.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Sahte İrfan ve Tasavvuflardaki Sömürgeci İzleri

Keşke bu mesele buraya kadar söylediklerimizle sınırlı olsaydı. Maalesef asıl önemli sorun arka plandaki karmaşık ve tehlikeli büyük karanlık olaylardır. Yani sömürgeci güçlerin bu araçları kullanarak yürüttükleri karanlık planlar. Elimizdeki veriler, yeni inançlar uyduran insanların, sömürgeciler için, karanlık amellere ulaşmak yönünde bulunmaz birer araç oluşturduğunu gösteriyor.

Farklı ülkelerin son birkaç yüz yıl tarihini araştırdığımızda veya İran’ın son birkaç yüz yılına baktığımızda yeni meydana gelen inançların perde arkasındaki kirli sömürgeci elleri kolaylıkla görebiliyoruz. Bu olayın arkasındaki gerçekler, olayın yaratabileceği büyük tehlikeyi anlatmak için yeterlidir. Maalesef bu mesele üzerine detaylarıyla yoğunlaşmak bizi asıl hedefimizden uzaklaştıracaktır ve detaylı bir şekilde bu konu üzerinde duramayacağız; ancak bu konuyu detaylarıyla incelemek insanın önüne çok ibret verici ve düşündürücü olaylar sergiliyor. Elimizdeki veriler bu yıllarda meydana gelmiş olan bölünmelerin tamamına yakın büyük bir bölümünün bu tür uydurma yalancı irfânlardan beslendiğini gösteriyor.

Geçmiş yüzyılda yaşanmış olan bu olayların bir örneği ‘Kiniaz Dalghorki’ örneğidir. Rus bir şehzade olan Dalghorki, dönemin Çar yönetimi tarafından İran’da yeni gruplar ve bölünmeler oluşturmak suretiyle İranlıların İslam inancını ve Şii din adamlarına olan bağlılığını azaltmakla yükümlüydü. Söz konusu ajan, İran’a gittikten kısa bir süre sonra görünüşte Müslüman oldu ve dini eğitim almaya başladı. İran’da ve Irak’ta birçok büyük âlimin derslerine katıldı ve büyük ilmi seviyelere ulaşmayı başardı. Derslerine katıldığı büyük âlimlerden birisi Seyyid Kazım Reşti’dir. Bu derste planlarına uygun şahısla karşılaştı ve bu şahısla yakın arkadaşlık kurdu. Bu şahıs sonraları “Seyyid Ali Bab[1]” olarak tanınan Seyyid Muhammed Ali Şirazi’den başkası değildi. Dalghorki bu şahıstaki zaafları kullanabilmek için onunla oldukça yakın bir arkadaşlık kurdu. Seyyid Ali Muhammed, nargile içmeyi seviyordu ve Dalghorki bu açıktan yararlanıp arada bir nargile közüne haşhaş koyuyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak Seyyid Ali Muhammed hafif bir sarhoşluk yaşıyordu ve Dalghorki bu esnada ona birtakım telkinlerde bulunuyordu. Dalghorki bir süre sonra Ali Muhammed’e “Sen İmam Mehdi’nin (a.s) elçisisin ve ben senin bu makamına inanıyorum” şeklinde sözler söylemeye başladı. Bu telkinler sonucunda zamanla Ali Muhammed’in kendisi de buna inanmaya başladı ve yarı sarhoşken benzer iddialarda bulundu. Bu sürecin sonunda ise ‘Babiyye’ ve ‘Bahaiyye’[2] inancının temellerini attı.

Evet, Bahaîliğin kuruluş tarihçesi Müslümanlar arasına fitne fesat sokmak için yeni mezhepler kurmaya çalışan bir Rus ajanına dayanıyor.

Tamamen uydurma olan bu dinin kuruluşundan yaklaşık iki asır geçiyor ve bu süre içinde binlerce kişi bu sahte dinin tuzağına düşmüştür. Günümüzde Bahaîler birçok ülkede, Avrupa, Amerika ve diğer bölgelerde dağınık bir şekilde yaşıyorlar, kendilerine has birtakım kuruluşlara sahiptirler ve düzenli bir şekilde bir araya geliyorlar. Son dönemlerde ‘Yeni İslam’ adı altında kendi inançlarını yaymaya çalışıyorlar. Bahaî kuruluşlar, gözle görülür bu çalışmaların yanı sıra içeriğini bilmediğimiz pek çok gizli çalışmalar da yapıyor. Ben kendim bizzat Afrika’nın çok uzak bölgelerinde, İslam’ı tanıtmak için herhangi bir çalışmanın yapılmadığı bölgelerin birinde Bahaîlerin çalışmalarına şahit olmuşumdur. Bu bölgede ‘Yeni İslam’ adı altında insanları Bahaîliğe yönlendirdiklerini kendim bizzat gördüm. İşte bütün bu olanlar önceden hazırlanmış bir planla İran’a gelip de dinî eğitim alan, Seyyid Kazım Reşti’nin dersinde Ali Muhammed Şirazî ile tanışan ve ona telkinlerde bulunarak sahte bir inancın doğmasına sebep olan bir Rus ajanının eseridir.

Seyyid Ali Muhammed Bab, kendisiyle birlikte Seyyid Kazım Reşti’nin dersine katılan ve tasavvuf eğilimi taşıyan birkaç arkadaşa sahipti. Bu arkadaşları da her biri farklı bölgelerde ‘Şeyhiyye’[3] benzeri yeni bir mezhep ve eğilimin doğmasına vesile oldular.

Bu fırkaların bir bölümü zamanla kendiliğinden yok olmuştur; ancak ‘Şeyhiyye’ gibi birtakım gruplar hala yaşamlarını sürdürüyorlar.

Bunun diğer bir örneği ise ‘İsmailiyye’ ve ‘Kadiyanî’[4] gibi onlarca sahte fırkanın Hindistan bölgesinde doğmasıdır. Bu fırkaların kurucuları çoğunlukla sömürgecilerin ve özellikle İngilizlerin kullandığı kişilerdir. Bildiğiniz gibi Amerika’dan önce İngiltere, dünya çapındaki ilk ve en büyük sömürgeci güçtü ve Müslümanların dünya çapında yaşadığı birçok sıkıntı bu yaşlı tilkinin bir eseridir. Her ne kadar ileriki zamanlarda Amerikalılar İngilizlerin dünya çapındaki bu rolünü üstlenmiş olsa da aynı yöntemleri uygulayarak bu planları yürüttükleri gözlerden kaçmayan bir gerçektir.

Sonuç itibariyle bugün baktığımızda bu sahte fırka ve mezheplerin büyüklerini Avrupa ve Amerika ülkelerinde göz kamaştırıcı saraylar içinde görüyoruz. Bu sahte dini önderlerin dünyanın diğer ucundaki zavallı müritleri ise onlarca sıkıntıyla bir araya getirdikleri paraları büyük bir şevk ve istekle liderlerine gönderiyorlar. Bu liderler de ellerini şu zavallı müritlerin başına sürüp onlara vermiş oldukları paraların kabul edilmesi şerefini yaşatıyorlar. Ama seyrek de olsa bazı durumlarda insanları kandırmak için bu paraları geri çeviriyorlar ve “kabul etmiyoruz” diyorlar. Hindistan’daki İsmailiyye grubunun bir kolu olan ‘Agahanî’ grubu mensupları her yıl liderlerinin ağırlığınca ona değerli bir hediye sunuyorlar. Bazen altın bazen diğer bir değerli metal veriyorlar. Hatta bir defasında liderlerinin ağırlığınca pırlanta vermişlerdir. Birçok Afrika ülkesindeki sağlık merkezleri, eğitim ve benzeri merkezler İngilizler tarafından beslenen burada bahsettiğimiz İsmailiyye grubunun elindedir. Ben şahsen bu merkezlerin bir bölümünü yakından görmüşümdür. ‘Agahan’[5] isminde tam donanımlı bir hastane yapıyorlar ve “bu hastane Agahan’ın şu Afrika ülkesi halkına hediyesidir” diyorlar. Ücretsiz bir şekilde hasta muayenesi yapıyorlar ve tedavi edip evine gönderiyorlar. Bu hastaneye gelip de birkaç gün tedavi altına alındıktan sonra sağlıklı bir şekilde evine dönen kişi elinde olmadan bu gruba sevgi duyuyor ve kendiliğinden onlara katılıyor.

Bu yöntem ve kısaca anlatmaya çalıştığımız bu plan, uluslararası bir yöntemdir ve herhangi bir mezhep ve gruba özgü değildir. Bu grup ve mezhepler çoğunlukla benzer yöntemlerle İngiliz ve Amerikan yönetimlerinin eliyle kurulmuştur ve yaygınlaştırılmıştır. Burada “çoğunlukla” dememizin sebebi ise sadece ihtiyata uymuş olabilmek içindir. Zira bu söz konusu grupların bir bölümüyle ilgili yeterli bilgiye sahip değiliz. Ancak detaylarıyla yakından tanıdığımız gruplar bu şekilde kurulmuştur ve benzer yöntemlerle yaygınlaştırılmıştır.

İngiliz, Amerika ve diğer sömürgeci güçlerin bu yöndeki amaç ve hedeflerine gelince; daha önce değindiğimiz üzere baştaki hedeflerden birisi Müslümanlar arasında ihtilaf ve ikilik yaratmaktır. İki şehir, iki kabile veya iki ırk arasında ihtilaf yaratmak bile onlar için küçümsenmeyecek bir hedeftir. Örnek olarak geçmiş dönemlerde emeksiz zahmetsiz çok kolay bir şekilde İran’da meydana getirmiş oldukları ve neredeyse İran’ın tüm illerini etkilemiş olan “Haydari” ve “Nimeti” kavgasıdır[6]. Ben şahsen bu kavgalara şahit olmamışımdır ve yaş itibariyle de bu olayları hatırlayacak kadar büyük değilim; ancak bu olayları babamdan ve yakından bu kavgalara şahit olan diğer kişilerden duymuşumdur. Sömürgeci güçler bölgedeki adamlarını planlı bir şekilde kullanarak insanları “Haydarî” ve “Nimetî” diye iki gruba ayırmayı başarmışlardı. Halk arasındaki bu ikilik özellikle Aşura gününde kendini gösteriyordu. Haydarî grubu bir sloganla yürürken Nimeti grubu farklı bir sloganla hareket ediyordu ve hangi grubun ilk önce şehrin büyük tekke veya türbe binasına gireceği konusunda her yıl kavgalar yaşanıyor, kanlar dökülüyor ve insanlar ölüyordu. Bu ihtilaf ve ikilik sadece bununla sınırlı değildi ve yıl boyunca tüm sosyal olaylarda bu ihtilaf göze çarpıyordu. Oysa bir kişi dahi Haydarî’nin ne demek olduğunu, Nimetî’nin ne anlama geldiğini, bu iki kavramın nereden geldiğini ve bu kavganın ne için olduğunu bilmiyordu.

Şeytanlar ve sömürgeci güçler her zaman bu tür çekişmeleri farklı adlar altında insanlar içinde yaratmaya çalışmışlardır ve bu vesileyle halkı parçalara bölüp karşı karşıya getirmişlerdir. Buradaki hedef insanları aynı yönde hareket etmekten alıkoymaktır. Birisi sosyal bir hareket başlattığında birilerinin çıkıp da karşı koyması buradaki baş hedeflerden birisidir. Örneğin olumlu bir sosyal harekete Haydarî etiketi yapıştırarak Nimetî grubunun en azından geri çekilmesi veya Nimetî etiketiyle Haydarî’lerin bu hareketten uzak durmasını sağlamak gibi. Türk Fars kavgası, Arap Acem kavgası, Burucerdî Hurremabadî kavgası ve benzeri kavgaların tamamı aynı hedef doğrultusundadır. Yani Müslümanlar arasında ikilik yaratmak ve Müslümanların bir olmasını engellemek. Bir ümmetin birliğini bozmak, bir milletin bir olmasını engellemek, bir kavim, bir şehir halkı ve benzeri toplulukların birliğini engellemek.

Sömürgecilerin, kendi amaçları doğrultusunda kullandığı en etkili ihtilaf araçlarından birisi mezhebi ihtilaflardır ve bunun en bariz örneği Şii Sünni ihtilafıdır. İslam düşmanlarının, bu ihtilafları körükleyerek elde ettiği menfaatler sayılmayacak kadar büyüktür. Mezhebi ihtilaflar yalnızca Şii-Sünni ihtilafıyla sınırlı değildir ve sömürgeciler bu bağlamda türlü ihtilaflar üretmeyi başarmışlardır. Bunun küçük bir örneği ‘Şeyhî’ ve ‘Balaserî’ adları altında Kirman, Yezd ve civar bölgelerde insanların iki gruba bölünmesidir. İnsanların bir bölümü Şeyh Ahmed İhsaî ve Hac Kerimhan Kirmanî’nin müridi olduğunu söylüyor ve kendini “Şeyhî” diye tanımlıyor; diğer bir bölümü ise farklı bir din adamının müridi olduğunu söylüyor ve kendini “Balaserî” diye tanımlıyor. Bu büyük ihtilaf ise iki din âliminin “Masum İmam’ın mezarının baş bölümünde namaz kılınabilir mi kılınamaz mı?” tartışması üzerine başlamıştır. Yani “ziyaret için masum imamların türbesine gittiğimizde acaba mezarın baş bölümündeki bölgede namaz kılabilir miyiz yoksa biraz geride mi namaz kılmamız gerekiyor?” sorusu büyük bir ihtilafın başlangıcı olmuştur. Fakihlerin büyük bir bölümü mezarın baş kısmının olduğu bölgenin önünde saygı gereği namaz kılınmaması gerektiğini ancak bu bölümün önünde değil de hizasında namaz kılmanın sakıncasız olduğunu söylüyorlar. Ancak fakihlerin küçük bir bölümü mezarın baş kısmının hizasında dahi namaz kılınmaması gerektiğini ve ancak arka kısmında namaz kılınabileceğini savunmuşlardır. İşte bu konu insanların ihtilafa düşmesi için bir malzeme oluşturmuştur ve “Şeyhî” ve “Balaserî” gruplarının doğmasına zemin hazırlamıştır. Ne var ki İran İslam devrimiyle birlikte bu ihtilafların büyük bir bölümü kendiliğinden ve insanların bilinçlenmesiyle ortadan kalktı ve Allah’ın izniyle mevcut küçük ihtilaflar da insanların bilinçlenmesiyle ortadan kalkacaktır.

Kısaca sömürgeci güçlerin yeni gruplar üretmesinin sebebi ve mevcut bölünmeleri derinleştirmek için var olan gruplara türlü destekler vermesinin sebebi insanları karşı karşıya getirmektir.

Bütün bunlar, işin aslında “ikilik yarat ve yönet” tezi doğrultusundadır. Şeytanlar ve sömürgeci güçlerin buradaki asıl hedefi kendi menfaatlerini garantiye almaktır. İhtilafın konusu önemli değil, önemli olan insanların kavga etmesi ve bunun sonucunda bütün gelirlerin önceden ayarlanmış havuza akmasıdır.

Bu sebeple bu tür olaylarla karşılaştığımızda çok dikkatli olmalıyız ve farkında olmadan düşmanın bir unsuru olarak onların menfaatleri için çalışan birisine dönüşmemeliyiz. Bazen biz farkında olmadan ‘insanları doğruya sevk edelim’ niyetiyle bu tür tuzaklara düşüp insanların bölünmesine ortam hazırlıyor durumuna düşebiliriz. İnsanları falan grubun pençesinden kurtarmak niyetiyle yeni bir ihtilaf ve bölünmeye sebep oluyorsak işte bu tam da düşmanın avucunu ovuşturarak beklediği şeydir. Şeytanların tek istediği şey insanların karşı karşıya gelip kavgaya tutuşmasıdır ve kimin galip kimin mağlup olduğuyla hiç ilgilenmiyorlar. Onlar için tek önemli olan şey ihtilafların var olması ve insanların kavga halinde olmasıdır. Bu savaşta her iki taraftan ölen her fert onlar için birer kazançtır.

Bu sebeple bu meydana adım atmak ve konuyla karşı karşıya gelmek çok büyük dikkat ve aşırı titizlik ve zekâ gerektiriyor. Bu doğrultuda kesinlikle aceleci olmaktan ve önceden düşünülmemiş plansız davranışlardan uzak durulmalıdır. Aksi halde bu iş, İslam toplumuna biraz daha zarar vermek ve İslam düşmanlarına yarar sağlamaktan başka bir sonuç vermeyecektir.

Sömürgeci güçlerin yeni inançlar üretmek doğrultusunda peşinde oldukları ikinci hedef, Marksizm’i önlemekti. Bildiğiniz üzere yetmiş yıl boyunca ve yaklaşık doksanlı yılların başlarına kadar dünyanın önde gelen önemli meselesi Doğudaki Marksizm ve komünizm düşüncesiyle Batıdaki kapitalist ve liberal düşüncesinin savaşıydı. Batı ülkeleri ve başlarındaki Amerika, kapitalist düşünce kampında yer alıyordu ve baş düşman olarak Marksizm düşüncesini gördükleri için var güçleriyle bu düşünceyle savaşıyorlardı. Marksizm kampı, “din afyondur” sloganını esas alarak bütün din ve mezheplere şiddetle karşı çıkıyordu. Bu sebeple dinsizliğin yayılması sonuç itibariyle Marksizm kampının lehine ve liberal kampın aleyhine bir sonuç doğuruyordu. İnsanların dindarlığa yönelmesi ise Marksizm düşüncesinin yayılması önünde büyük bir engel oluşturuyordu. Bu sebeple Avrupa ülkeleri ve Amerika, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere kendi menfaatlerini koruyabilmek için ve Marksizm’in yani Sovyetler Birliği’nin etkinliğini azaltabilmek için türlü din ve inançların yayılmasına yardımcı oluyorlardı. Komünizmin etkinliğini önlemek için insanların herhangi bir inanca bağlı olması yeterliydi ve bu inancın türü önemli değildi. Ancak her zaman bu dinin Amerika için zararlı bir din olmamasına özen gösteriliyordu. Yani İmam Humeyni’nin “Amerikan İslam’ı” diye tabir ettiği din. Günümüzde birtakım Batı ülkelerinde örneklerini gördüğümüz ‘ılımlı İslam’ türleri gibi.

Dolayısıyla yeni dini mezhep ve gruplar üretmek aslında komünizm ve Sovyet gücünü azaltmak için bir araç olarak görülüyordu ve bu etken, Batılı ülkelerin bu tür işlere kalkışması için ikinci bir sebep oluşturuyordu. Evet, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bu etken de kendiliğinden kalkmış oldu; ancak bu etkenin yetmiş yıl boyunca canlılığını koruduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Birinci etken yani ihtilaf yaratmak taktiği ise yüzlerce yıldır önemli bir etken olarak varlığını sürdürmüştür ve bu gerçek günümüz için de geçerlidir.

Burada yeni din, mezhep ve grup üretenlerin üçüncü bir hedef taşıdığını ve bu hedefin son yüzyıldaki İslamî bilinçlenmeyle birlikte ve özellikle İran İslam devrimiyle birlikte doğduğunu söyleyebiliriz. İran’daki İslam devrimi ve son yüzyılda İslam dünyasının genelinde görülen İslamî hareketler, Amerika ve Avrupalı müttefiklerine İslam’ın, kendileri için komünizmden çok daha tehlikeli olabileceğini gösterdi. Bu sebeple birçok sosyolog, düşünür ve teorisyeni bu tehlike için bir çare bulmak üzere görevlendirdiler.

İslam’ı kökünden yok etmek, Amerika ve Avrupalı müttefikleri için bir seçenek olamazdı zira bu tür bit girişim komünizm düşüncesinin yayılması için bir zemin hazırlıyordu. Dolayısıyla bu güçler İslam’ı yok etmek düşüncesini çaresizce bir kenara koyarken aynı zamanda insanların uyanmasını ve İran İslam devrimi benzeri bir olayın yaşanmasını önleyecek üçüncü bir yol bulmak zorundalardı. Yani komünizmin yayılmasını önleyecek ve aynı zamanda Avrupalıların menfaatlerini temin edecek olan bir İslam modeli düşünülmeliydi.

Bu hedef için uygun görülen plan insanların dini ve irfânî duygularını sahte ve değiştirilmiş bir İslam’la tatmin etmekti. Yani tamamen bireysel bir İslam anlayışı ve kişinin Allah’la olan bireysel ilişkisine şekil vermekle yetinip, sosyal veya siyasî ilişkilerle ilgilenmeyen bir İslam modeli. Bu planın ilerlemesi için en uygun seçenek tasavvuf ve sûfîliğin insanlar arasında yaygın hale getirilmesiydi. “Siz sadece kendi manevî tekâmülünüzü düşünün” düşüncesini insanlara telkin eden bir düşünce modeli. “Siyasetle işiniz olmasın, dünya işleriyle ilgilenmeyin” düşüncesini insanlara aşılayan inanç modeli. “Olur da bir gün manevî tekâmülünüz için güç ve iktidar sahipleriyle anlaşmak zorunda kalırsanız bunu yapabilirsiniz” düşüncesini insanlara normal bir düşünce olarak sunan inanç şekli.

İran’ın son yarım asırlık tarihine baktığımızda tasavvuf şeyhlerinin tamamına yakın büyük bir bölümünün mevcut yönetim ile oldukça yakın bir ilişkiye sahip olduklarını görüyoruz. Bu dönem içinde başbakan, bakan, milletvekili ve benzeri büyük siyasî koltuklara oturan insanların birçoğunun tasavvuf ile ilişkili olduğu görülüyor. 1960’lı yıllarda İran’daki mevcut iktidar bir anda tasavvufun yayılması için büyük adımlar atmaya başladı ve çok büyük ve görkemli tekkeler inşa etti. Bunun yanı sıra batıl grup ve mezhepler yeniden canlandırmaya başladı ve mason teşkilatları için büyük maddi imkânlar tanındı. Bu olaylar inkâr edilemez belgeleriyle İran tarihinde tescillenmiştir. Ünlü bir tasavvuf dergâhına bağlı olan Dr. İkbal bunun bir örneğidir[7]. En tanınmış dergâhlarından birine bağlı olan İkbal ailesi döneminde, birçok görkemli tekke inşa edildi ve sûfîliğin yayılması için büyük çalışmalar yapıldı. Bu dönem içinde sûfî büyüklerine ait birçok yazılı eser kitap olarak basıldı ve halk arasında dağıtıldı. İran İslam devrimi sonrasında bile bu dönemde basılmış olan kitapların bir kısmı yurt dışında kaliteli kâğıtlara basılıp kaçak yollarla yurt içine getirildikten sonra halk arasında dağıtıldı. Günümüzdeki mevcut birçok tasavvuf eseri Fransa, Almanya, Amerika ve benzeri ülkelerde basılmış olan kitaplardır. Bu ülkelerde görkemli saraylarına kurulmuş olan ve zahitçe hayatlarını buralarda sürdüren sûfî şeyhleri ve tasavvuf kutupları bu kitapların basılmasını organize ediyor ve ‘zavallı halkın hidayete ermesi’ niyetiyle bu eserleri onların eline ulaştırıyorlar. İnsanların cehalet içinde yüce irfânî hakikatlerden uzak haline derinden ‘üzülen’ bu ‘ekstra yüce insanlar’ bu eserlerin yazılmasından tutun da basılmasına ve kaçak bir şekilde ülkeye sokulup halk arasında dağıtılmasına kadar bütün sıkıntıları ‘büyük bir azim ve şevk ile’ sırtlanıyorlar ve bu eserleri halkın eline ulaştırıyorlar.

Sonuçta kısaca düşmanın İran İslam devriminden sonraki son yirmi otuz yıllık süreç içindeki tasavvufu yayma çabasındaki asli amacı insanların dini ve irfânî eğilimlerini gerçek İslam’dan uzaklaştırmaktır. Bunun sebebi ise insanların dini eğilimlerinin yok edilemediğini zamanla elde ettikleri tecrübelerle anlamalarıdır. Diğer sebebi ise bunu başarabilseler bile bu işin ancak komünizme bir hizmet olduğunu ve Amerika ve Avrupalı müttefiklerinin zararına bir eylem olduğunu bilmeleridir. Bu sebeple insanları doğru yönde değiştirip kitleleri harekete geçiren İslam seçeneğini ve İnsanların irfânî eğilimlerini bastırıp İslam’ı tamamen halk arasından silmek seçeneğini bir kenara bırakıp üçüncü seçeneği yani uydurma dinler ve uydurma inançları yaymak seçeneğine gittiler. Seçilen bu üçüncü seçenekte yer alan inanç toplumsal kitlelerin harekete geçmesini önleyecek bir yapıya sahip olmalıydı ve insanları siyasî yönde bilinçlenmekten uzak tutmalıydı. Bu tür bir inanç gereği siz gerçekten Allah’ı istiyorsanız bir ev, dergâh veya tekkede bir araya gelip sabaha kadar “hu” çekip nefesiniz tükenince baygın düşmelisiniz. Ancak sabah olduğunda bu dergâhın kapısından namaz kılmış veya kılmamış (hiç önemi yok) bir şekilde ayrıldığınızda ülkede neler döndüğüyle hiç ilgilenmemelisiniz, Amerika’nın ülkenizde neler yaptığı sizi ilgilendirmemelidir ve falanca büyük din âliminin neden şu veya bu sözü söylediği sizi ilgilendirmemelidir.

Bu tür sahte irfânlarda din âlimleri yüzeysel insanlar olarak tanıtılıyor, irfânın ne olduğunu bile anlamayan ve dinin kabuğu misali olan birtakım farzlar ve sünnetlerle sabahını akşam eden, dinin özü ve içeriğinden habersiz olan, çok şey bildiğini zanneden bir avuç her şeyden habersiz zavallı insan. Din adamlarının yönetim ile yaşadıkları sıkıntı ve kavgalar ise dünya kavgası olarak bu tür sahte irfân müritlerine tanıtılıyor. “Siyasî faaliyetler eşittir dünya hevesi” düşüncesi verilmeye çalışılıyor. Bu anlayışa göre gerçek anlamda ârif olan zat ancak ve ancak şeyh veya kutup ile biat edip bütün siyasî işlerden ve ayrıca bütün din âlimlerinden uzak duran ve kendisini zikir halkalarına ve sabahlara kadar “hu” çekmeye adayan kişidir.

Bu tür sahte irfânların en önemli temel taşlarından birisi insanları siyasî ve sosyal faaliyetlerden uzaklaştırmanın yanı sıra ayrıca din âlimlerinden de uzaklaştırmaktır. Zira âlimler insanları doğruya yönlendirerek sömürgeci güçler için çok büyük potansiyel bir tehlike oluşturabilirler. Amerika, İngiltere ve diğer sömürgeciler her ne kadar önceden de, bir âlimin, menfaatlerine yönelik potansiyel bir tehlike olduğunu bilseler de İmam Humeyni’nin liderliğiyle gerçekleşen İran İslam devriminden sonra bu gerçeği kendi gözleriyle görmenin acısını yaşadılar ve bu yöndeki çalışmalarını kat kat artırdılar.

Kısaca irfân yolunda ilerlerken çok dikkatli ve bilinçli olunmalıdır. Zira bu yol üzerinde birçok tuzak kurulmuştur ve doğru yoldan ayrılma tehlikesi yoğun bir şekilde bu yolda ilerlemek isteyen kişileri tehdit ediyor. Tasavvuf meselesi günümüzde sömürgeci güçlerin gerçek İslam ve gerçek irfânla savaşmak için kullandığı güçlü bir silahtır ve bu silahla İslam’ı etkisizleştirmek istiyorlar. Maalesef günümüzde birçok saf insan bu tuzağa düşmüştür ve sahte bir inanç tuzağında olduğunun farkında bile değildir.

- - - - - - - - - - - 

Toplumu ve Aileyi Bozan Gıybet Toplumu ve Aileyi Bozan Gıybet

[1]     Bir Muharrem, hicri 1235 doğumludur. Ali Muhammed Şirazî ilk eğitimini Şeyh Âbid isimli bir üstadın yanında aldı. Küçük yaşta babasını kaybettiği için dayısıyla birlikte Buşehr kentine gitti ve bir süre ticaretle uğraştı. Ticaret yaptığı sırada Arapça eğitimi almayı da ihmal etmedi ve diğer gençlerin aksine güncel bilimlere fazla ilgi göstermiyor tasavvuf zikirleri ve riyazetlerle ilgileniyordu. Ali Muhammed, Buşehr kentinin kavurucu uzun yaz günlerinde çatıya çıkıp güneşin önünde uzun dualar okuyordu. Bazı uzmanlar, bu işin bir sonucu olarak birtakım sinirsel sorunlara yakalandığına inanıyorlar. Daha sonra Kerbela kentine gitti ve dönemin Şeyhîlik şeyhi, Seyyid Kazım Reşti’nin derslerine katıldı. Kiniaz Dalghorki’yle bu derste tanıştı. Bu tanışma sonrasında Ali Muhammed, Dalghorki’yle yaptığı iki yıllık arkadaşlığı sürecinde arkadaşının telkinleri sonucunda birtakım iddialarda bulundu. Sözlerindeki çelişkili ifadeler bir süre bu sözlerin insanlar tarafından anlaşılmasına engel oldu. Yazılarına baktığımızda en az beş defa iddialarını değiştirdiğini görebiliyoruz. İlk olarak ‘zikriyyet’ iddiasında bulundu ve ‘Seyyid-i Zikr’ olarak tanınmaya başlandı. Daha sonra ‘babiyyet’ iddiasında bulundu ve Hz Mehdi (a.s) ile görüştüğünü, Hz Mehdi’ye (a.s) açılan kapı olduğunu ve insanların ona gelerek Hz Mehdiyle (a.s) dolaylı bir şekilde bağlantı kurabileceğini söyledi. Daha sonra bir adım ileri giderek mehdilik iddiasında bulundu ve vaat edilen Hz Mehdi (a.s) olduğunu söyledi. Ancak bununla yetinmedi ve mehdilik iddiasından bir süre sonra yeni bir peygamber olduğunu ve yeni bir din, yeni bir kitap getirdiğini söyledi. Beşinci ve son iddiası ise yazılarından anlaşıldığı üzere ilahlık iddiasıdır.

Bu iddialar hicri 1260 yılında (miladi 1884) başladı ve inişli çıkışlı altı yıllık süreç sonrasında yaşanan onca olay ve ayaklanmanın bir sonucu olarak dönemin Tebriz Valisi Emir Kebir’in emriyle kurşuna dizilerek idam edildi.

[2]     Bahailik inancı Seyyid Ali Muhammed Şirazi’nin öğrencilerinden birisi olan ve ‘Bahaullah’ lakabıyla bilinen Mirza Hüseyin Ali Nuri tarafından kuruldu. Mirza Hüseyin Ali, iki Muharrem hicri 1233 yılında (21 Ekim 1844) Tahran’da dünyaya geldi. Dolayısıyla Seyyid Ali Muhammed’den iki yaş büyüktür. İlk eğitimini Tahran’da ve Mirza Nazar Hakim ve benzeri tasavvuf büyüklerinin yanında aldı. Irak’ın Süleymaniye şehrinde olduğu iki yıl boyunca da Şeyh Abdurrahman Arif yanında ders almaya devam etti. Babîler ve Bahaîler, Bab ve Mirza Hüseyin Ali’nin eğitim görmediklerini ve hiçbir üstattan ders almadıklarını, aksine ledünni bir ilme sahip olduklarını söylüyorlar. Ali Muhammed Bab, Nasıruddin Şah’a yazmış olduğu yazıda şöyle yazıyor: Ben insanların okuduğu bilinen ilimlerin hiçbirini okumadım ve hiçbir medresenin kapısından içeri girmedim. Ama tarihi olarak Bab ve Baha’nın bir süre eğitim gördüğü; ancak bu yönde kayda değer bir ilerleme sağlayamadıkları kesindir. Mirza Hüseyin Ali, tasavvufa oldukça yakın bir ilgi duyuyordu ve iddialarındaki tasavvuf izleri gizlenemeyecek kadar açıktır.

Mirza Hüseyin Ali yirmi yedi yaşında Bab ile tanıştı ve bu yıllarda Seyyid Ali Muhammed hapiste olduğu yıllarda onun inancını benimsemiştir. Bab’ın ölümünü müteakip, bir süre Bab’ın vasiyetiyle yerine geçmiş olan kardeşi ‘Subh-i Ezel’ olarak tanınan Mirza Yahya’nın müridi olarak kaldı. Ancak kısa bir süre sonra Mirza Yahya’nın emrinden çıkıp peygamberlik iddiasında bulundu ve Bab’ın vaat etmiş olduğu Allah’ın göndereceği kişi olduğunu söyledi. Her ne kadar Bab, kendisinden iki bin bir yıl sonra bu şahsın geleceğini söylemiş olsa da Mirza Hüseyin birkaç yıl sonra Mesih’in dünyaya geri dönüşü olarak kendisini tanıttı.

Mirza Hüseyin Ali’nin ‘Bahaullah’ ve ‘Baha’ lakabını alması ise şöyle gerçekleşti: Bab, Gurgan ilinin Bideşt bölgesinde bir araya gelen müritlerine yazmış olduğu mektupta önde gelen birkaç müridine belirli lakaplar vermiştir. Örneğin Molla Hüseyin Boşruye’i için ‘Babu’l Bab’ lakabı, Muhammed Ali Barfuruşi için ‘Kuddus’ lakabı ve Zerrin Tac için ‘Tahire’ lakabı tanımıştır; ancak Mirza Hüseyin Ali için herhangi bir lakap tanımamıştır. Bunun üzerine Mirza Hüseyin Ali öfkeli bir şekilde bu gruptan ayrılmak istemiştir;ama grup üzerinde etkin olan ve aynı zamanda Tahire lakabını almış olan Zerrin Tac, Hüseyin Ali’yi ikna edip ona ‘Bahaullah’ lakabını vermiştir.

Bahailer, Mirza Hüseyin Ali Nuri’yi kendi peygamberleri ve liderleri olarak tanıyorlar. Bu şahıs hicri 1269 yılında ortaya çıkmıştır ve peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Mirza Hüseyin Ali hicri 1309 yılında yetmiş altı yaşında iken Filistin’in Akka bölgesinde öldü ve bu bölgede toprağa verildi.

[3]     Bu fırkanın kökü Şeyh Ahmed İhsai’ye (Hicri 1166 - 1241) dayanıyor. Şia bilginleri Şeyh Ahmed İhsai’nin kimliği ve sahip olduğu görüşler konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimileri bu şahsı tekfir etmiştir ve Kaşifu’l Gıta gibi kimileri de bu şahsın sözlerindeki çift yönlü ve yoruma çık sözlerden ötürü bu şahsın tekfir edilemeyeceğini söylemiştir.

Şeyh Ahmed İhsaî yüce Allah’ın ‘adalet’ sıfatıyla ilgili bu sıfatın diğer sıfatlardan üstün tutulmaması gerektiğine ve usul-i din’in bir parçası olarak sayılmaması gerektiğine inanıyordu. Mead konusuyla ilgili ise insanın kıyamet gününde bugün sahip olduğu fizikî bileşimle yani et, kemik, cilt ve benzeri organlarla değil de ‘Hur-i Gelya’i’ diye tabir ettiği yeni ve farklı bir fizikî bileşimle yeniden dirileceğine inanıyordu. Şeyh İhsaî bu görüşü gereğince İmam Mehdi (a.s) konusunda çok farklı bir görüşe sahiptir. Bu görüşe göre İmam Mehdi (a.s) kendi tabiriyle ‘Hur-i Gelya’ alemine çekilmiştir ve farklı bir vücutla yeniden bu dünyaya dönecektir. İşte bu görüş, Ali Muhammed Bab’ın kullandığı görüşlerden birisidir.

Şeyh Ahmed İhsaî’nin ölümünden sonra müritleri daha yoğun bir şekilde bu görüşlerin peşinden gitmeye devam ettiler. Seyyid Kazım Reştî, üstadından sonra Şeyhiyye grubuna on yedi yıl boyunca liderlik etmiştir. Daha önce de söylediğimiz üzere Seyyid Ali Muhammed Bab, Seyyid Kazım Reştî’nin öğrencilerinden birisidir. Seyyid Kazım Reşti’nin diğer bir öğrencisi ise Hac Kerim Han Kirmanî’dir. Bu şahıs hocasından sonra Kirman bölgesinde Şeyhiyye’nin liderliğini eline aldı ve günümüzdeki Kirman Şeyhiyyeleri bu şahsın bir eseridir.

[4]     Diğer adıyla ‘Ahmediyye’ grubu, Gulam Ahmed Kadyanî (Hicri 1255 - 1326) isimli bir şahsa dayanıyor. Bir rivayete göre Hindistan’da Pencab eyaletine bağlı Kadiyan bölgesinde doğdu ve başarılı bir eğitim süreci geçirdi. Babası onun İngilizler için çalışmasını istese de hiçbir zaman bu yönde bir adım atmadı ve bir köşeye çekilerek sahip olduğu gayrimenkullerin geliriyle hayatını sürdürmeyi tercih etti. Kırk yaşında iken ‘Barahin-i Ahmediyye’ adında bir kitap yayınladı ve oldukça büyük bir ilgi gördü. Elli yaşında iken yüce Allah tarafından kendisine vahiy indiğini duyurup insanlardan kendisine biat etmelerini istedi. Bu davetin ardından insanların bir bölümü ona inandı. Gulam Ahmed bu davetten yalnızca bir yıl sonra kendisinin Mesih, Mehdi ve Tarakrişna olduğunu duyurdu ve bu sebeple hayatının sonuna kadar Hristiyanlar, Müslümanlar ve Hinduların eleştiri hedefi haline geldi.

Gulam Ahmed’in ölümünden sonra müritleri ikiye ayrıldı ve peygamberlik iddiasında bulunup bulunmadığı, bu iddiada bulunmuşsa gerçekte neyi kastettiği konusunda müritleri arasında ihtilaflar yaşandı. Gulam Ahmed’in ölümünden sonra Mevlevi Nureddin, bu grubun lider olarak seçildi. Mevlevi’nin 1914 miladi yılında ölmesinden sonra ise Ahmediyye fırkasının önemli şahsiyetleri ve batı kültürü benimsemiş olan azınlık bir bölüm bu gruptan ayrılıp Gulam Ahmed’in öğretilerini yaymak amacıyla Lahor kentinde ‘Ahmediyye İslamı’nı Yayma Derneği’ adlı bir kuruluş kurdular. Ancak Gulam Ahmed’in müritlerinin büyük bir bölümü Kadiyan’da kalarak Gulam Ahmed ve ailesine bağlı kalmaya devam ettiler. İşte bu grup ‘Ahmediyye cemaati’ olarak biliniyor.

‘Kadiyanî’ ve ‘Mirzayi’ isimleriyle de bilinen Ahmediyye cemaati Pakistan’ın 1947 yılındaki kuruluşundan sonra Hindistan’daki merkezleri yani Kadiyan’ı terk ederek Pakistan’a ve Lahor kentinin yüz kırk beş kilometre yakınlığındaki bir bölgeye taşındılar ve bu bölgeye ‘Rebve’ ismini verip yeni bir şehir inşa ettiler. Kendi iddialarına göre yaklaşık yarım milyon nüfusa sahiptirler. Kendi aralarındaki uyuşmazlıkları olabildiğince dini yöntemlerle çözmeğe çalışıyorlar. Ahmediyye cemaati ‘şura meclisi’ isminde bir meclise sahiptir; ancak nihai karar dinî lidere aittir. Her Kadiyanî gelirinin dörtte birini zekat olarak bu dinî kuruluşa veriyor.

Gulam Ahmed Kadiyanî’nin diğer müritleri yani ‘Ahmediyye İslamı’nı Yayma’ kuruluşuna tabi olanlar Gulam Ahmed’i peygamber olarak tanımıyor ve bu şahsı bir müceddid olarak insanlara tanıtıyorlar. Bu grubun merkezi Lahor kentidir ve sayı olarak diğer gruptan çok daha az bir sayıya sahiptirler. Ancak çalışma bakımından diğer gruptan çok daha ileridirler ve İslamî öğretilerin tüm dünyada yayılması için oldukça büyük bir çaba gösteriyorlar. Çok yetenekli din adamlarına sahiptirler ve ilk aşamada insanları İslam’a davet ediyorlar. Bu grubun yaptığı çalışmalardan birisi Kur’an-ı Kerimi farklı dillere çevirip dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanları Kur’an’la tanıştırmaktır.

[5]     Agahan, İsmailiyye fırkasının Nezzariyye kolunun lideri için kullanılan genel bir isimdir. Bu lakap ilk olarak Şah Halilullah Mahallti’nin oğlu Hasan Ali Şah (Birinci Agahan) için kullanılmıştır. Gacar şahlarından Fethali Şah, Halilullah Mahallatî’nin öldürülmesinden sonra Hasan Ali Şah’ı yanına aldı ve kendi kızıyla evlendirdi. Birinci Agahan saraydakiler ve Hac Mirza Agasi gibi birtakım kişilerin tahriki sonucu hicri 1256 yılında Kirman bölgesinde bir ayaklanmaya liderlik yaptı; ancak başarılı olamayınca Sind bölgesine kaçıp burada İngilizlere mevcut ayaklanmayı yatıştırmak yönünde yardımlarda bulundu. Bu olaylar sonrasında defalarca İran’a dönmek istese de bunu yapamadı. İran’a dönemeyince Mumbai bölgesine gitti; ancak İran yönetiminin isteği üzerine oradan uzaklaştırıldı ve bir süreliğine Kalküta bölgesine gitmek zorunda kaldı. Kalküta’da bir süre kaldıktan sonra yeniden Mumbai’ye dönen birinci Agahan bu bölgeyi kendi grubunun merkezi haline getirdi. Birinci Agahan’ın ölümünden sonra oğlu Ali Şah veya ikinci Agahan İsmailiyye grubunun imamı ve lideri oldu. Ancak bu liderlik uzun sürmedi ve kısa bir süre sonra hicri 1303 yılında daha sekiz yaşında olan oğlu Sultan Muhammed Şah veya üçüncü Agahan babasının yerine geçti. Bu şahıs miladî 1906 yılında Hindistan’daki Müslümanları Britanya’nın arkasına almak için Hindistan Müslümanlar Birliğini kurdu. Üçüncü Agahan 1930 yıllarında ve sonraki yıllarda uluslararası camiada Hindistan Müslümanlarının lideri olarak biliniyordu. Üçüncü Agahan uzun hayatı boyunca oldukça büyük bir servet ve makama ulaştı ve Cenevre şehrinde hayata veda etti. Hayatı döneminde oğlu Ali Han’ı veliaht olarak seçmiş olmasına rağmen vasiyeti üzerine torunu Kerim Han yani dördüncü Agahan onun yerine geçti.

[6]     Haydariyye tarikatı Şii bir tarikattır ve hicri yedinci asırda yaşamış olan Şeyh Sadreddin’e mensuptur. Bu tarikat Horasan’dan başlayarak İran’ın geneline yayıldı. İbn Batuta, Haydariyye fırkasının bariz bir özelliği olarak aşırı zahitlik konusuna değiniyor ve bu gruba mensup dervişlerin evlenmekten uzak durduğunu söylüyor.

Safevi döneminde halkın bir bölümü Şeyh Safiyyuddin Erdebili’ye bağlandı ve Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın adını seçerek Haydarî adıyla tanındı. Bu grup daha sonra Kızılbaş grubunu oluşturdu ve Şah İsmail’i kamil mürşit, büyük sûfî ve kutup olarak seçti. Bu grup, şah Abbas döneminde ‘Nimetî’ olarak bilinen Şah Nimetullah Veli’nin müritleriyle karşı karşıya geldi ve Şah Abbas Kızılbaşların zaferini önleyebilmek için bu grubu silahsızlandırdı.

Nimetullahiyye tarikatı ise yine Şii bir tarikattır ve hicri sekizinci yüzyılın büyük şair ve tasavvuf lideri Şah Nimetullah Veli Kirmanî tarafından kurulmuştur. Şah Nimetullah Veli, Yezd ve Semerkand bölgelerinde yıllarca yaşadıktan sonra hayatının son yirmi beş yılını Kirman şehrinin yakınındaki Mahan bölgesinde kendi yaptığı bir tekkede geçirdi. Ölümünden sonra bu tekkede toprağa verildi ve günümüzde burası bir ziyaret yeridir. Şah Nimetullah Veli o dönemde yaşayan genel halkın çok sevip saygı duyduğu bir kişidir ve ‘veli’ ve ‘şah’ yani ‘âriflerin şahı’ olarak adlandırılmıştır.

Nimetullahî tarikatı sekizinci asırdan günümüze kadar İran ve Hindistan bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamını sürdürmektedir ve birçok küçük gruba bölünmüştür. Hicri onuncu yüzyılda Şii mezhebinin İran’da resmi mezhep olarak tanınmasıyla birlikte Haydariyye ve Nimetullahiyye tarikatları halk arasında geniş bir şekilde yayılmaya başladı. Özellikle büyük şehirlerde hızla yayılan bu iki tarikat daha fazla mürit toplayabilmek için birbiriyle yarışıyordu. Hicri onuncu, on birinci ve on ikinci asırların tarihine baktığımızda İran şehirlerindeki bu iki tarikat yarışmasının izlerini oldukça açık bir şekilde görebiliriz.

[7]     İkbal ailesi Pehlevi sarayında oldukça etkili olduğu söylenen kırk aileden birisidir. Dr Menuçehr İkbal bir tabiptir ve babası Horasan bölgesinin büyük gayrimenkul zenginlerindendir. İkbal ailesi bir asrı aşkın bir süre boyunca Horasan bölgesinde etkili olmuştur ve zaten bu sebeple Dr Menuçehr saraya davet edilmiştir. Dr İkbal milletvekili olarak başladığı siyasîhayatına elçilik, emir subaylığı, Tahran Üniversitesi rektörlüğü, başbakanlık ve bakanlık görevleriyle devam etti. Dr İkbal’in son görevi ise petrol bakanlığında yönetim kurulu başkanlığı yapmaktı. Üç buçuk yıl boyunca başbakanlık koltuğunda oturan Dr İkbal, Pehlevi döneminde en uzun süreyle başbakanlık yapabilen kişi oldu.