine, saygıyı baskı, talimat ve zorlamayla tesis etmemiş; bilakis kendi yaşantısıyla doğal bir saygı ortamı inşa etmiştir. Bu yönüyle onun sergilediği tutum, aile içi ilişkilerde otoritenin değil örnekliğin belirleyici olduğunu göstermektedir. Nitekim oğlunun aktardığı bir anekdot da bu yaklaşımın somut bir tezahürüdür.

Babam, hizmet ettiğinizde sizi hizmet eden değil, sanki hizmet edilen sizmişsiniz gibi hissettiren o asil insanlardandı.
Hayatı boyunca hiçbir zaman talepkâr olmadı, çevresindekilere yük olmaktan özellikle kaçınırdı. Çoğu zaman, başkasını yormamak için yapılması gereken bir işi kendisi yapmayı tercih ederdi.

Oysa bizim ona hizmet etmeyi ne kadar sevdiğimizi, bunu ona olan saygımızın ve ona yakınlaşma isteğimizin bir parçası olarak gördüğümüzü çok iyi bilirdi. Buna rağmen bir şey istemek zorunda kaldığında, bunu her zaman en nazik ifadelerle dile getirirdi.

Asla “Bana bir bardak su getir” demezdi.
Onun yerine yumuşak bir sesle,
“Acaba bir bardak su var mı?” diye sorardı.

Yapılan her hizmeti mutlaka teşekkür ve bir tebessümle karşılardı.
Hatta ona sık sık hizmet eden kardeşler, onun güzel ahlâkı, tevazusu ve hoş muamelesi karşısında çoğu zaman mahcup olduklarını hissederlerdi.”

Sonuç olarak, Seyyid Hasan Nasrallah’ın babalık anlayışı; özgürlük, tevazu, destek ve örneklik üzerine inşa edilmiş bütüncül bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun sergilediği bu tutum, yalnızca bireysel bir aile pratiği değil; aynı zamanda sağlıklı, bilinçli ve şahsiyet inşa eden bir ebeveynlik modelinin mümkün olduğunu gösteren güçlü bir örnektir.