.
.

Songül Can Ülbeği
Bu çizime bakınca insanın içine hüzünle karışık derin bir sükûnet doluyor. Sanki bulutların arasından birbirine uzanan o iki el, yalnızca mazide kalmış bir kavuşmayı değil; çağları aşarak hâlâ yaşayan bir hakikati haber veriyordu. O ellerin arasında açan çiçekler ise bu kutlu izdivacın ardından insanlığa kalan rahmetin, zarafetin ve bereketin sessizlik içindeki yankısı gibiydi.
Çünkü o birliktelikten geriye yalnızca bir soy kalmamıştı; sabır kalmıştı, sadakat kalmıştı, merhamet ve vakar kalmıştı. İnsanı ayakta tutan en derin hasletler, o hanenin gölgesinden çağlara taşmıştı. Bu öyle mukaddes bir emanetti ki insan onu düşündükçe sevginin yalnızca kalpte hissedilen geçici bir meyil olmadığını; ruhun omuzlarında taşınan ağır ve ilahî bir mesuliyet olduğunu idrak ediyordu.
İnsan bazen kendine sormadan edemiyordu: Bir hane nasıl olur da asırlar sonra bile gönülleri muhabbetiyle diriltirdi? Bir sevgi nasıl olur da zaman eskirken eskimezdi?
Belki de bunun sırrı, o muhabbetin içinde dünyanın hoyratlığının bulunmamasındaydı. Çünkü orada kalbi incelten bir edep, insanı derinleştiren bir teslimiyet vardı. Sevgi yalnızca bir his değil; bir ahlâk, bir vakar ve birlikte Allah’a yürüyen iki ruhun sessiz ahdi idi.
Onların sevgisi yeryüzünde başlamıştı; fakat semaya ait bir taraf taşıyordu. Sanki gökten inmiş bir nur gibi insan kalbine değiyor, sonra yeniden göğe yükseliyordu. Ancak böyle bir muhabbet çağların üzerinden silinmeyecek izler bırakabilirdi. Bulutların arasından birbirine uzanan o eller ne kadar sade çizilmiş olsa da içinde tarifsiz bir mana taşıyordu: bir tarafta Ali’nin vakarı, heybeti ve adaleti; diğer tarafta Fatıma’nın inceliği, sabrı ve zarafeti vardı.
Ve tam ortalarında açan çiçekler… Sanki bu muhabbetin yeryüzüne bıraktığı rahmetin sessiz şahidi değil; asırlardır dinmeyen duası gibiydi.
O hane dünya nimetleri bakımından sade idi; fakat göğün rahmeti oradan eksik olmamıştı.
Maddî yoklukların içinde manevî bir saltanat saklıydı. Sessizliklerinin içinde bile bereket türünden bir feryat saklıydı. Çünkü bazı haneler yalnızca içinde yaşayan insanları değil, kendilerinden sonra gelecek bütün kalpleri de terbiye ederdi.
Kökleri toprağın altında saklı kalan bir ağacın sesi duyulmazdı; fakat gölgesi asırlar boyunca insanların üzerine düşerdi. Onların sevgisi de böyleydi: sessizdi, gösterişsizdi; ama zamanın üzerine mühür vuracak kadar derin, sarsılmaz ve hakikatliydi.
Asırlar geçmiş, şehirler yıkılmış, çağların yüzü değişmişti… Fakat o muhabbetin yeryüzüne bıraktığı rahmet gönüllerin üzerinden çekilmemişti. Çünkü bazı sevgiler fânî değildi. Bazı muhabbetler yalnızca iki insanı değil; çağların ruhunu da güzelleştirirdi.
Ve belki de bu yüzden, gökyüzü hâlâ o nikâhın hatırasını taşır gibiydi.




