.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Mev’ize (Öğüt)

 

Öğüt, eskilerden beri beşerî toplumlarda yüce bir makama sahip olmuştur. Toplumlar, hayatın dolambaçlı ve eğri yollarında daha fazla basiret ve görüşe sahip olarak ilerleyebilsinler ve uçurumlara düşmesinler ve tehlikelerden korunsunlar diye bu yolu kullanarak tecrübelerinin ve düşüncelerinin ürününü sonraki nesillere aktarmışlardır.

Kelile ve Dimne, Sindbad-nâme gibi kitaplar eski Hintçeden Pehlevî Farsçasına, ondan Arapçaya ve sonra da Batı dillerine çevrilmiştir. Cevâmiu’l-Hikâyât, Merzuban-nâme, Gülistan ve Bostan türünden kitaplar da hikâye, benzetme ve kıssa kalıbında anlatılan öğüt-nasihat içermektedirler. Araplar arasında Lokman, Avrupalılar arasında Aisopos (Ezop), Persler arasında Buzurcmehr gibi kişiler Hekîm (Bilge) unvanıyla sunulmuş, akıllarının ve tecrübelerinin çokluğuyla diğerlerinden ayrılmışlardır. Halk arasında her bir meselede ufuk açan öğütleri meşhur olmuş ve bilinmektedir.[1]

Masumlar da (a.s) insanların dinî eğitimlerinde öğüt aracını kullanmışlardır. Bu yolla öğrencilerini adım adım, aşama aşama dinin hedeflerine yakınlaştırmışlardır. Dinî kaynaklarda öğüt, hikmet ve nasihatler gibi başlıklar altındaki Masumlar’ın (a.s) rivayetlerinin hacminin büyüklüğü, bu iddiayı desteklemektedir. Örneğin Bihâru’l-Envâr kitabının iki cildi (77 ve 78) “El-Mevâiz ve’l-Hikem” (Hikem, hikmetler demek) konusuna ayrılmıştır. Tuhefu’l-Ukul kitabında da her bir İmam’dan (a.s) “Öğüt ve hikmet” ayrıca bu başlık altında nakledilmiştir. Şeyh Sadûk El-Mevaizu min er-Ricali’l-Muhtarîni min Ashabu’n-Nebi (s.a.a) ve El-Mevâizu el-Hikem adlı iki kitap telif etmiştir. Bunların hepsi Masumlar’ın (a.s) eğitimsel siyerinde öğüdün önemini göstermektedir.

Bu sebeple burada Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) eğitimsel siyerinde öğüt konusunu inceleyeceğiz.

Bu mütalaanın hedefi şu sorulara cevap bulmaktır: Öğüt ne anlama gelmektedir? Acaba öğüt kullanılabilir bir eğitimsel yöntem midir? Öğüdün ne gibi bir işlevi veya işlevleri vardır? Öğüdün eğitimsel mekanizması nedir? Masumlar’ın (a.s) eğitimsel siyerlerine göre öğüt verenin, öğüt verilenin ve öğüdün kendisinin muhatapta tesir bırakması için hangi şartları taşıması gerekir?

Bu bölümün konuları dört başlık altında sunulacaktır: 1- Öğüt kavramı. 2- Eğitimsel bir yöntem unvanıyla öğüdün kullanılabilirliği. 3- Öğüdün eğitimsel işlevi ve kullanımı. 4- Öğüt şartları.

*

1- Öğüt Kavramı

“Mev’ize” (öğüt), “veaze” kökünden türemiştir; mastar ve ism-i mastar anlamında kullanılmaktadır. Sözlük bilimciler, sözlük anlamında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “korkutarak alıkoymak ve sakındırmak”, bazıları “kalbi yumuşatacak ödül ve ceza türünden şeylerin hatırlatılması”, “nasihat etmek ve sonuçları hatırlatmak”; diğer bazıları da “korkutmak” olarak tanımlamışlardır.[2]

Görünüşe göre “vaaz” lügatte, acı verici ve istenmeyen sonuçlarına dair korkutarak bir amelden men etmek ve alıkoymak anlamındadır. Bu yüzden Tacu’l-Arus’ta şöyle söylenmiştir:

“Mesela yolculuk etmekte olan bir gruba söylenen “Eğer falan yoldan giderseniz helak (yok) olursunuz” cümlesi, öğüt telakki edilir.”[3]

“Vaaz”ın lügatteki anlamının birkaç özelliği vardır.

1- Hem nasihat edilen kişinin, amelin hoşlanılmayan sonuçları hakkında bilgilendirilmesini, hem de sonuçların hatırlatılmasını kapsamaktadır. Diğer bir deyişle hem sonuçların hatırlatılmasını, hem de öğretilmesini içermektedir. Buna göre öğüdün hatırlatma olduğu, öğretme ve bilgilendirme olmadığı söylenemez.

2- Sadece men ve alıkoyma yönü vardır, emir ve bir işi yapmaya yönlendirmeyi içermez. Diğer bir deyişle öğüt, sözlükte sadece yanlış işlerden men etme anlamındadır ve beğenilen işlere emri ve isteklendirmeyi kapsamaz.

3- Sadece korkutma olmadığı gibi sadece sakındırmak ve alıkoymak da değildir. Bu ikisinin bileşimidir; yani korkutarak sakındırmak ve alıkoymaktır.

Her halükârda zamanın geçmesiyle öğüdün lügat manasında değişiklikler ortaya çıkmış ve bu kelime başka iki anlamda daha kullanılmıştır:

1- Dinî metinlerde öğüt denilince kastedilen anlam. Öğüdün bu anlamı, sözlük anlamıyla üç temel farka sahiptir:

İlki şudur: Dinî öğütlerin içeriği insanların günahtan sakındırılması ve alıkoyulmasından ibarettir. Günahın hoşlanılmayan sonuçlarından -ki bunlar o amellerden kaynaklanan dünyadaki ve ahiretteki azaplardırmak- insanları uzaklaştırabilmek içindir. Bunlar da Müslümanların genelinin bildiği veya bilmesi gereken konulardır. Bu yüzden bu anlamıyla öğütte uyarı ve hatırlatma tarafı, öğretme ve bilgilendirme tarafından baskındır. Buna rağmen dinî öğüdün bilgilendirici tarafı da vardır. Örneğin İmam Zeynelâbidîn’in (a.s) siyerinde şöyle geçmektedir:

“Bir adam O hazrete mektup yazdı ve ondan kendisine iki cümlelik bir öğüt vermesini istedi. İmam (a.s) cevabında şöyle yazdı: Günah yoluyla hedefine ulaşmaya çabalayan, sadece hedefinden uzaklaşmakla kalmaz, korktuğu şeye de yaklaşır.”[4]

Bu konu herkesin bildiği bir şey değildir veya sırf açık ve net olmasından dolayı herkesin haberdar olması gereken bir şey de değildir. Bununla beraber öğüt olarak geçmektedir. Lokman’ın evladına öğüdünde de anlatılanların hepsinde hatırlatma tarafı yoktur. Hatta anlatılanların çoğu öğreticidir. Mesela bir yerde şöyle geçer:

Bil ki kıyamet gününde Allah’ın huzurunda sana üç şey hakkında sorarlar: Gençliğini hangi işle ihtiyarlığa ulaştırdın, ömrünü neye harcadın, malını ve servetini nereden kazandın ve hangi yolda harcadın? Böyle bir gün için hazır ol ve bu soruların cevabı için hazırlık yap.[5]

Kıyamette insana ne sordukları da herkesin hakkında bilgi sahibi olmadığı meselelerdendir.

İkincisi şudur: Bu anlamda öğüt, men ve alıkoymayla sınırlı değildir; irşad ve emirde de kullanılmaktadır. Yani negatif açısına ilâveten pozitif açısı da vardır. Bu yüzden dinî öğütler muhatabını günahtan ve kötü işlerden alıkoyarken, aynı zamanda iyi işlere ve Allah’a itaate de çağırmaktadır. Örneğin Lokman’ın öğüdünde –ki Kur’ân-ı Kerim bunu Lokman suresinde nakletmiştir- hem sakındırma ve men vardır, hem de emir ve isteklendirme:

“Ey oğlum! Allah’a şirk koşma… Ey oğlum! Dosdoğru namazı kıl, maruf (iyi) olanı emret, münker (kötü) olandan sakındır… Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesini kıs.”[6]

Nitekim İmam Bâkır (a.s) bir rivayette hem emir hem de sakındırma içeren İsra suresi 23. ayeti öğüt olarak saymıştır:

“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya iyilikle davranmanızı emretti… Onların karşısında mütevazı ve onlara karşı şefkatli ol… Akrabalarının hakkını öde, fakirlerin ve yolda kalmışlarını haklarını da yerine getir, israf etme… Cimrilik yapma…”[7]

Ancak öğüde muhatap olanların çoğu çeşitli sebeplerle memnun edici bir geçmişe veya şimdiye sahip değillerdir. Öğüt, onların yanlış işlerinden pişmanlık duymalarını ve bu işleri bırakmalarını sağlar. Öğüdün bu etkisi –alıkoyma etkisi- daha çok ortaya çıkarak görülmekte ve üzerinde daha fazla durulmaktadır. Bu sebeple de öğüdün bazı tanımlarında sadece alıkoyma açısı dikkate alınmış, hidayet etme ve yol gösterme açısı gözden kaçmıştır. Oysa bu anlamıyla öğüt, iki açıya da sahiptir. Örneğin öğüt olan Nahl suresinin 90. ayetinde her iki açı da mevcuttur:

“Şüphe yok ki Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder; çirkinliklerden, kötülüklerden ve taşkınlıklardan ise sakındırır. Size öğüt vermektedir; umulur ki kendinize gelirsiniz.”[8]

Üçüncüsü şudur: Allah, dinî emirlere itaatin veya isyanın sonuçlarını belirlemiştir ve bu sonuçlar genellikle ahiret âleminde görülecek olan uhrevî ödüller ve cezalardır. Bu yüzden dinî öğütlerin içeriği çoğu zaman Allah Teâlâ, sıfatları, meâd, hesap-kitap ve Allah’ın insanların amelleri ve davranışlarına karşılık belirlediği ödül ve cezalar hakkındaki meseleler ve konulardır.

Bununla birlikte dinî öğütler insanın davranışlarının ve amellerinin sonuçlarını anlatmayla sınırlı değildir. Dünyanın ve dünyada insanın durumunun genel bir şemasını biçimlendirmeye kadar gitmektedir. “Nereden geldim? Ne sebeple geldim? Nereye gidiyorum?” gibi temel meseleler de ortaya koyulmaktadır. Elbette bunlar bir teorik delil sunma konusu unvanıyla değil, insanın fiili durumunu, davranışını ve karakterini, hareket seyrinin doğru veya yanlış oluşunu belirlemede müessir olan konular unvanıyla ortaya koyulmaktadır.

Eğer bazıları öğüdü “Allah’ı ve meâdı hatırlatma, Allah’a itaati teşvik etme, günahlardan ve dünyaya aldanmaktan sakındırma” olarak tanımlamışlarsa bu, öğüdün anlamının bu açısına teveccüh ettiklerini gösterir.

Bu anlamıyla öğüdün işlevi, kalbin yumuşaması ve şehvetlerin yatıştırılmasıdır. Zira muhatap fiili davranışının ve karakterinin hoş olmayan, kötü akıbetinden ve kendisi için iyi bir kader hazırlayabilecekken onu yok etmiş olduğundan haberdar olmaktadır. Bu anlamda öğüt; hem kişinin hoş olmayan fiili kaderini, hem de sahip olabileceği iyi ve saadetli kaderini onun için canlandıran, güzel ve konuşan bir tablo gibidir. Öğüt verilen kimse bu iki durumu ve kaderi kıyaslayarak yaptığı büyük yanlışı anlar ve neticede yanlış şehvetleri ve arzuları azalır. Şehvetlerin, isteklerin ve arzuların tahrikinden kaynaklanan toz-toprakta oturduğunda kişi geçmişinden pişmanlık duyar ve davranışını ve karakterini değiştirmeye ilgi duyar. Bu yüzden bazıları öğüdü “kalbin yumuşaması, kalbin nurlanması, şehvetlerin nefsin heveslerinin yatışması” olarak tanımlamışlardır.

Aynı zamanda dikkat edilmelidir ki bu, öğüdün baskın etkisi ve sonucudur, sürekli etkisi ve sonucu değil. Bir öğüdün yapılması ama bu etki ve sonuca sahip olmaması veya bunların çok düşük bir seviyede olması da mümkündür.

Söylenenlere teveccühle öğüdün dinî metinlerdeki anlamı şöyledir:

Muhatabın, Allah’ın iyi işler yapanlara ve kötü işler yapanlara vaat ettiği dünyevî ve uhrevî ödüllerin ve azapların, vaatlerin ve tehditlerin anlatılarak günahın acı akıbetiyle korkutulması ve Allah’ın emirlerine itaat karşılığında vaat ettiği ödüllere ve nimetlere karşı ümitlendirilmesi yoluyla günahtan men edilmesi ve alıkoyulmasıdır.

Elbette mezkur (hatırlatmalı) anlatım, çoğu zaman Allah ve meâd hakkında bir bahisle beraberdir. O da daha çok öğretme değil, hatırlatma açısına sahiptir. Bu anlamda öğüdün neticesi de genellikle şehvetlerin ve nefsin heveslerinin yatıştırılması, kalbin yumuşaması ve batının nurlanmasıdır.

2- Öğüt başka bir anlamda da kullanılmaktadır. Bu anlamın daha fazla genişliği ve uzantıları vardır. Öyle ki her tür irşadı ve halisane yol göstermeyi içine alır. Allame Tabatabaî (r.a) Maide suresi 46. ayetteki öğüdü bu anlamda almıştır.[9]

Sonuçta öğüdün anlamlarını özetle saymamız gerekir. Söylediklerimizden, öğüdün üç anlamda kullanıldığı ortaya çıktı:

1- Lügat anlamı: Korkutma yoluyla men ve alıkoyma.

2- Dinî metinlerdeki terim anlamı: İlahi azaplarla korkutarak ve İlâhî ödüllerle ümitlendirerek İlâhî emirlere itaate çağırmak ve günahlardan alıkoymak.

3- İkinci terim anlamı: İster korkutma, ister ümitlendirme veya bilgilendirme yoluyla ya da başka herhangi bir yolla Allah’a itaate irşad etmek, yol göstermek ve günahlardan alıkoymak.

Farsça ve Arapça’da öğüt daha çok ikinci anlamıyla kullanılmaktadır. Biz de bu kitapta ikinci anlamı dikkate alarak kullandık.

*

2- Eğitimsel bir yöntem olarak öğüdün kullanımı

Günümüzde ne zaman söz öğüt ve nasihate gelse, bir baba veya içten bir öğretmen evladına veya öğrencisine öğüt-nasihat etmeye kalksa ortaya atılan ilk şey öğüt ve nasihatin muhataplara tesir etmediği konusudur.[10] Öğüt-nasihat etmek, rüzgârı elekte elemek ve havanda su dövmektir. Eğitim için başka yöntemler aranmalı ve kullanılmalıdır.

Bu tasavvur sadece halkın arasında değil, eğitim ve öğretim uzuvlarının çoğu arasında da revaçtadır.[11] Örneğin Mebani-yi Terbiyet kitabında öğüt hakkında şöyle geçmektedir:

“Öğüdün, dinî eğitimde bir yeri olmamalıdır”[12]; denmektedir.

Ancak Masumlar’ın (a.s) eğitimsel siyerine ufak bir bakış, Onların öğüdü eğitimsel bir yöntem unvanıyla kullandıklarını göstermektedir. Bu öğütler müessir de oluyorlardı. Örnek olarak bu öğütlerden ikisine değinelim:

İlk örnek:

Nehcu’l-Belağa’da Hemmam hutbesinin başında şöyle geçer. Bir gün Hemmam, Emiru’l-Muminin’in (a.s) yanına gelerek ondan muttakilerin vasıflarını, sanki onları görüyormuşçasına anlatmasını istedi. İmam (a.s) bir müddet sessiz kaldı, sonra ona takvayı tavsiye etti ve buyurdu ki: “Kur’ân’da buyrulduğu üzere Allah muttakilerledir ve muttakiler iyi işler yaparlar.” Hemmam bununla yetinmedi, İmam’a (a.s) onların vasıflarını ayrıntılarıyla anlatması için ısrar etti. İmam da muttakilerin özelliklerini ayrıntılarıyla anlattı. İmam’ın sözleri sona erince Hemmam bayıldı ve dünyadan göçtü. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Olgun öğütler, ehline böyle yapar.”[13]

İkinci örnek:

Bir gün İmam Kâzım (a.s) saz-söz seslerinin yükseldiği bir evin yanından geçiyordu. Evde işret sofrası serdikleri anlaşılıyordu. O sırada hizmetçi keniz, evin çöplerini boşaltıyordu. İmam (a.s), kenize şöyle sordu: “Bu evin sahibi kul mu yoksa hür mü?” Dedi ki: “Hür.” İmam (a.s) buyurdu: “Hür olduğu belli oluyor! Eğer kul olsaydı Yaradanından pervası olurdu ve bu sofrayı sermezdi.” Keniz eve döndüğünde ev sahibi “Neden geç kaldın?” diye sordu. İmam’ın (a.s) sorusunu ve cevabını anlattı. Ev sahibi cevabı duyunca telaşla yerinden kalktı ve bu sözleri söyleyenin ardından koştu. Ona yetişti ve o hazretin eliyle tövbe şerefine nail oldu. Çıplak ayakla hidayet bulmasına hürmeten bir daha ayakkabı giymedi ve Büşr-i Hâfi olarak tanındı. Yaşadığı müddetçe de ahdine bağlı kaldı.[14]

Bu iki siyer açıkça öğüdün eğitimsel etkisini göstermektedir.

Bununla birlikte öğüdün eğitimsel bir yöntem olarak işlevsel olmadığı söylenemez. Ama bu, her öğüdün müessir olduğu anlamında da değildir. Şurası kesin, eğer öğüt gerekli şartlara uyularak gerçekleşirse muhakkak müessir olacaktır. Yapılan eleştiriler, gerekli şartlar gözetilmeden verilen öğütlerle ilgilidir. Bu yazıda öğüt verilirken uyulması gereken şartları Masumlar’ın (a.s) siyerinden çıkararak anlatmaya çalışacağız.

Ancak öğüdün şartlarını işlemeden önce, eğitimsel işlevinden ve kullanımından bahsetmeliyiz.

- - - - - - - - - - -


[1]     Zerrinkub, AbdulHüseyin; Behr der Kuze, s. 180.

[2]     Tacu’l-Arus, “Vaaz” kelimesi zeylinde.

[3]     a.g.e.

[4]     Kâfî, C. 2, s. 276, 3. rivayet.

Şiddetli Ruhsal Bunalımlar Şiddetli Ruhsal Bunalımlar

[5]     Kâfî, C. 2, s. 109, 20. rivayet.

[6]     Lokman, 13-19.

[7]     Kâfî, C. 2, s. 29, 1. rivayet.

[8]     Nahl, 90.

[9]     Tabatabaî, Seyyid Muhammed Hüseyin; El-Mizan, C. 5, s. 375.

[10]    Beheştî, Ahmed; İslâm ve Terbiyet-i Kudekân, C. 2, s. 49; Faizî, Ali; Caygâh ve Reveşha-yi Tenbih der…, s. 92.

[11]    Bâkırî, Hüsrev; Nigâh-i Dubare be Terbiyet-i İslâmî, s. 147.

[12]    Chaube, S.P.; Foundations of Education, Vikas publishing house; 1994; s. 278.

[13]    Nehcu’l-Belağa, s. 224, 193. hutbe.

[14]    Kummî, Şeyh Abbas; El-Kunye ve’l-Elkab, s. 167.

Editör: Hasan Bedel