Söz ve Eylemin Farklı Olması Söz ve Eylemin Farklı Olması
.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Mev’ize (Öğüt)

3- Öğüdün Eğitimsel İşlevi ve Kullanımı

İnsan dünyada daha çok varlığının maddî boyutuyla uyumlu olgularla ilgilenmektedir. Daha çocukluktan daha çok görüş alanında olan, daha çok duyduğu, daha çok aklına gelen ve zihnini meşgul eden şeyler yiyecek, giyecek, para, makam-mevki, toplumsal konum ve maddî ve dünyevî refah ve yetersizliklerden kaynaklanan lezzetler ve acılardır. Diğer taraftan mal, servet, kadın ve evlat gibi dünyalıklar insanın gözüne güzel görünmektedir ve onu kendisine meftun etmektedir. İnsan bunlarla öylesine meşgul olmaktadır ki varlığın hakikatinden ve varlık âlemindeki gerçek vaziyetinden habersiz kalmaktadır. Eğer biliyorsa da bundan gafil olmaktadır ve bu, insanın fıtratın doğru yolundan sapmasının başlangıcıdır. Böyle bir kimse –eğer bu halde kalırsa- zamanla öylesine kötü ve beğenilmeyen işlere dalmakta ve öylesine uzun ve uzak arzuların tuzağına, hayvansal vesveselere düşmektedir ki sadece Allah’ı, ölümü, meâdı, kıyameti, cenneti ve cehennemi unutmakla kalmamakta, varlıklarını da inkâr etmekte, inkârına da delil getirmektedir. Kur’ân’ın tabiriyle günahları ve kötü işleri kalbini “taştan daha katı”[1] bir hâle getirmiştir. Ne hak bir söz ona nüfuz eder, ne de bir hakikat onda yer bulur.

Eğer insanın davranışında ve şahsiyetinde tesir bırakmak, onu bu şom talihten kurtarmak istiyorsak bu gidişata müdahale etmeli ve onu doğru yola hidayet etmeliyiz. Yani onu işlerin hakikati ve amellerinin, davranışlarının ve görüşlerinin sonuçları hakkında bilgilendirmeliyiz. Eğer bunlardan gaflet ettiyse veya bu hakikatlerin derkinde duygularının etkisinde kalarak yanlışa düştüyse onu gafletten kurtarmalı ve yanlışlarını görmesini sağlamalıyız. Ancak bu şekilde kişinin şahsiyeti ve davranışları üzerinde kalıcı tesir bırakmak mümkündür.

Öğüt, eğitimciye öğrencinin şahsiyet yapılanmasına nüfuz ve onu bilgilendirme ve dikkatini çekme yoluyla doğru yola hidayet etme imkânını vermektedir. Bununla birlikte öğüt, en iyi ve en etkili eğitimsel yöntemlerdendir.

Buna göre şöyle söylenebilir:

1- İnsan özel ve yapısal özellikleri sebebiyle ve bu dünyaya has özellikler sebebiyle sürekli cehalet ve gaflet tehlikesindedir; varlık âleminin hakiki vaziyetine ve kendi konumuna karşı cehalet (kendine cehalet), kendinden, salahından ve fesadından gaflet (kendinden gaflet).

2- Gaflet ve cehalet insanın yoldan çıkmasının iki önemli kaynağıdır. Zira gafil veya cahil insan, sonu bu dünyada başıboşluk ve hayvani şehvetlere, aşağılığa ve zillete düşmek olan, öbür dünyada da cehennem ve azap olan bir yolda hareket etmektedir.

3- Öğüdün rolü cehaleti ve gafleti ortadan kaldırmaktır. Bilgili kimse öğütle gafletten kurtulur, cahil kimse de öğütle ilim sahiline ulaşır.

4- İnsan hangi makam ve durumda ve kemalin hangi aşamasında olursa olsun öğüde ihtiyaç duyar ve öğüt olmadan kendi kemalini ve rüştünü tamamlayamaz.

Bu yüzden Masumlar (a.s) öğüdü “kalbin cilası”[2], “kalbi dirilten”[3], “gafleti yok eden”[4] ve semeresini insanın “uyanması”[5] bilmişlerdir ve insanlara öğüde kulak vermeyi emretmişlerdir. Emiru’l-Muminin’den (a.s) şöyle nakledilmiştir:

“Öğüt verenin varlık şulesinden öğüt dinleyerek aydınlanın.”[6]

Ve İmam Hasan’a (a.s) yaptığı meşhur vasiyetinde şöyle buyurmuştur:

“Kalbini öğüt ile canlandır.”[7]

5- Öğüt, kişinin cehaletle (cehl-i basit), gafletle veya nefsin hevesleri ve hayvansal eğilimlerine uyarak günah işlediği ve doğru yoldan saptığı durumlarda işe yarar. Ama kişinin –örneğin- bazı şüpheleri ve benzeri şeyler sonucu (cehl-i mürekkeb) günaha yönelirse öğüt tesir etmez. Bu gibi durumlarda kişinin ıslah olması için yanlış davranışının sebebi keşfedilmeli ve ortadan kaldırılmalıdır. En azından bu gibi durumlarda öğüt tek başına işe yaramaz, sebep tanısı ve tedaviyle birlikte olmalıdır.

Bu, Masumlar’ın (a.s) teveccüh ettiği bir konudur. Örneğin İmam Sâdık’ın (a.s) siyerinde şöyle geçer:

İmam’ın (a.s) şialarından biri Ona şöyle dedi: “Bazen komşunun şarkıcılarının saz-söz seslerini daha uzun süre duyabilmek için lavaboda daha uzun süre duruyorum.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Bu yaptığın doğru değil.” O “Ne mahzuru var; ben helal bir iş için lavaboya gidiyorum, saz-söz sesini dinlemek için değil.” dedi. İmam (a.s) cevabında şöyle buyurdu: “Acaba kulak, göz ve kalp, bunların hepsi sorgulanacaktır ayetini okumadın mı?” Bahsi geçen kişi şöyle diyor: “Sanki şimdiye kadar hiçbir Arap’tan ya da Acem’den bu ayeti duymamışım. Bu ameli bırakarak istiğfar ediyorum.”[8]

İmam burada sadece öğütle yetinmemiştir. Kişinin zihninde olan şüpheyi de ortadan kaldırmıştır.

4- Öğüt Şartları

Öğüt diğer eğitimsel yöntemler gibi, ancak şartlarına uyulursa müessir olacaktır. Eğer öğüt, şartlarına uyularak kullanılmazsa tesir etmemekle kalmaz, aksi tesir de bırakabilir. Bu yüzden Allah, Peygamber’den (s.a.a) insanları güzel öğütle İslâm dinine davet etmesini istiyor.[9] Bu emir, her öğüdün değil, şartları gözetilerek yapılan öğüdün güzel ve neticede faydalı ve müessir öğüt olduğunu göstermektedir.[10]

Söylenenlere teveccüh ederek kendi çapımızda, öğüdü “güzel öğüt” yapan şartlara Masumlar’ın (a.s) siyerinden ulaşmaya çalıştık. Elbette burada şu noktaya dikkat edilmesi gerekir ki zikredilecek şartların hepsi, öğüdün özel şartları değildir; diğer yöntemlerde de uyulması gerekliliği olabilir. Ancak zikredilecek şartlar, Masumlar’ın (a.s) öğüt içerikli siyerlerinden çıkarıldığı için öğüt konusunda işledik.

Öğüt şartları üç gruba ayrılabilir: Vaizin (öğüt verenin) şartları, öğüt alanın şartları, öğüdün şartları.

a) Vaizin (Öğüt Verenin) Şartları

Öğüdün hedefinin gerçekleşmesi için vaizin özel birtakım nitelikleri taşıması gerekir. Burada vaizin en önemli niteliklerinden bazılarına özetle değiniyoruz:

İman ve Amel

Öğüdün içeriğine iman ve amel, vaizin niteliklerinden birisidir ve dinî metinlerde üzerinde çok durulmuştur. Örneğin İmam Sâdık’tan (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Âlim ilmine amel etmezse öğüdü kalplerden (yüzeyinden) kayar (ve içine nüfuz etmez), aynı taşa (yüzeyine) yağan yağmur gibi.”[11]

Bu konu insanların geneli tarafından bilinmektedir. Farsça’da halk arasında meşhur olan “Eğer candan gelirse, kuşkusuz kalbe oturur” sözü veya Arapça’da meşhur olan “Söz kalpten çıkarsa, kalbe girer; dilden çıkarsa kulaktan öteye geçmez” sözü de bu iddiayı onaylamaktadır.

Peygamber’in (s.a.a), Emiru’l-Muminin’in (a.s) ve diğer Masumlar’ın (a.s) öğütlerinin derin tesiri, onların bu niteliklerinden kaynaklanmaktadır.[12] Onlar söylediklerine kalpten inanıyorlardı ve diğerlerinden önce, diğerlerinden fazla kendi öğütlerinden etkileniyor ve bunlara amel ediyorlardı. Peygamber’in (s.a.a) siyerinde şöyle geçmektedir:

“Öğüt verirken Hazretin omuzları, üzüntüsünün şiddetinden hareket ediyordu.”

Emiru’l-Muminin (a.s) de böyleydi. Hazretin siyerinden ilginç bir örnek nakledilmiştir. Hz. Ali’nin Kufe’deki muhafızlarından ve askerlerinden biri olan Habbe Urani’den şöyle nakledilmiştir:

“Ben ve Nevf, Hz. Ali’nin (a.s) evinin karşısındaki alanda uyumuştuk. Birden Hz. Ali’nin (a.s) dertli ve vurgun kimseler gibi evden çıktığını gördük. Elini avlunun duvarına koymuş, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır” ayetini okuyor ve gözyaşı döküyordu. Yanıma yaklaştı ve “Habbe, uyanık mısın, uyuyor musun?” diye sordu. “Uyanığım. Siz (ki Allah’ın ve Peygamber’in (s.a.a) yanında böyle bir makama sahipsiniz) böyle yaparsanız bizim halimiz ne olacak?” dedim. Hazret gözlerini aşağı indirerek ağladı, sonra şöyle buyurdu: “Habbe, amellerimizden hiçbiri Allah’a gizli değildir. Allah bize şah damarımızdan daha yakındır ve… biz Allah karşısında tüm amellerimizin hesabını verebilmeliyiz.” Sonra Nevf’in yanına giderek aynı soruyu tekrarladı. Nevf dedi ki: “Uyanığım ama bu gece beni çok ağlattın.” Emiru’l-Muminin (a.s) cevabında şöyle buyurdu: “Eğer bu gece Allah korkusundan çok ağladıysan, yarın Allah huzurunda başı dik olacaksın.”[13]

İmam Kâzım’ın (a.s) Bişr’un kaderini tamamen değiştiren öğüdü, İmam Hâdi’nin (a.s) Mütevekkil’i ve etrafındakileri ağlatan öğüdü[14] bu tür öğütlerin diğer örnekleridir.

Masum olmayan diğer vaizler için de bu konu geçerlidir. Tüm varlıklarıyla, öğütlerini kalplerine ve ruhlarına işlemiş ve bunları amel ve davranışlarına yansıtmış olanların öğütlerinde, diğer vaizlerde olmayan bir tesir vardır. Hacı Şeyh Cafer Şuşterî (r.a), fesadın çokça görüldüğü şehirlerden birinde minbere çıkarak şöyle dedi: “Ey insanlar! Bilin ki bir Allah var!” Bu kısa cümle onları öyle etkiledi ki orada bulunanlardan feryat figan sesleri yükseldi.[15]

Bu tecrübelere teveccüh etmek, öğüt hakkında yazan veya konuşan neredeyse herkesin, kendi öğütlerine iman ve amel etmeyi, vaizin şartlarından biri saymalarını sağlamıştır.

Ama bu niteliğin nasıl bir kimya oluşturarak vaizin sözlerini, muhatabın kalbinin derinliklerine işlediği açıkça belli değildir. Acaba bu nitelik mi muhatapların, vaizin sözlerinin doğruluğuna güvenmesini sağlamaktadır? Yoksa öğüdün içeriği, Allah’a yakınlaşmak için, Allah’a ve meâda inanca dayalı ahlâkî ve ruhsal meselelerden, ölçülerden ve yollardan biridir de bunlar öğrenilecek değil, gidilecek, amelin seyr-u sülukunu gerektirecek ve amel olmadan sırrına erilemeyecek konulardan mıdır?

Bununla birlikte İmam Sâdık (a.s) bir rivayette benzetme yoluyla bu konuya değinmiştir. Bu rivayette İmam (a.s), öğüt veren ile öğüt dinleyenin ilişkisini, uyanık kişi ile uyuyan kişinin ilişkisine benzetmiştir. Başkasına öğüt vererek gaflet ve günah uykusundan uyandıracak kişinin kendisinin cehalet ve isyan uykusundan uyanmış olması gerektiği açıktır.[16]

Bazıları bu konuyu anlatırken ampul ve elektrik enerjisi kaynağı benzetmesini kullanarak şöyle demişlerdir:

“Arınmış ve amel ederek öğüt verenin kalbi, sonsuz İlâhî kaynağa bağlanarak aydınlanmıştır. Bu yüzden başkalarının kalbini de İlâhî kaynağa bağlayarak aydınlatabilir. Kalpleri karanlık olan diğerleri, bu işin üstesinden gelemezler."

Suyu olmayan kuru buluttan
Su ne vakit hâsıl olur?
[17]

2- Din Bilgisi

Din hakkında bilgi sahibi olmak vaizin (öğüt verenin) taşıması gereken şartlardan biridir. Vaiz dinin vacip, haram, müstehap, mekruh ve mubahlarını bilmelidir. Dinî hükümleri örften ayırabilmeli, daha az önemli meselelerin daha temel ve esas meseleler üzerinde durmasını engellememesi için bir hükmün diğer hükümlere kıyasla konumunu da bilmelidir. Kelimenin tam ve kapsamlı anlamıyla fakih olmayan bir vaiz, belki insanları dinden uzaklaştırmaz ama dinden saptırır. Çünkü vaciplerle ve haramlarla eşdeğer olmayan şeyleri, vacip ve harama eş tutarlar. Örfü dinin bir parçası sayarlar. Önemi az olan konuları çok önemli gösterirler. Bu yüzden ya insanlar onun öğütlediği türden bir dinden kaçarlar veya gerçek dinden uzaklaşırlar ve amelde tahrif olmuş bir dini toplumda gösterime sokarlar.

Masumlar’ın (a.s) zamanında da Müslümanlardan görünüşte âlim ve mukaddes olan bir grup, kendi zanlarınca İmamlar’ı (a.s) hidayet etmek için onlara öğüt vermeye kalkıyorlardı. Burada bu davranışlardan iki örnek zikrediyoruz.

Birinci örnek: Muhammed bin Munkedir’den şöyle nakledilmiştir:

Muhammed bin Ali’nin (İmam Bâkır (a.s)) iki kölesine dayanmış olduğunu gördüm (ve tarımcılık için tarlasına gidiyordu.) Ona selam verdim. Terlemiş ve nefes nefeseyken selamımı cevapladı. Ona dedim ki: “Böyle dünya peşindeyken ecelin gelirse ne cevap verirsin?” Muhammed bin Ali (İmam Bâkır) iki kölesini kenara çekti ve şöyle buyurdu: “Eğer bu haldeyken ecelim gelirse (hiçbir korkum yok çünkü) Allah’ın emrine itaat ediyorum ve bu şekilde sana ve diğer insanlara karşı onurumu koruyorum. Eğer günah işlerken ecelim gelseydi Allah’tan korkardım.” Muhammed bin Munkedir diyor ki: Ona şöyle dedim: “Allah sana rahmet etsin! Ben sana öğüt vermek isterken sen bana öğüt verdin.”[1]

İkinci örnek: İmam Sâdık’ın (a.s) siyerinde şöyle geçmektedir:

Bir gün İmam (a.s) beyaz bir giysi giymişti (ki o zamanlar bu, gösterişli bir elbiseydi.) Süfyan-ı Sevrî İmam’ı (a.s) gördü ve Ona şöyle dedi: “Sizin bu giysilerden giymemeniz gerekir.” İmam ona cevabında şöyle buyurdu: “Sana söyleyeceklerimi iyi dinle ve anla ki dünya ve ahiretin için daha iyidir. Eğer Peygamber’in (s.a.a) sünneti üzere ölürsen bid’at üzere ölmezsin. Bil ki Peygamber (s.a.a) gösterişli elbise giymezdi. Çünkü o zamanlar Müslümanların geçim durumu müsait değildi. Ama dünya, İslâm toplumuna yöneldiğinde, İslâm toplumunun iyileri ve müminleri, dünya nimetlerinden faydalanmaya kötülerden ve münafıklardan daha fazla layıktır.”[2]

Bu olayın benzeri Horasan’da İmam Rıza’nın (a.s) da başından geçmiştir.[3]

Bu iki siyer, bilgisiz vaizlerin öğüdünün kötü akıbetini açıkça gösterdiği gibi aynı zamanda vaizin dini bilmesinin ve âlim olmasının gerekliliğini de göstermektedir.

3- Vaizin Güvenilirliği

Öğüdün işe yararlılığını artıran niteliklerden bir diğeri, vaizin öğüt dinleyenler karşısındaki itibara ve güvenilirliğe sahip olmasıdır. Vaizin sözü ve davranışı, muhatapları nazarında delil sayılırsa, öğütleri muhataplar üzerinde daha etkili olacaktır.


[1]     Bihâru’l-Envâr, C. 10, s. 157, 7. rivayet.

[2]     Kâfî, C. 5, s. 65, 1. rivayet.

[3]     Bihâru’l-Envâr, C. 67, s. 120, 11. rivayet.

- - - - - - - - - - - -


[1]     Bakara, 74.

[2]     Mîzânu’l-Hikme, C. 10, s. 539, 21685. rivayet.

[3]     a.g.e.; 21684. rivayet.

[4]     a.g.e.; 21686. rivayet.

[5]     a.g.e.; 21687. rivayet.

[6]     a.g.e.; s. 585, 21898. rivayet.

[7]     a.g.e.; s. 539, 21683. rivayet.

[8]     Mustedreku’l-Vesâil, c. 2, s. 512, 2. rivayet.

[9]     Nahl suresi.

[10]    Bkz. Nahl, 125.in açıklamasında.125.

[11]    Bihâru’l-Envâr, C. 2, s. 39, 68. rivayet.

[12]    Kâfî, C. 2, s. 185, 21. rivayet.

[13]    Mustedreku’l-Vesâil, C. 5, s. 209, 4. rivayet.

[14]    Bihâru’l-Envâr, C. 50, s. 211, 25. rivayet.

[15]    Ziyaâbadî, Seyyid Muhammed; Öğüt, s. 55.

[16]    Misbahu’ş-Şeria, 76. Bab, s. 160.

[17]    Ziyaâbadî; Öğüt, s. 55.

Editör: Hasan Bedel