.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Ali Rıza Akbulut

Kurutulan Balçık, Yankının Etkisi ve Çamur Volkanı


Salsâl: kokuşmuş çamurdan sonra kum karıştırılıp kurutulan çamur, bu aşamadan sonra camid, yani ruhsuz ve katı olur, ardından her iki katı toprak birbiriyle karıştırılır, şöyle ki, uygulanan belli bir kuvvet, bunların birbirine çarpışına neden olur, böylece bir arada gelişecekleri takdirde birbirinin gelişimine engel olabilecek ön formlar önlenir. Hz. Âdem'in mizacına kanın ve içgüdüsel yaşam için gerekli proteinlerin gelebilmesi, demir taşıyan meteorlerin gelişi ve çarpışmasıyla olabilir. İki toprak mezcedildikten sonra toprağı sarsmak veya uzaydayken havada yakalayıp bağ çardağına bırakmak şeklinde anlaşılan bazı hadisler de bunu ve göğe yükselen tozun yerin yüzeyine dönüp, ardından heba oluşunu belirtiyor olabilir. Böylece balçık hâlindeki toprak önce kumla karışıp kurumaya bırakılır. Salsâl,  ortada bırakılarak kendi kendine kuruyan balçığa veya kumla karıştırılıp kuruyan balçığa denmektedir. Zira havanın soğuması devam etmekle beraber, bu toprağın kuruması, denize yakın bölgede ve havaya kalkan tozların tekrar toprağa dönmesiyle kurur.

Salsâlin kel-fahhâr:  kurumuş balçık olup, yani vurulduğunda yankı yapan kuru balçık, her ikisi birleştiğinde püsküren lavın kurumasıyla meydana gelmiştir. Fahhâr, sıcaklığa maruz bırakılmakla kuruyan balçık için de kullanılan bir ifadedir. Salsâl, yani kumla ve tozla karıştırılarak kurutulmuş balçığın fahhâra benzetilmesinin sebebi, volkandan püsküren magmanın sıcaklığına rağmen, havanın soğuması ve kirlenmesiyle erimesiyle ses çıkarıp tın tın ötmesi sebebiyledir. Bu durum, her iki ayrı avuç dolusu toprak için de gerçekleştiği için bu tabir kullanılmış olabilir ki bu sebeple böyle denmiştir diyebiliriz. Fahhâr, çömlek ve toprak testi sertliğinde bir kurumadır. Bu aşamada önceki aşamada tın tın ses çıkarıp iç ve dışı yankı yapan toprak, bu sefer çömlek sertliğine erişip, hâlet değiştirmiştir. Burada göz ve beyin yoluyla bulunan algı, gözleri açıp kapama ile ışığa olan duyarlığın dengelenmesi, gözde nem birikmesi ile gözyaşı, bağımsız olmasa da, bedene nüfuz edebilecek zararlı organizmaları ve maddeleri püskürtmek için nefes alma, salsâl kelimesinde olduğu gibi, sertleşmiş çamurdan seramik ve cama vurulunca çıkan ses türünden seslenmedir. Salsâlden çıkan sesleniş, Arapça’da sürekli gidip gelen ve yankı yapan zincir ve dizgin sesine benzer. Burada Allah-u Teâlâ mutlak kudretiyle, insanın yaşamında ihtiyaç duyacağı ve hâlâ beyinleri ağır hasar gören kimselerde mevcut olan „vejetatif fonksiyon“ dediğimiz şeylere onu hazırlamakta, tabir-i caizse, dizginini elinde tutmaktadır. Ayetullah Şeyh Murtaza Rezevî Solduzî, bunu, Allah-u Teâlâ’nın iki eli olarak tabir edilen „emr“ ve „halk“ yani emretme ve yaratma şeklinde tabir eder: Emir, ânî fonksiyonları, yaratmak ise, tedrici hususları belirtir. Vejetatif sinir sistemini simgeleyen sempatik ve parasempatik, çevresel ve merkezî sinirler, vagus siniri, adrenal salgı bezleri ve kortikosteroitlerin aktivitesi, bu aşamada kendi fonksiyonlarını göstermeye başlar. Bu, İmam Sadık’ın (a.s) hadisine binaen, ruhun önceden var oluşu, bedenin ise o ruhun fonksiyonunda etkili olan maddeleri oluşturma aşamasında, ruhun üzerinde rüşd-ü nümüvv etmesi, yani üzerinde gelişip büyüyerek yetişmesiyledir. Ruh ise Allah’ın emrindendir. Yani ani bir şekilde oluşması gerekir. Her ne kadar önceden bazı fonksiyonlarının görünmesi belli bir gelişimle ortaya çıksa da, bunlar o ruhun yoğunlaşmış enerji kütlesiyle maddeye dönen dış yüzeyinden kaynaklıdır. Her ne kadar bu konuda dakik bir şey belirtmesek de, kütle ve alan enerjisi yoluyla, göz ve ona bağlı olan beynin oluşumunu ön görebiliyoruz. Alan enerjisi, ototrof beslenme, yosunun harcadığı enerji ve benzeri çeşitli yönlerden incelenebilir. Kütle ise güneşin vurması yoluyla biriken duyarlılık yoluyla olmuş, Hz. Âdem’in yaratıldığı alanda başlayan bitkisel ruh, kendi ışık parçacıkları ve güneşin ışığı yoluyla, göz akı ve gözün ona bağlı olan tek dış organ olduğu beyin için gerekli olan enerjiden maddeye dönüşümü temin etmiştir.

 

Çamur Volkanı ve Volkanik Kilden Olan Nütfe Akıntısı


Sülâletin min tîn, tatlı ve şirin sudan oluşan verimli toprağın, acı ve tuzlu toprak ile karıştırılan toprakla, her ikisi kumla karışıp katılaştıktan sonra birbiriyle karışarak yağmur yoluyla çamurdan bir öz ve akıntı hâline gelerek üzerinde bir nevi çamurdan soy devam etmesi. İki ayrı toprağın özelliği iki taraftan büyük bir tazyikle gelip, sülalenin ilk oluşumu bir çeşit sarsıntı ile olmuştur. Burada DNA, RNA ve kromozomların temel özelliklerinin oluşmuş olup, gen kopyalanmasıyla çoğaldıklarını söyleyebiliriz. Hadislerimize göre gökten inen sperm yoluyla organizma gelişmeye ve yarılmaya buradan başlar. Sülâle, bir kalıptan çekilip çıkarılmak, yani “meslul” manasına işarettir. Bu kalıp da çamurdandır ve çamurla başlamıştır. Fakat gelişim sürecinde sırasıyla oluşan tüm aşamalar, hâlâ çamur cinsindendir ki, vejetatif sinir sisteminin gözle başlamasıyla, çamurdan olan kalıp, gittikçe kimyasal değişime uğramaya başlar ve balçık cinsi istihaleye uğrar. Dört rüzgârın sırasıyla basınç uygulaması, bu volkanik kil aşamasından başlar. Böylece kimyasal cihetten hâlden hâle değişir, iç ve dış organlar, kaslar, mafsallar ve deri, ilk yaratılıştaki son formunu buluncaya dek, balçık cinsinden mahiyet değişimine rağmen olmayı sürdürür. Buradaki aşamada, melekler, Hz. Âdem’in tıyneti için kullanılacak olan toprağı yoğurmaktadır. Bu yoğurma sonucu, insanın bedenindeki bütün elementleri barındıran, sağlığa son derecede yararlı olan “çamur volkanı” şeklinde bildiğimiz akıntı meydana geliyor, bu toprak genellikle ağaçlara yakın yerde bulunur ve bitkilerin gelişimi için de çok faydalıdır. Artık volkanik yakıcılık, çamurdan olan özün etrafında, dışarda kalan kalın kısım, ağaç gövdesini oluşturur. Burada beslenme durumu gelişip, bir nevi fetüs özelliğine yakınlaşmakta, fakat bu sülale, çamurdan gri renkli fosil akıntısı yoluyla olup, volkanik kil fosilleşmiş, suyun da eklenmesiyle, volkanik magma ve eriyikteki zehirli gaz ve metaller artık tamamıyla dışarı atılmıştır. Toprağın saf kalan kısmı Hz. Âdem’in hilkati için kullanılacaktır. Elekten geçirilerek dışarıya atılan kısım, dişi hurma ağacının gövdesinin oluşumunda istifade olunacaktır. Böylelikle yanlış mutasyonlara sebep olabilecek unsurlar, elekten çıkan parçalar gibi dışarı atılır. Hz. Âdem’in bedeniyle beraber, bataklık bitkisi de gelişir. Allah bitkilerin elementlerini ve besinlerini kendilerini çevreleyen kilden çıkarmasını sağladığı gibi, Âdem’in içinden doğduğu çekirdeğin de vücudunun bileşenlerini kendisini çevreleyen kilden çıkarmasını sağladı. Hame’in mesnun olan önceki aşamada kalıbı oluşmuş olan ketfeyn (iki omuz) ve sulb (omurga, bel kemiği) bir nevi “çimlenme” geçirir. Bütün aşamalardan sonra, bataklığın kenarında bir köşede bekleyen ruhsuz cisim, ilk önce sert iken, yumuşar, üzerindeki deri de sonradan bilinç seviyesi vejetatif durumdan sonraki aşamalara geçiş yaptıkça, kabuklu deri ve tırnaklı deri vb. hâller alır. Bu süreçte, buhar ruhu dediğimiz ve kuzey rüzgârıyla başlayan vejetatif durum, ardından ruh-u min emrir-Rab olup, yaratılış omuz kemikleri yoluyla kuyruk sokumuna varıp omurgalı olma, bunun ardından dizlerle doğrulup düşebilme, topuklara kadar değişim ve dönüşüm sürünce, akıl ruhu ve Rabbânî ruhun oluşumu o ruhların sahip olduğu bilinç ve güçlerle bedene yerleşir. Vejetatif durum olan bitkisel hayat, ototrof bakterilerle başlayıp vejetatif sinir sistemi ve adrenal bezler, kortikosteroid ve sitokinle, hayvani algı ona dolaylı olarak bağlı olan ve olmayan iç ve dış organ ve sistemlerle bedenin diğer kısımları oluştukça bedenin içinde enerji birikimiyle ve enerjinin maddeye dönüşü ve organik ve madde ve proteinlerle oluşur. İnsani özellik olan akıl ruhu, bedenin ayaklara doğru gelişim bitmesine yakın zamanda, derinin sertliği ve kabuklu süreç geçtiğinde, Allah’ın emriyle bedenin içine dışardan giriş yapar. Güçlü kuvvet teorisinde, enerji rüzgârı vurduğunda, Nukleonların hacmi kuarkın hareket enerjisinden ve Gluonların enerjisiyle hareket enerjisi ve alan enerjisi şeklinde iki temele dayalı olup, bu yolla kuarklar proton ve nötronlar şeklinde birleşerek elementlerin atomunun çekirdeğini oluşturur. Proton ve nötronların oranı, çeşidi ve etkileşimi, bu şekilde kimyasal maddeleri ortaya çıkarmaktadır. Rivayetlerimizde Kur’an-ı Kerim’e istinaden yedeyn (iki el) ifadesinin tevillerinden biri kuvvet ve kudret olduğu için, bunun dış dünyada yansımalarından birinin hareket enerjisi ve alan enerjisi şeklinde yorumlanabilmektedir. Üstelik Türkiyeli büyük tefsir üstatlarımızdan Seyyid Ali Buhtî üstadımız, bunun güçlü kuvvet olarak tefsir edilmesi gerektiğini, kendisinden aldığımız bir tefsir dersimizde, bu teori herhangi bir şekilde söz konusu edilmeden belirtmişti. Burada Allah-u Teâlâ’nın sembolik olarak ele atfedilen iki fiili, Kur’an-ı Kerim’de kendi yardımları için kullandığını belirtelim. Bunlar: teyid ve imdâd/temdid olarak geçer. İmamlarımızın Allah-u Teâlâ’nın iki eli tabirini buyururken, göğü ellerle yükselttik ifadesindeki cem ifadesi olan eydin ifadesini örnek vermesi, asla çelişki değildir. Zira Arapça’da iki sayısının çoğulu olan tesniye, iki grup veya iki topluluk için de kullanılır. Rahman suresinde „o hâlde Siz ikiniz, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız ifadesinde“ Rabbikumâ, yani ikinizin Rabb’i ve tukezzibân, yani ikiniz yalanlarsınız ifadelerinin her ikisi, eşzamanlı olarak, insan ve cin topluluklarına işarettir. Yani burada iki ayrı sınıftan olan özelliğe sahip iki farklı kavramın kastedilmesi, hiçbir şekilde Arapça gramere aykırı olmayıp, aksine Kur’an’da ve günlük kullanımda, eski zamandan bu yana yürürlükte olan bir durumdur. İmam Ali (a.s) zâten el tabirinde onun her iki eli yemîn yani uğurlu, mübarek ve sağ eldir şeklinde ifade etmiştir. „Ve kiltâ yedeyhi yemînun“ ifadesi bunu göstermektedir. İmam Sadık (a.s) ise Cebrâil’in her yedi zeminden aldığı toprağın Allah tarafından kendi emriyle kendi kelimesinin iki eliyle tutulması şeklindeki buyruğuyla, bunun Allah-üzerine Teâlâ’nın emri ve „fekâle lehu feyekûn“, yani ona ol dedi de oluverdi ayetiyle bağlantısını dile getirmiştir. Burada morfolojik bir alan teorisi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun asıl mahiyeti nasıldır diyemesek de, bir nevi ânî hareket ve nidâ edince Allah-u Teâlâ’nın yarattığı ses dalgası türünden olabilir. Bu aynı şekilde, vasıfları daha çok göktaşına benzeyen bu olayın, genetik kod için gerekli olacak temel maddeyi ihtiva etme yönüne de işaret eder.

İnbât-İ Mine’l-Arzın Ruhani ve Organik Boyutu

Önceden gözle başlayan vejetatif sinir sisteminin vücudun diğer parçalarıyla beraber gözden ve beyinden başlayan, oradan kuyruk sokumuna ve dizlere, oradan topuklara ve ayaklara dek ilerleyen gelişimi, Bu aşamada bitkisel bir ön bilinç hâkimdir ve bu fonksiyonlara hazırlık vardır. Henüz içgüdü dediğimiz hayvani bilinç söz konusu değildir. Bütün varlıklar bu süreçten geçmiş, hayvanlar, ilk prototiplerinin oluşumuna kadar bu aşamadan geçse de, o prototiplerin gizli potansiyelinin ortaya çıkmasıyla bir veya iki nesil boyunca melezlenerek çoğalıp, ardından hızla alt türlere bölünmüşlerdir. Canlıların bitkiden yaratıldığının bariz göstergelerinden birisi de, hayvan ve insan uzuvlarının, meyve ve sebze parçacıklarıyla oluşturulabilmesi, hatta bunlardan uzuvlarımıza benzeyenlerin benzedikleri uzuvlara faydası ve ilerde bilim adamlarının meyve ve sebzelerle organ nakli yapabilmeyi öngörmeleridir. Vejetatif sistem ve yaşam sürecinde, vejetatif durumun özellikleri ile beraber, Hz. Âdem’in bedeninin hareketi, uzuvlarının uzayıp gelişmesi ve temel refleksler ile sınırlı sayılır ve bitkilerin dallarının uzamasına benzer, şu bariz farkla ki, yere uzanmış (mulkâ) haldedir. “Hamein mesnun” hâletinde, artık omurga ve belkemiği yapısını edinmiş olup, kımıldama ve sürünme özelliğine de sahip olur ve içgüdü özellikleri başlar.

Dört Tabiat Rüzgârının Basıncının Etkisi


Bu aşamada dört rüzgârın rolü daha çok belirginleşir. Bu rüzgârlar ilk başta sadece başlangıç rolünde olan kütle enerjisinde cüz’i rol alarak, ibda (yaratılışı başlatma) ve inşa (geliştirme) hususunda yardımcı oldular. Ardından hava soğudukça, enerji çarpışmasının maddeye dönüşümünden daha çok, rüzgârın oluşturduğu nem, kuruluk, sıcaklık, soğukluk, kaynaştırma ve sıvı dökme hususu etkin oldu. Çamurdan olan sülâle belli bir aşamaya ulaştıktan sonra, önce dört tabiatın kökeni ve taşıyıcısı olan ve yanında bitkisel bir yaşamın yelini taşıyıp götüren kuzey rüzgârı esmeye başlar. İşte bu durumda dirilerin ölülerden, ölülerin dirilerden uzaklaştırılması başlar. İmam'ın anlatılarına göre, bunun insanların özelliklerine dair, inananların iyi özelliklerinin tohuma benzetilmesi ve inkârcıların hâletinin çekirdeğe benzetilen hâleti bu iki tıynetle Âdem’in toprağında başladı. Burada moleküller büyüyüp hayati hücreler yayılmaya başladı. Ancak kuzey rüzgârı büyük çoğunlukla bir yaz rüzgârıdır ve geceleri yavaş olduğu, sabah saatlerinde zayıflayıp hızlandığı için soğuk ve kuru olan özelliği insan vücudunun ısısının azalması olarak düşünülebilir. Sıcaklığın düşmesi, anorganik ve organik hücreler için gerekli tüm preparatlar mevcut olduğunda ve zorunluluk noktasına kadar çoğaldığında meydana gelir. Görünüşe göre, tozun eşlik etmesi nedeniyle, kuzey rüzgârının yeniden oluşumda arının ihtiyaç duyulan organik elementlerin etkileşiminde etkili olduğu anlaşılıyor. Bu insani tabiat için iyi. Sıcaklığın süresi ve azalması, nispeten ılık yaz mevsiminde ilk kırk günde esen kuzey rüzgârı ile mukayese edilebilir. Bu rüzgâr yaz mevsimi dışındaki diğer zamanlarda nispeten soğuk ve zayıf olur. Kuzey rüzgârından sonra, sıcaklık düşse de, hâlâ sıcak fakat nemli bir hava hâkimdir ve Cenûb, yani güney rüzgârı eser. Burada hava henüz sıcaktır ama rutubet ve ıslaklık rahat bir şekilde toprağa nüfuz edebilmeye başlar. Güney rüzgârı olan Cenûb’un, kan hıltına karşılık gelmesinden dolayı, kanın ve etin meydana gelmesi için önemli olan göktaşı yoluyla demirin toprağa nüfuzu buradan başlar. Ardından soğuk ve nemli olan balgamı taşıyan Saba, seher ve sabah saatlerinde Doğu ile kuzey arasında, Süreyya ve Büyük Kepçe yıldızlarının semtinden esen, Kâbe’nin önüne doğru ilerleyen ve insanın doğası ve yaşamı için istenilen ve faydalı olan bir rüzgârdır. Bu, çiçeklerin onun vesilesiyle açtığı rüzgârdır. Bu nedenle, vejetatif sinir sisteminin mükemmelleştiğini ve ona bağlı iç organların bu vesileyle tamamına erdiğini söylemek doğru olur. Saba rüzgârının soğuk, tuzlu bir doğası vardır. Baharın devamını ve mülayim sıcaklığı gösterir. Debur, güney ile Batı arasındaki semtten esen bir rüzgârdır, baharın başında ve sıcaklığın başlangıcında gelir. Kuzey rüzgârı, kuzeyden esen ve kişinin doğası ve yaşamı için faydalı olan bir rüzgâr türüdür. Bu rüzgâr, uyguladığı tazyikli enerji yoluyla vücudun dış organların vejetatif ruh tarafından büyümesine yardımcı olur. Tozlu olur ve imâl edici bakterilerin sağladığı enerjinin takviyesinde yardımcıdır. Bu büyüme aynı zamanda bir tür beslenme ve kendi kendini yetiştirme ile de gerçekleştirilir, "Fâlik ul-Habbi ve'n-Nevâ" yani "tohumu ve çekirdeği yaran" kavramı, kendi kendini yetiştirme veya ototrofizm ile temel ve moleküler büyümeyi ifade eder. Allah-u Teâlâ burada ölü maddeden yaşamın ortaya çıkışıyla, normalde muhal olan bir etkiyi, kudretiyle kendisinden sâdır olan fiil vesilesiyle meydana çıkarmıştır. Bu bir nevi mucizelerin mucizesi olarak nitelendirilebilir. Böylece kendi zâtından hiçbir şey eksilmeden, kudretiyle ölü maddeden yaşamı çıkarmıştır. Yaşamdan meydana gelen yaşam, ölü maddeden Allah’ın kudretiyle sâdır olan, ölüden diri çıkartmayın ilk örneği olan durumla ortaya çıkar. Bunun devamının temini, bazı "imal edici" bakterilerin kendi gıdalarını üretmesi ve gıdalanmasıyla, moleküler düzeyde kendi kendini yetiştirme, güneş ışığı, kimyasal reaksiyonlar ve ürettiği enerjiler ve enerji ve kuvvetin maddeye dönüşmesiyle sonuçlanan dört kuvvetli rüzgârla yapıldı. Bunlar ilk aşamada rüzgâr cinsinden olan ruh enerjisine kuvvet sağlayıp, bunun ardından maddelerin oluşumu için gereken yapıtaşları geliştikten sonra, bunlar için ileriki süreçte gereken soğukluk ve sıcaklığı, ıslaklık ve kuruluğu, temin ettiler. Burada hareket ve alan enerjisi (kuvveti) yedeyye (iki elimle/kuvvetimle) tabirinin bariz bir yorumudur. Maddelerin oluşumu için gereklidirler. Enerji rüzgârının yanı sıra, bitkisel bir beslenme süreci de vardır ki, bütün bitkilerin ortak özelliğidir. Bu aşamada yed, iki yolla nimet verme manasını da içerir. Sıcak ve soğuk mizaç/tıynet için bilimsel açıklama olan, sempatik ve parasempatik sinirler yahut nimetlenme vesilesi olan soğuk tabiatın karşılığı olan parasempatik sistemin o zamanki elementer fonksiyonda da her ikisi mevcut olan iki ana fonksiyonu „ye ve sindir“ ve „beslen ve üre“ tabiri ile ifade edilir. Dolayısıyla bitkisel sistem olan vejetatif yaşam ve vejetatif sinirler düzeyinde de, yüksek enerji rüzgârları ve ototrof beslenme, bağımsız nefes almadan ve büyük veya küçük ifrazat ve dışkı bırakma olmadan temel bir rol oynamıştır. Böylece, üç bileşenden oluşan ilk vejetatif sinir sistemi oluşturulur: sempatik, parasempatik ve adrenal sinirler. İlk olarak sempatik sinirler harekete geçer ve güney rüzgârı güney ile Saba arasında insan mizacına aykırı, nispeten ılık ancak nemi olan ve kuru olmayan rüzgârdır. Bu rüzgârlar aynı çamur sülaleye hücum edip onun etrafında gezerek yayıldı, sonra onu soğuttular, şekillendirmeye başladılar, birleştirdiler, düzenlediler ve parçalarını ayırdılar. Bundan sonra eklemlerini yaratıp bileşenleri onlarla bağlayarak içinde dört hıltın sıvısının akmasını sağladılar.

Vücutta sırasıyla rüzgâr (yel ve buhar ruhu), kan, balgam ve öd (safrâ ve sevdâ) aktı. Sonra dört melek topraktan oluşmuş ve bitkisel yaşam sürecini geçirmiş olan biçimin etrafını kuşattı ve üzerine doğru ilerleyip etrafında gezindiler. Çevre algısını başlatan bitkisel buhar ruhunu taşıyan rüzgâr, kuzey rüzgârı bölgesinden vücuda girdi. Saba rüzgârından gelen balgam, Debur yani batı rüzgârından gelen öd (hem sevdâ, hem safrâ olan galiz sıvı) ve güney rüzgârından gelen kan gibi. Bunlar uyguladıkları basınç sayesinde, kendilerine ait olan hıltla beraber, sıcak mizacın temeli olan sempatik sinirler ve soğuk mizacın temeli olan parasempatik sinirler için de hayatı devam ettiren ve onlara bağlı sinir ve uzuvları geliştiren bir madde artışına sebep oldular ve hassasiyet sahibi kısımlarda iç duyarlılığa tepki olarak, uzuvların gelişmesine olanak sağladılar. Bundan sonra beden tamamlandı ve ruhu içine bu müddet içerisinde nüfuz ederek, doğrulmasına yardımcı oldu. Böylelikle bağımsız nefes alabilir hâle geldi ve beden tamamlandı. Rüzgâr yoluyla, kadınları sevmek, uzun arzular ve hırs, balgam yoluyla yiyecek ve içeceği, iyiliği, hoşgörüyü ve dostluğu sevmek insan doğasına yerleşti, içindeki özlem ve açgözlülük de balgam yoluyla vücuda geldi. Öfkenin, düşüncesizliğin, kötülüğün, zorlamanın, saldırganlığın ve insan doğasındaki aceleciliğin tarafından bedene girişi öd ile yani hadislerin tabiriyle, galîzayn (iki yoğun sıvı) olan sevdâ ve safra ile sağlandı. Kan yoluyla da, yolsuzluğun ve zevkli şeylerin beğenisi, doğamıza yerleşip içine haramlara yönelme ve şehvet hissi hususları yerleşti. Bu özelliklerin hepsi böylelikle, insanın doğasında kodlanarak, bedendeki belli fonksiyonlara bağlı kılındı.
 

Şekillenme Aşamalarının Lügavi ve Bilimsel Karşılıkları

Zühd Halinin İnsana Faydaları Zühd Halinin İnsana Faydaları


Bu aşamalar, Tefsîrü’l-Kummî ve İlelüş-Şerayi'de birbiriyle toparlanabilir nüsha farklılığıyla şöyle nitelenir.


ibrâd/ibdâ: çamurun ısısının düşmesi veya önceden örneği olmayan şeyi ortaya çıkarıp yaratmak (ilk durumda volkanik eriyip çürük yumurta kokusu ve kalıplaşmadan sonra, volkanik kilden olan akıntının, ilk kalıbın içerisinden gerekli maddeleri alıp, yumurta kabuğu sertliğinde olan dişi özelliğe sahip bir nevi sulbu taşıyan iki gözün, sonra beynin ışığa hassasiyet etkisiyle yaratılıp diğer uzuvların ilerleyebilmesi için kalıptan dışarı itmek, öteki durumda, DNA ve RNA’nın parçalarının son hâlini almak)


inşâ: yeniden ortaya çıkarıp terkip etmek=yenilenim, restorasyon ve büyüme, kıl, saç ve tırnak vb. Ruhu olmayan parçalar burada eklenir, yine kromozomların terkibi tamamlanır ve gelişimde zararlı mutasyonlar yapabilecek dokular atılır. Sinir ve hücrenin yenilenmesine bilinç ilerleyip gelişir, bu aşamada üç hücreli ve çok hücrelilerde ilk oluşan iki uzuv oldukları için beyin ve retina dokusu yenilenmez.


ibdâ/ibrâ: insanın hayvanlarla ortak ama daha ileri olan hayvansal bilinci, uzuvlarının ölçü ve itidalini başlatmak (içteki gizli potansiyeller de buna dahildir, ısının farklı zamanlarda artıp düşmesi ve önceden belli olmamış yeni potansiyelleri ortaya çıkarmak da, hareketlilik ve bilinçli tepkilerin ilk başlangıcı, bu aşamada et için gerekli olan proteinlerin kodlanması mühimdir, yeni bir bilinç burada vardır ki, orman ortamına uyuma ön hazırlıktır)
iczâ/tecziye: parçalara bölerek düğümler gibi pekiştirmek için sağlamlaştırmak (gen kopyalanması, katlanışı ve parçalama, sıvılar kendi yerlerini edinsin ve parçalar gelişme süreci içinde birbirine karışmasın diye gereklidir, örneğin kafatası kolay kırılmasın diye birkaç parçaya ayrılıp, tafsil sürecinde onarılması, iskelet parçaları ve uzuvların ayrıca noktalarını sağlamak parçalardan oluşan azaya stabilize)


tafsil: eklemlerle parçaları birleştirip mafsalları oluşturmak (kemiklerin birbirine bağlanması, kemik kasının oluşumu, etin kemik kasından meydana gelmesi, ileriki süreçte etin üzerinde bitmesi için oluşacak proteinlerin meydana gelişi bunun için gereklidir)
icrâ: buhar ruhunu, (bitkisel yaşamı, havayı ve yeli) ve dört karışımın sıvısını bedene akıtmak
nefh-i ruh: sülâletin min tîn kısmında açıkladığımız üzere akıl ruhunu bir çeşit uykuda bedenin dâhiline dışardan getirip akıtmak, bu özellik, insanda en kâmil haliyle bulunduğu için, Allah-u Teâlâ onu rûhî, yani ruhum olarak niteler. (Zümer 42 ayetinde uykuda kabzedilen ve kabzedilmeyen iki ruhtan söz edilir ve bu insanın en az iki ruhu vardır demektir. Birisi bedenini canlı tutar, diğeri aklını)


istiklâl-i nesime: bağımsız nefes almak, bedeni taşıyıp ayağa kaldırmak, o arada yere düşmek (Allâme Meclisi Hz. Âdem’in yere uzatılmış olup, ruhu edinip müstakil olduğunda ayağa kalktığını, canıyla ilgili kullandığı “hamelehu ve rafeahu” onu taşıdı ve ayağa kaldırdı, şeklinde ifade etmektedir)


kemâl-i beden: bedenin tekmil olunması ve ayağa kalkıp ayakta durabilmek 

Bu adımların her biri, birbiriyle iç-içe ilerlemekte, bir aşama yeterli ölçüde gelişince, diğer aşamalara geçiş olsa da, hepsi gerekli olan orana erişince, bir aşama öteki aşamalarla birlikte ötekiler devam ederken tamamlanmaktadır. Bu inbat ile ifade edilen bitkisel gelişimin hakiki manasıdır. Hepsi de bu sürecin parçasıdır ve birbiriyle örtüşüp arada gerçekleşir.
İnsan vücudundaki itidalin vejetatif veya otonom sinir sistemi ile başladığı, "sizi yerden bitki bitirir gibi bitirdi" [Nuh 17] ayetinin ilk yaratılışımızdaki anlamıdır. Zira insanın çeşitli uzuvları mizaç bahsindeki hadislerimizde de bitki, ot ve ağaçlara benzetilir. Vejetatif sistem bitkiler ve hayvanlarda da vardır. Fakat insanda, mef’ûlü mutlak olarak enbetekum nebâten şeklinde ifade edildiği için, insanın hammaddesinde doğrudan bitkinin etkisi olduğu söylenmelidir. Zira mef’ûlü mutlak „tam olarak“ „nasıl da“, “aynen o şekilde ve âdeta” gibi vurgu içerir. “Atvâr” ise biyokimyasal olarak hâlden hâle değişim ile birlikte, hislerin ve duyguların da hâlden hâle dönüşümüdür. Canlı popülasyondan döllenme yoluyla evrim değildir. Zira atvâr kelimesinin öncelikli manası budur ve bu yüzden hem fizyolojik, hem immünolojik ve hem psikolojik etkileri yansıtan vejetatif sinir sistemi ile ilgili olan inbât ayetinin ardından zikredilir. Tesviye, neticeye bağlamak, tadil ise mizaçların karışımlarının akması sonucu olan itidaldir. Tesviye’den sonra Rabbanî yetenekleri ona kazandıran ruh üflenir. Bunun asgarî ölçüsü, yaratılış, topuklara varıp, ayaklara yetişince ve ayak düzleştirilince sağlanır.

Organik ve Ruhsal Evrimin Ardında Yatan Sır ve Gerçek Evrim: Atvâr (Refleks, Tavır, Durum ve Duygular)


Genetiğin kopyalanarak çoğalması ve ototrof beslenme yoluyla dışa atmadan beslenip gelişme fonksiyonu Parasempatik sinir sisteminin sırasıyla "beslen ve üre" ve "ye ve sindir" fonksiyonunun işlevi ve yaratıldıktan sonraki süreçte gerekli olacak bu fonksiyona potansiyel hazırlık olduğu bilinir. Bu soğuk mizacın özelliğidir. Saba rüzgârının hamlesi sonrası, kımıldamadan şeklindeki harekete olanak veren hayvani yaşamı için de şimdi rüzgârın verdiği enerjiye ihtiyaç vardır. Bu da sıcak tabiatın karşılığı olan sempatik sinir sistemiyle sağlanır ki, onun fonksiyonu "savaş ya da kaç" cümlesiyle tanımlanır. Kadınlarda bu özellik daha çok veya güvenli kalabalığa sığın” şeklindedir. Bu süreç içerisinde, bitkisel bilince sahip olan Hz. Âdem'in organik yaratılışı, hayvani bilince doğru ilerleyip, ikinci bir mutasyon sayılabilecek ve ansızın başlayan bir ara döneme geçiş yapmakta, etrafta henüz bir tehlike bulunmadığı hâlde, kendisini potansiyel olarak ilerisi için zorunlu olacak böyle bir duruma hazırlayıp etrafı gözetlemektedir. 

Saba rüzgârının hamlesi yoluyla madde oluştuğu bir dönemde, beden yeniden yeni çevre ile uzlaşmaya çalışıyor. Bu noktada hava kirliliğinin çoğalması sebebiyle sağlıklı kalmak için tam olarak balgam, su ve bağırsak salgısının aktivitesi ona gereklidir. Mide ve bağırsak ve yiyip sindirme fonksiyonunda bir yandan ateşe duyarlılık sonucu şekillenen metabolizma, öte yandan daha öncesinde omurga edinilmesinden beri mevcut olan su etkindir. Birisi ağırlıklı olan sevdâî, yani melankolik tabiat, öteki balgami yani flegmatik tabiat olan iki temel unsur, soğuk tabiatı ifade eden parasempatik sistemin burada işlev gören kısımlarıdır. Safravî, yani kolerik ve demevi, yani sanguin tabiat burada metabolizmaya sempatik sinir sisteminin gösterdiği etkileri karşılar. Yan etki olarak safrâvî fonksiyon yoluyla olan mide yanması da bunlardan biridir. Aynı şekilde tüketilen gıdalar yoluyla yararlı partiküllerin kana emilmesi de demevi hılttan gelen bir nevi avantajdır. Son cümleyle ilgili belirtmediğimiz kısma geçelim: sonra bu aşamada güney rüzgârının yanı sıra debûr yani batı rüzgârı da önemli bir rol oynar. İnsanın doğası ve yaşamına daha az uyum sağlayan bu rüzgâr, sempatik sinir sisteminin insanın doğası ve organlarının nemi üzerinde baskınlığına yol açan sıcak ve nemli doğadır. Bu vesileyle kan hıltı bedene ilikler yoluyla akıtılmış olup kalbin fonksiyonu başladığından, kalıcı iki ruhtan biri olan, "ruh-u min emrir-Rabb" burada devreye girer. Ama henüz Allah’ın kendi ruhu olarak nitelendirilen ve şereflendirdiği akıl ruhu bedene girmemiştir. Ruhu min emrir-Rabb’in bedenden çıkmasının alameti, imamlarımızın (a.s) el-İhticâc kitabında zındıklarla münazaralarında yer alan buyruklarına binanen kanın kurumasıdır. Akıl ruhunun çıkması, uyku ve baygınlık hâlleridir.

Bu sebeple bazı ulemanın, örneğin Ayetullah Murtaza Rezevi’nin hadislere getirdiği şerhe binaen, Hz. Âdem’e akıl ruhunun ilk veriliş uyku hâlinde idi ve bunun ardından uyanmıştır. Bu arada ise bu ruhun fonksiyonu beyne ulaşınca hapşırdığı ve ilk kez ona yerhamekallah dendiği bilgisi de kaynaklarda yer alır. Onun için hayvânî hayatı başladığından, çevresinin tehlikelerine hazırlıklı olmalıdır ki, ya kaçarak ya da savunarak hayatına devam edebilsin ve mecbur kalırsa kanının dökülmesini engellemek için ona saldıranın kanını akıtsın. Batı Bölgesinden gelen sıcak rüzgârın taşıdığı enerji batıdan doğuya doğru ne kadar çok hareket ettiyse, o kadar fazla ısı artarak bu karışıklığın üstesinden gelinmiştir. Burada insan zihni, şiddetle ve beklenmedik tehlikeyle karşı karşıya kalırsa kendini tepki olarak ateşe, terlemeye, anlık savunmaya veya firar için harekete hazırlamaya başlar. Öncesinde sadece vejetatif durumun kendine özel hislerine sahip olup etrafını bilinçaltıyla algılarken, artık hareket etme imkânı da elde etmiştir. Bu devrede henüz bir tehlike olmamasına rağmen bedenin mutedil kılınışı bittikten sonra da bu farkındalığın yaşamaya devam edebilmesinin gerekliliği nedeniyle zihnini ve bedenini hazırlar. Kanın ayrıca nemli, tuzlu ve sıcak bir özelliği vardır. Bu aşama başladığında kemik iliği kendini kanla doldurmaya başlar. Kendi içindeki kanda, kan hemoglobininin ve kan hücresinin oluşumu için gerekli olan demir kanın en önemli kimyasal maddesidir. Demir, göktaşlarının uzaydan düşmesiyle Dünya'ya giren ve başlarda dünyevi toprağın bileşiminin ilk durumda bulunmayan bir elementtir. Kanın kızarıklığında önemli rol oynayan hücreler oluşturmak için bakır, kobalt ve çinko metale ihtiyaç vardır. Kemik iliğinde beyaz ve kırmızı kan hücreleri birbirine bağlandığında kan kök hücreleri oluşur. Kan güneydoğudan esen, ısı ve neme sahip olan güney rüzgârından içeri girdi ve bu rüzgar kuru değildi. Nemli ve sıcaktı, fakat tuz ve acılık da içeriyordu. Yani soğuktan sonra ısı tekrar yükseldi ama yine de tuzlu bir bünye vardı bu aşamada.  Bu hılt kalp ritmini etkiler, ancak aynı zamanda vücuda zararlı özelliklere de sahiptir, çünkü aynı hılttan ortaya çıkan birçok hastalık da vardır. Bu nedenle, güney rüzgârının enerji tazyiki yoluyla enerjiden maddeye dönerek vücuda kanı oluşturup akıtmak için giren en önemli kimyasal elementler demir, bakır, kobalt ve çinkodur. Hemoglobin oluşumundaki demir ve sonraki üç element, yani bakır, kobalt ve çinkonun oluşumu kanın kızarıklığının ve kırmızılığının aracıydı. Kan doğasının baskın durumunda sempatik sinir sisteminin aktivitesi doğrudan kalbin ritmi ve aktivitesini arttırır, kan basıncını yükseltir, stenoz, kalp ve iskelet kaslarındaki kan akışlarını, glikoz aktivitesini arttırır ve metabolizmayı hızlandırır. Bu aşamada yaratılış omurgalılıktan sonra, diz kapaklarına kadar gelişmiştir ve hareket edebilme özelliği artık ona eklenmiştir. Acı olan iki hılt olan balgam ve kara öd (sevdâ) balgamın ve melankoli baskınlığı olan parasempatik sinir sisteminin aktivitesini arttırırken, vücut yemeye ve sindirmeye, beslenmeye ve neslini devam ettirmeye hazırlanır. Kan ve (sarı öd olan) safrânın baskınlığı, Sempatik sinir sisteminin aktivitesini arttırırken, olası dış risklere tepki vermeye de hazırlanır. Her ne kadar bu riskler henüz kendi ortamında mevcut olmasa da. Bu iki sinir sisteminin işlevi için ilkine iki ve ikincisine bir anahtar cümle sırasıyla "Besle ve üret" "ye ve sindir" ve "savaş ya da kaç" şeklindedir. İdrar ve dışkının kirli ve pis kokulu oluşu, hadislerimize göre, Hz. Âdem’in cisminin lav etkisiyle olduğunu açıkladığımız sertleşmesinin ardından meleklerin onun etrafında dönüp „ne büyük bir iş için yaratıldın” diye seslenmesinin ardından, İblis’in ona ayağıyla tekme vurup ağzından girerek midesinde gezinip makattan çıkmasıyla geride bıraktığı mikropların etkisiyle idi. Bu aşamada, İblis’in neden yasak ağaçtan yemeleri yoluyla ayıp yerlerinin fonksiyonunu açığa çıkarıp ayaklarını kaydırıp elbiselerini sıyırarak onları utandırmak istediğini de anlıyoruz. İlk başta temiz olması, suret kelimesinin kökünde ülfet ve alıştırma yatması ve meleklerin sözü hasebiyleydi. Burada ses dalgası enerjisi ve morfogenetik alan yine devreye girer.



Bu aşamada yine, incir yaprağı ile örtünme hususu ile, Kur’an’da Tin suresinde yer alan incirle karşılaşıyoruz. Hadislere göre Hz. Âdem’in ağaca yaklaşınca yediği tahıl buğday, ağacın kendisinden yediği ise aṣılı olan ve yan yana çok meyvenin yetiştiği ağaçtaki üzümdü. Hz. Havva ve Âdem meyveden beraberce yemiş, Hz. Âdem iki kat fazla yediği için, miras paylaşımında erkeğin iki kat almasıyla, kadının geçimini üstlenmek erkeğin vazifesi olarak tayin edilmiştir. Vesâil’de de erkeğin miras almasının sebebi içerisinde nafaka ve harcamaya ilaveten bu hadislerin belirtilmesi, Ahd-i Atik’teki gibi kadını erkeği saptıran olarak bilmekten çok uzaktır. Yılanın vesvesedeki rolü ile ilgili hadisler, İmam Hasan’ın Rum Kayser’inin sorusuna cevaben onların eserlerinden cevaben yazdığı mektup dışında, hepsi zayıftır ve sahih olan hadislerde sadece İblis’in vesvesesi yer alır. Kur’an’da da böyledir. Görüldüğü kadarıyla yılan motifi paganlardan alınmış bir motif olup Havvâ ile hayye (yılan) kelimelerinin aynı kökenden oluşu farz edilip Ahd-i Atik’te yılan şeytanın sembolü olduğundan, kadını küçümsemek için uydurulmuştur. Kaynaklarımıza göre hilâl görülmediğinde günleri tamamlayarak 30 gün oruç tutulma durumu, Hz. Âdem’in yediği meyvenin bedeninde otuz gün kalmasındandır. Bunun bilimsel temeli ile ilgili, çalışmasıyla Nobel ödülü alan Japon bilim adamı Yoshinori Ohsumi’nin orucun faydaları ve yılda otuz gün oruç tutma tespiti ile ilgili tavsiyesinden edinebiliriz. Dolayısıyla orucun faydası ve Hz. Âdem’in terk-i evlâsının kefareti oluşu, onun tespit ettiği otofaji sistemiyle de ilintilidir ve bu kapsamda incelenmesi gerekir. Hz. Âdem’in bedeninde yediği buğday ve üzümün bıraktığı etki, ilerde buradan edinilir. Zâhiren Hz. Âdem’in o cennette yediği meyveler, henüz yabani cinstendi ve genetik bir değişiklik çok fazla üzerinde yoktu.


Bu, hadislerimizin açık beyanına göre, ayak tarafı henüz oluşmaya tam olarak başlamadan oradan yaklaşıp bedenin vejetatif formun en kâmil hâlindeyken içine geçmesi ile, içgüdü oluşması için gereken ve eti oluşturacak proteinleri meydana getirecek şekilde üzerinde maddenin gelişip büyümesiyle gerçekleşmiştir. Bu aşamadan itibaren dış organlarının yaratılışı henüz tam olarak bitmemiş olan Hz. Âdem hareket edebilmektedir. Önceden kendi yaratılışını ve cansız bedenini yaratılış halindeyken izlediği ve etrafı gözetlediği hâlde, şimdi etrafı algılama ve ön bilinçle reaksiyon verme durumu, kımıldama ve içgüdü de artık mevcuttur. Burada beden ruhu, yani içgüdüsel ruh vardır ki bu ruhun etkinleşmesi, bedenin oluşumuna sebep olan biyokimyasal dönüşüm dediğimiz istihale ile olmuştur. Beden ruhu kanın akmasıyla bedene girdiği için, bedenin kurumasıyla bedenden çıkar. Akıl ruhu uykuda bedene ilk girdiği bedene girdiği için, uykuda bedenden çıkar. Ruh kelimesinin manalarından biri lügatte „his“ olduğu için, insanın kendisine özel olan üstün ruhundan öncekiler için kullandığımız ruh tabirlerini his olarak da çevirebiliriz. Hadislerde ruhların adı ile ilgili geçen farklılıkların önemli bir kısmı, birbirini tamamlayıcı hislerin bazen topluca tek bir ruh olarak, bazen ayrı ayrı ruhlar olarak nitelenmesinde görebilmekteyiz. Elbette bu ruhun sadece bilince yansıyan yönüdür. Temel mahiyeti olan, ışık cinsinden, yani nurdan olan ve rüzgâr hareket hâlindeki moleküllerden oluştuğu gibi, enerji parçacıklarından oluşan ve ışıktan renkli gölge ve dalga şeklinde yansıyan yönü değildir.



Bu konuda bildiğimiz şey, bağımsızlık evresinden önce canın bağımsız nefes alamadığı, bir çocuğun ve bir ebeveynin yaratılması gibi bir sürecin içerisinde yer almadığı, sulp ve rahim tarafından taşınmadığı ve erkek ve kadın vesilesiyle doğum bulmadığı hususudur. Burada bataklık rahim, çamurdan olan akıntılı sülâle sulp, iki göz yumurtalık işlevi görür. Ancak Arapça'da gözün beyazlığına "sulbe" veya "sulbiye" de denildiği için, bu kelime sırasıyla "sert, dişi sulp, dişi sulbe ait, saf ve katışık özden olan"  gibi manalarda olduğundan, sulp ve yumurtalık benzeri ama ondan farklı bir çoğalmaya atıfta bulunmalıdır.
Bu çoğalma süresince Hz. Âdem "bitkisel hayat" dediğimiz bilince sahiptir. Çamurdan olan sülâle, bu sahih hadisin açık ifadesine göre, Hz. Âdem'in (a.s) toprağında da başlamış, bu başlangıç toprak soğumaya yönelmeden önce olmuştur. Yani toprak yoluyla canlı hücrelerin çoğalması, zâten yaratılış süreci içerisinde vardır. Sülaletin min tîn, "toprak yoluyla ve toprak cinsinden olan soy ve balçıktan başlayıp kalıptan çekilerek çıkartılmış öz." ifadesinin yanısıra, "topraktan bir akıntı, öz, özet ve hülasa" manalarına da gelir. İşte topraktan olan bu öz ve akıntı yoluyla ilk yaratılan uzuv, iki göz olmuştur.

Böylece hem kemikler hem de kemik iliği için kan akışı açısından büyük önem taşıyan gerekli maddelerin hazırlandığı hem de yaşamın sağlanması açısından önemli olan organik kimyanın kemikler için gerekli kalan maddelerin dörtte birinin hazırlandığı söylenebilir. Bu noktada kemikler için trikalsiyum fosfat ve zamanla kalsiyum karbonat, kemiklerin içinde organik kimya oluşumunda en önemli faktördür. Kalsiyum kemik oluşturur, kan pıhtılarına neden olur ve sinir liflerinin uyarılıp harekete geçmesinde kilit rol oynar. Hidroksiapatit ve fosfata rağmen kemikler rengini alır, basınç dayanımına sahiptir ve kalsiyumu fosfat ve karbonatla birleştirerek elastikiyet kazanır, kolajenler, proteinler ve yağlar nedeniyle kemiklerin kimyasal stabilizesini sağlar.

 
İnsan sperminin büyümesi ve gelişmesi için gerekli organik bileşiklerin tamamlanmasından sonra, gelecek nesildeki tüm genetik kalıtsal semptomlar, çamurun aynı özüne, yani proteinlere ve amino asitlere dayanılarak oluşturulan genin tekrarlanabilir ve kopyalanabilir hale getirilmesinden sonra insan doğasına uygun ve onun için gerekli olup meydana gelebilecek potansiyel değişiklikler gen koduna yerleştirildi. Böylece kalsiyum fosfor ve hidroksiapatit ile vejetatif sinir sisteminin ilk organı olarak oluşturulan göz ve beynin ve buna bağlı iç organın oluşumundan sonra sırasıyla kemikler oluşmaya başlamış ve bununla birlikte  sinirler gibi diğer bileşikler, iç organlar kaslar, dış organlar ve et eş zamanlı olarak oluşmuştur. İnsan vücudu için gerekli olan elementler, imam Sadık’ın (a.s) buyruklarına binaen, 102 elementtir ki, bazıları çok az oranda oluşları sebebiyle çok zor tespit edilir. Temel elementler bakımından ise çok sayıda bulunan dört, daha az düzeyde olan sekiz ve ondan daha az ölçüde bulunan sekiz element en çok görülür. Bu husus, batılı bilim adamları tarafından son yüzyılda laboratuvar testleriyle doğrulanmıştır. Bunlardan çok sayıda bulunan dört madde: Oksijen, Hidrojen, azot ve karbondur. Bundan daha az düzeyde bulunan sekiz madde: Sodyum, magnezyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, klor, kükürt ve demirdir. Ondan daha az oranda bulunan sekiz madde ise: Molibden, silisyum, flor, kobalt, çinko, bakır, kurşun ve selenyumdur. Bunların her biri, iç ve dışlarındaki kuruluk, ıslaklık, sıcaklık ve soğukluk ölçüsünde dört hılttan biri veya bir kısmın özelliğini taşır. Şöyle ki, sıcak mizaç, sempatik sinir sisteminin temel yapıtaşı, salgısı ise ya kan, ya da safra (sarı öd) olur. Soğuk ana mizaç ise parasempatik sinir sisteminin temel yapıtaşı olup, salgısı ya balgam, ya da sevdâ (siyah öd) olur. İranlı yazar Murtaza Beyat’ın Minhâcut-Tıbb önsözünden aktarılani bilgilere binâen, -ki henüz kitabı temin etmemiz mümkün olmadı- mizaç ve hılt dediğimiz karışımlar, bedenimizde ruhun fonksiyonunun onun kurumasıyla bittiği temel hılt olan kanın yapısını (plazma, kan hücreleri) oluşturan, hücrelerin "beslenmesine" veya "uyarılmasına" yol açan tüm maddelerdir (organik elementler, iyonlar, gazlar, enzimler, hormonlar vb.). Karışımlar üç genel bölüme ayrılır:

 
1. Safra hıltı: salgı bezlerine ait hücrelerin "besini" veya "uyarılması" bu hılta karşılık gelir
2. Balgam: Sinir hücrelerinin ve dokularının "besini" veya "uyarılması" bu hıltın karşılığıdır
3. Sevda hıltı: kas dokularına veya bağ dokularına ait hücrelerin "besini" veya "uyarılması" ile sorumlu hılt anlamına gelir. Kanın ve diğer hıltların toplumdaki kökenindeki temel etken, buhar ruhu dediğimiz rüzgâr olup, oksijen, hidrojen, azot ve oksijen oranı çoğalıp karbon elementi asitliye çevrilmeden önce mevcut olan, sonrasında az miktarda eklenip stabilitesi sağlanan karbondur.

Bu şekilde, Hz. Âdem’in yaratılışında, kan dolaşımı ve hıltların birbirine nasıl bağlı olduğunu ölçebilmekteyiz. İçgüdüsel algı ruhu için gerekli olan etin yapısı için gerekli olan proteinler de, ileriki süreçte bu şekilde oluşur. Proteinlerin çeşitlerini ihtiva eden ve cenin gelişimi aşamasında ortaya çıkan homeobox genleri, bu safhada önemli rol oynar.