Ehlader Araştırma Bölümü

يَا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidayet etmez.” Maide, 67

İleride delillerini sunacağımız bu ayet, Hz. Peygamber’in (s.a.a) hicretin 10. yılında Hac seferinden döndüğü zaman Gadir-i Hum’da Hz. Ali’yi (a.s) kendi yerine halife ve velayete seçtiği günle ilgilidir. İlgi çekici olan ayetin semavi kitabın ikame edilmesi ile ilgili iki ayetin arasında yer almış olmasıdır. Masum önder ile semavi kitabın ikamesi arasında çok sağlam bir bağ olduğuna işaret edilmiş olabilir. Evet, ancak masum İmam semavi kitabın uygulanmasını sağlayabilir. Ve ancak Allah’ın kitabı gerçek İmamı tanıtabilir.

〉  Tüm Şia müfessirleri Ehl-i Beyt’ten (a.s) gelen rivayetlere, bazı Ehl-i Sünnet müfessirleri de (belirtilen) kriterlerden bir başlığa dayanarak bu ayetin Gadir-i Hum’da Hz. Ali (a.s)’ın velayete ve imamete atandığına işaret ettiğini kabul etmişlerdir. [1] El-Menar tefsiri, ilginç bir şekilde Müsned-i Ahmed’den, Tirmizi’den, Nesai’den ve İbn Mace’den “Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır” hadisini sahih ve güvenilir bir rivayet olarak beyan etmesine rağmen sonraki iki cümleyle önceki beyanını kuşkulu kılmıştır: İlk olarak “Velayetten kastedilen, dostluktur” demiştir. Gadir-i Hum gibi bir yerde sadece dostluk için biatların alınması, tebriklerin söylenmesi ve o bütün teşrifatın oluşturulmasına gerek olmayacağından habersiz gözükmektedir. İkinci olarak da “Eğer Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra imam ve rehber idiyse, neden Gadir-i Hum’daki bu atanma macerasını anlatmadı, haklılığını ilan etmedi?” diyor. Hz. Ali’nin (a.s) pekçok sözünde ve Nehcu’l Belağa’da baştan sona bu hak söz konusu edilmiştir. Ancak el-Menar’ın yazarı sanki bu şikâyetleri duymamış gibidir.

〉  Kur’an ayetleri içerisinde sadece bu ayet için Hz. Peygamber (s.a.a), kendisine gelen mesajı saklamayla ilgili tehdit edilmiştir. Eğer açıklamaz ise 23 yılda gerçekleştirdiği risalet görevi heba olacaktı. Öyleyse bu şekilde beyan edilen mesajın ne kadar önemli olduğuna bakılmalıdır.

〉  Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali’ye (a.s) şöyle buyurmuştur: “Eğer senin velayetini insanlara tebliğ edip ulaştırmazsam tüm amellerim heba olacaktır.” [2]

〉  Burada birkaç husus, ayetin içeriğini çözme yönünde bize ışık tutacaktır:

1 – Maide suresi, Hz. Peygamber’in (s.a.a) şerefli ömrünün son dönemlerinde nazil olmuştur.

2 – Bu ayet-i kerime de ‘Ey Nebi’ ifadesi değil; ‘Ey Resul’ ifadesi kullanılmıştır ki bu, önemli bir risaletin geldiğine işarettir.

3 – ‘Ebleğ’ sözcüğü yerine yine aynı kökten olan ‘belliğ’ kelimesi kullanılmıştır ki bu; mesajın daha açık, resmi ve mühim olduğuna işarettir.

4 – Hz. Peygamber (s.a.a), kendisine gelen mesajı iletmemesi halinde tüm peygamberlik zahmetlerinin heba olmasıyla korkutulmuştur.

5 – Hz. Peygamber (s.a.a), bu işin akıbetinden ötürü korkuya kapılmıştır. Allah ise; “Biz seni insanların şerrinden koruyacağız.”ifadesiyle peygamberini teselli etmiştir.

6 – Hz. Peygamber (s.a.a) kendi canına kastetmelerinden de korkmuyordu. Zira dünyasını sadece putlarla savaşmaya adamıştı ve müşriklerle bu yönde defalarca savaşmıştı. Tehlikelerden de çekiniyor değildi. (Hz. Peygamber defalarca taşlanmış, ashabı işkenceler görmüştü. Şimdi ömrünün sonunda bu kadar ashabının arasında mı korkacaktı?)

7 – Bu ayet-i kerimedeki mesaj önem açısından peygamberlik ve risalet dönemindeki mesajların tümünün muadilindedir. Eğer bu mesaj insanlara ulaştırılmazsa âdeta tüm ilahi mesajlar boş ve nafile olacaktır.

8 – Mesajın içeriği, temel bir mesele olmalıdır. Cüz’i ve hususi meseleler için, tehdit ve teselli etmeye gerek yoktur.

9 – Ayetin mesajı , ‘tevhid’, ‘peygamberlik’ ve ‘mead (kıyamet günü)’ ile ilinti değildir. Çünkü bu esaslar Mekke’de peygamberliğin ilk günlerinde beyan edilmiş idi. Ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) ömrünün son dönemlerinde bu denli tavsiyenin lüzumu yoktur.

10 - Ayetin konusu namaz, oruç, hac, zekât, humus ve cihat da değildir. Çünkü bu hükümler Hz. Peygamber’in (s.a.a) 23 yıllık davet süresince açıklanmıştı. İnsanlar da bu hükümlere amel ettikleri gibi bu hususta korkulacak bir durum da yoktu.

Öyleyse, Hz. Peygamber (s.a.a)’in şerefli ömrünün son bölümünde nazil olan bu önemli mesajın içeriği ne olabilir?

Oldukça fazla sayıda Şia ve Sünni rivayet bizi bu hususta şaşkınlığa düşürmekten kurtarmış ve bize yolu göstermiştir. Rivayetler şöyle der: “Ayet-i kerime hicri onuncu yılın zilhicce ayının on sekizinci günü Hz. Peygamber (s.a.a)’in Veda Haccı ile ilgilidir. Hz. Peygamber (s.a.a) Medine’ye dönerken ‘Gadir-i Hum’ olarak bilinen mekânda ilahi emir üzerine durakladı ve Veda Haccına katılan herkes burada toplandı. Hicaz sıcaklarında hem su, hem de ağaçları olan Gadir-i Hum gibi bir yerde konaklamak, iyi bir seçimdi. Bununla birlikte Mekke’yi ziyaret eden kafilelerin ayrılma noktası da bu mekândı. Yemen, Irak, Şam, Medine ve Habeşistan sakinleri birbirlerinden bu noktada ayrılıyorlardı.

Hz. Peygamber (s.a.a) sahabe grubunun içerisinde develerin malzemelerinden yapılan minberin en üstüne çıktı. Uzun bir hutbe okudu. Hutbesinin başlangıcı bilinmedik ve duyulmadık konular olmayan tevhid, nübüvvet ve mead ile ilgiliydi. Yeni mesaj olarak kendi vefatı hakkında haberi verdiğinde Müslümanların ilgisi daha da yoğunlaştı. Orada bulunanların her biri, Hz. Peygamber’in (s.a.a) keramet, azamet, hizmet ve risaletini en üst hadde ikrar ettiler. Hz. Peygamber (s.a.a), sesinin dört bir tarafa ulaştığına itminan getirdikten sonra gelecekle ilgili önemli mesajını insanlara açıkladı. Ve şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.” Bu vesileyle Hz. Ali’nin (a.s) kendisinden sonra halifesi olduğunu açık bir dille beyan etti. Ancak vefatından sonra kızı Hz. Fatıma (s.a) insanların evine gidip şunu söylüyordu: “Siz Gadir-i Hum’da Allah’ın Resulünün söylediklerini işitmediniz mi? Sizler şahit değil miydiniz?” Onlar ise cevaplarında: “Gadir-i Hum’da biz ile Allah’ın Resulü arasında mesafe var idi ve babanın sesini yeterince iyi duyamadık” dediler. Allah’u Ekber! Korkudan ve vefasızlıktan hakkı gizlediler ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) kızına yalan söylediler.

Evet, insanlar sadece iki şahitle haklarını geri alabilmekteler. Ancak Hz. Ali (a.s) on binlerce şahidin varlığına rağmen, hakkını alamamıştır. Dünya sevgileri ile Hz. Ali’ye (a.s) Bedir, Hayber, Huneyn’den kalan hasetleri ve kinleri yüreklerinde iyice yer etmişti!

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “İslam beş şey üzerine kurulmuştur. Namaz, zekât, oruç, hac ve Ehl-i Beyt’in (a.s) velayeti. İnsanlar Ehl-i Beyt’in velayeti kadar önemli birşeye davet edilmemiştir. İnsanlar bu dört aslı kabul ettiler ancak biz Ehl-i Beyt’in velayetini terk ettiler.” [3]

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdular: “Allah, bu ayetin nüzulünden sonra Peygamberini korumaya kefil olmuştur: ‘ve Allah… seni insanlardan koruyacaktır…’Bundan sonra Hz. Peygamber her türlü takiyyeden uzak durmuştur.” [4]

[1]     Tefsir-u Kebir, Fahrurrazi, el-Menar Tefsiri

[2]     Tefsir-u Nuru’l Sakaleyn, Emali – Saduk, s.400

[3]     Usul’u Kâfi, c.2, ,s.18

[4]     Tefsiri Nuru’l Sakaleyn ve A’yunu Ahbaru’l Rıza (a.s) c.2, s.130