.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Ali Rıza Akbulut

İnsanın ve önceki canlı hayatın ortak yaratılış aşamaları

Canlılık hayatının ön gereksinimleri:


1-Yaşam gücü ve motivasyonları (bunun için gerekli ön koşul ve azıklar)
2-Yeryüzündeki besin maddelerinin dönüşümü ve niteliklerinin gelişip büyümesi. 
3-Çevrenin çekimleri, çekici gücü ve yönlendirmesi
4-Çevreyle uzlaşma
5-Atmosfer değişiklikleri
6-irsî özellik ve kalıtım
7-Hayatta kalma çabası ve tehlikelere bilinçaltı hazırlık
8-Doğal seçilim veya maslahat olanı seçilim - bazı türlerin yok olmasına neden olan "mühletin dolması" veya devam edebilecek "uzmanlaşma"ya ulaşılması ve bunun sonucunda bazı türler için yaşam alanının daha uygun hale gelmesi.
9-organik gelişim sürecinde ototrof beslenme
10-enerjinin maddeye dönmesini sağlayan bakteriyel, bitkisel ve içgüdüsel ruhun yüzeyindeki ışık çarpışmaları (saf ışık olan nur, kalıcı olarak maddeye dönebilir, kaynaklarımızın bütün yaratılışın önce nurdan, sonra renkli gölge bedenlerinden, ardından ruhtan, sonra akıldan başlayarak ilerleyen bir süreçten geçtiği hakkında vurgusu bu sebepledir.
11-kimyasal gelişimin her bir aşamasında, gerekli kuruluk, ıslaklık, sıcaklık ve soğukluğu sağlayan rüzgârların basıncı
12-iç duyarlılıklar sebebiyle uzuvların gelişimi (güneş ışığı sebebiyle göz ve beyin, magma sebebiyle metabolizma ve sindirim)
13-bir yaşam standardından ötekine organik olarak ve kimyasal değişimle geçiş (bilinç aşamasında yeni yetenekler kazandıran ani mutasyon)
14-ırsî özellikteki gizli güçlerin ortam değiştikçe görünür olması

-Zaman geçtikçe "dönüşüm ağacının" bazı dallarının vücut kısımları daha ince ve duyarlı hale geldi. Hayat ortamının değişimi canlılarda dayanıklılığı azaltmış, bazı çeşitlerin soyunun tükenmesini sağlamış, buna karşın başka ve yeni türlerin ortaya çıkışı ve gelişimini kolaylaştırmıştı. Gelişmelerde iç duyarlılıklar önemli rol oynadı.

Bu konuda tüm rolü sadece çevreyle uzlaşma, hayatta kalma mücadelesi gibi dış etkenlere verenler dikkatsizdir. Elbette bu konudaki dış etkiler de birer yan etkidir. Her ne kadar soyu tükenmiş ve aynı sınıftan olmayan canlıların doğrudan soyu evrim geçirip başka türlere geçmemişse de, soyu tükenen varlığın parçacıklarından, onun dirilmesine olanak sağlayan özü dışındaki diğer parçaların maddeleri, sonraki türlerin hücre ve genlerinin oluşumunda önemli rol oynar. Bu Allah-u Teâlâ'nın yaratılışı başlattıktan sonra onları toprağa iade etmesi ve sonraki yaratılışın yine devam etmesini, kıyamette de ilk yaratılış gibi onları tekrar yaratmasını açıklar. Varlıkların birbirlerinin artığıyla beslenmesi, hem bitkiler, hem hayvanlar hakkında karşılıklı bir şekilde doğrudur. Bu karşılıklı alış-veriş, canlı hayatın ileriki gelişimi için zorunlu bir meseledir ve bu gelişimi hızlandırıp faaliyete geçirir. Zira biliyoruz ki, ölen ve hatta soyu tükenen varlıkların oluştukları temel yapıtaşı olan maddeler ortadan kaybolmamaktadır. Sonraki süreçte canlıların oluşması için ise yukarıda belirttiğimiz hususlara ek olarak, imal edicilik, yani temel canlı bakterilerin kendi gıdalarını enerji ve kimyasal etkileşimlerden üretmeleri ve onunla beslenip gelişmeleri ve yoğun enerji basıncı uygulayıp, enerjinin maddeye dönüşmesine olanak veren kuvvetli rüzgârlara, ışık çarpışmalarına ihtiyaç vardır. Bu yolla kimyasal maddeler, kök element ve hücrelerin oluşup bir araya toplanmasıyla meydana gelirler. Bu Ehlibeyt'in (a.s) hadislerine göre kıyamette, diriliş yağmuru, topraktaki öz ve mahlûkatın suretlerinin temelini sahip olduğu deliklerin içinde kendisinde barındırıp söz konusu basıncı uygulayacak olan sura üflenmesiyle gerçekleşecektir. Böylece uhrevi kalıcı cismânî-ruhânî hayata uyumlu, fakat dünyevi bedene benzeyen, ama herhangi bir sağlıksızlık içermeyen bedenlerle diriltilme olacaktır. Yine belirtmek gerekir ki bu konuda çevre ile canlı organizma arasında düzenli, güçlü ve oldukça harekete geçirici bir etkileşim söz konusudur. İnsan en kâmil varlık olduğu için, diğer varlıkların tamamından müstakil gelişse de, maddi gelişimle çeşitli canlılık safhalarından da geçtiği için, diğer varlıklardaki ortak özelliklerin gelişim şeması kendi ilk prototiplerini edininceye kadar o canlılarda da aynıdır. İnsandan önceki türlerden insansılar, erkeklik ve dişilik yönleri daha belirgin, onlardan önceki maymunsular vahşî, cinlerin ilk prototipleri kanatlı, sonrakileri kanatsız olup, hareket etme özellikleri o müddette daha da hızlanmıştı. Hayvanlar ve bitkiler ile sonraki tüm türlerin ilk zerre yaratılışında insana yakın birer zer âleminden geçip, faydalı ve zararlı, şifalı ve zehirli, kirli ve temiz, helâl ve haram özelliklerinin insanın ve onlarla birlikte yaşayacak hayvanlara nispetle o zamandan beri oluştuğunu kaynaklarımızdaki hadislerden biliyoruz. Bu hem maddi, hem manevi olarak ünsiyet, sempati, antipati vb. Konuları kapsar. Örneğin omurgalılar da hame’in mesnûn aşamasından geçmişlerdir. Organik dönüşüm süreci içerisinde, üremek konusu aslında üretmektir. Bu polen (levâkıh) görevi gören enerji rüzgârlarıyla gerçekleşir. Ruhun saf ışıktan oluşan alanı foton çarpışmalarıyla maddeye döner, diğer türden olan enerjiler ise, kuantum fiziğinde bir atom çekirdeğinde oluşan boşluğu tamamlar. Debûr diye de adlanan batı rüzgârının bal arısı topluluğu için kullanılan Debur kelimesiyle ifade edilmesinden de bu anlaşılabilmektedir. Batı rüzgârı dediğimiz Debur, yıl boyu eser ve yağmursuz özelliği vardır. Sıcak ve soğuk havalarda esebildiğinden, imamlarımız mirre veya mürre (ekşi veya acı) tabiriyle bunu özetlemiştir. Kuzeybatı rüzgârı, tropik soğuk rüzgâr, Güneybatı rüzgârı yağmurlu dönemden sonra esen 2-3 günlük nem yüklenen soğuk rüzgârdır. İlki Safra, ikincisi sevda mizacını taşır. Bu yüzden kuzeybatı rüzgârına karayel denmektedir. Batı rüzgârı tropikadan estiği için kuru ve sıcaktır, fakat kutup rüzgârı etkisiyle, cephe yağışlarına sebep olurlar. Burada arının polen taşıma ve tozlama işleminin doğanın sürekliliği için olan önemi de gün yüzüne çıkmaktadır. Onların vesilesiyle meyve ağaçları ve bitkiler meyve verdiği gibi, insanlığın gıdasının en az üçte biri bu vesileyle sadece tozlama işlemiyle bile sağlanır. Eğer arıların poleni olmazsa, otçulların nesli ot bulamadıklarından tükenip, etçillerin de nesli beslenecekleri eti bulamamaktan tükenir. Hıltlara mizaç denme sebebi, birbirleriyle orantılı esen rüzgârların birbiriyle orantılı olarak esip taşıdıkları özelliklerin birbiriyle mezcedilip bedende kalmasıdır.

Dolayısıyla Debur rüzgârının gelişi, en son ve kâmil varlığın ön sureti olan Hz. Âdem’in tıynetine varıncaya dek, bal arısı sürülerinin polen ve tozlama işlemini de başlatmış, otçul ve etçil hayvanlar bu arada tamamıyla oluşmuşlardı. Bu rüzgâr Âd kavmine gelen rüzgâr gibi soğuk ve az veya çok şiddetliydi. Bilinen ilk arı fosili, 100 milyon yıl öncesine dayanmaktadır. Bu aşamadan sonra arılar, bitkilerin polenini sağlamayı üstlenmişlerdi. Bu vesileyle, sonraki süreç içerisinde otçul ve etçil hayvanların ortaya çıkış sürecinde, onlar o türlerin organik gelişiminde en büyük görevi üstlenmiştirler. Bu şekilde, metabolizma ve çoğalmada rol oynayan safra ve sevda olan ekşi tabiat, bütün canlılarda olduğu gibi Hz. Âdem’de de bal arısının polenlemesinin ve tozlama işleminin yardımıyla ortaya çıkan yeni yaşam standardı meydana gelmeden önce, toprağın yüzeyinin ısısının rüzgârın etkisiyle düşmesiyle oluşan hava kirliliği oluşmaya başlayıp, yaşamın etçil ve otçul hayvanların organik evrim süreci son haddine erişinceye dek oluşmuştur. 


100 milyon yıldan daha önceki süreçteki canlılar daha evvelki polen türleriyle oluşan ortama uyum sağlayabildikleri için o dönemde ortaya çıkabilmiştir. Yani burada önceki canlılardan rastgele mutasyonlarla türemek değil, yaşatılması beklenen ortama uyum sağlayabilmek için, yukarda andığımız yollarla ilk başta organik bir gelişim, sonrasında birbirinden türeyebilen varlıkların herhangi bir ensest olmadan, ikişer çift yoluyla çoğalması söz konusudur. Nitekim bu tür alt sınıflar ilk ortaya çıktıkları andan itibaren, çok kısa bir süre içinde çoğalıp alt sınıflara ayrılmaktadır. Bu, müstakil nefes almaya başlamadan önceki oluşumun, sonraki süreçte hayata adım atınca onlarla çoğalabileceği türlerle birlikteliğine kadarki sürecin organik ve bilinçaltı his ve algı oluşumu temeline dayalı bir evrim sürecinden geçtiğini iletir. Canlı bir organizmada baştan beri mevcut olan özellik, genotip, içinde bulunan potansiyelin muhit farkıyla dışa yansıyıp ortaya çıkması, fenotip olarak adlandırılır. Genlerin kendi oluşumuyla ilgili andığımız ve ele alacağımız hususlar birinci sınıftan, yeni koşullara uyum sağlamak için bilinçaltı canlılık aşamalarından sonra kısmen, müstakil nefes alabilmekten sonra ise ekseren gerçekleşen değişiklikler, fenotip olarak görülmelidir. Farklı bölgelerde farklı özellikler gösteren, fakat temelde aynı gen yapısına sahip canlılar, yüksek fenotip esnekliği sahibidirler. Buna karşın, büyük ölçüde genlerin zahirde sağladığı ortama bağlı kalıp ek bir gelişmesi pek gözlemlenmeyenler, fazla esneklik sahibi olmayan fenotiplere sahiptir. Bu canlılık safhasının bütün aşamaları için doğrudur.
 

* * *

Hz. Âdem'in (a.s) yaratılışındaki aşamalar


Ehlibeyt'in hadislerine ve ilgili ayetlere getirdikleri tefsirlere binaen sırasıyla şöyledir:
Meleklere bildirilen halifelik ilanı ile başlayan yaratılış (ki "hâlıkun beşeran) o anda zâten başlanan bir beşerin yaratılışını sonraki süreçte sürdürmeyi bildirir), ki imam Ali, Bakır ve Sadık'ın hadislerine göre, hame-in mesnuna kadar bu aşamalar sürmüştür.
1-turâb: toprak
2-tîn: toprağın su ile ıslatılması yoluyla balçığa dönmesi, burada iki okyanus suyu etkindir: 
Furkan 53, Fatır 12
Mâ'ul-Azbul-Furât: tatlı ve latif su okyanusu, kuzey kutbundaki yarı buzlu okyanus, bu su, azb yani “susuzluğun çokluğundan yemeyi terketme” özelliğini belirten kelimeyle ifade edildiğinden, tıynetle karıştırılmadan evvel, toprak kuru ve verimsiz olmalıydı ki, sonrasında fürât yani tatlı suyla verimli olabilsin. Tatlı sudaki çözülmüş elementler, kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum, silisyum, azot, fosfor, demir ve sülfürdür. Bedenimizde bunların hepsi bulunur. Bu aşamadaki elementler, sembolü su olan balgamî mizaç ve nemli ve sıcak olan demevi mizacın karşılığı için ve bedendeki itidali ve bağlantıyı sağlayan yel hıltında rol alacaktır. Mâu’l azbu’l-furât, kelime elinde tutulan toprağın üzerine döküldükten sonra, kırk sabah bırakılmıştı. Burada, Rabbani sabah ve gün kastedilmiş olabilir. Bir sabahtan sonraki sabaha kadarki 40 bin yıldır bu.


Mâ'ul-Milhul-Ucâc: tuzlu ve acı su okyanusu (doğu, batı ve güney tarafında)
Bunlar iki ayrı avuç dolusu toprakla karıştırılmış, bundan dolayı biyedeyye (iki elimle) buyrulmuştur. (Sâd 75) "Yed", yani elin bir manası da vasıtadır. Kuvvet ve nimet eli ise, enerjinin maddeye dönüşü ve ototrof beslenmeyle toprağın gelişmesi ile ilintilidir. İmam Sadık (a.s) bir hadiste bu iki toprağın Allah'ın kelimesi tarafından onun emretmesiyle kelimesinin elinde tutulduğunu iletir. Burada el kavramının Allah’ın buyruğuyla bir kelimeolduğu bilgisini ediliyoruz.  Allah-u Teala hakkında iki el tabiri, Kur'an-ı Kerim'de örfte sembolü el olan iki fiille ilintilidir. "Yumdidkum Rabbukum" ayetindeki temdid (çekip uzatmak, devam ettirmek) ve "eyyedtuke birûhil-Kudüs" ayetindeki teyid (doğrulamak, sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek, desteklemek). Bu iki vasıtanın ilki, organik maddelerin, yani ali elementlerini, alkali metallerin ve tuzlarının onda bulunduğu anorganik kısmı taşır. Bunların ayrı ayrı gelişip sonradan bir araya gelişi, toprağın yararına olacağı için, sonsuz hikmet sahibi Rab, bu ikisini ilk safhada birbirinden ayırmıştır. Burada insan bedeninde için önemli olan kısımlar, potasyum ve sodyumdur. Sonraki süreçte bataklık çamurunda yoğrulan ve nem yoluyla yapışkana dönen topraktan insanın bedeninde yer almaması gereken alkali metalleri tasfiye edilmeye başlayacaktır, fakat ilk aşamada, alkali metalleri elektrik ve sıcaklığı taşırlar ki, salsâlin kel-fahhâr aşamasında bu iş sonuna erecektir. Tuzlu sudaki elementler bolluk oranı sırasıyla klor, sodyum, magnezyum, kükürt, kalsiyum, potasyum, brom ve karbondur. Bu kısımdan olan elementler, safra ve sevda mizaçlarının kimyasal özelliğinden olan hususları oluşturmaya kodlanmıştır. Safrada önem taşıyan salgı bezlerinin hücreleri, sevdadakiler ise kas ve bağ dokularının hücreleridir. Ayrıca, diğer hayvanlarınaksine, insan ve insansıların vücudunda yosun kalıntıları bulunması bu suyun toprağa karışması sebebiyledir. Zira örneğin deniz balıklarının bile ilk yaşamı deniz kenarındaki tatlı su taşıyan çamurlu çukurlarda başlamış, oradan nehir, deniz ve okyanusa geçmişlerdir. O tür çukurların en fazla derinliği yüz santim olabilir ki, o eski hava şartlarında canlılık gelişebilsin. İnsandaki toprağın elementlerinin bazısının bedeninin atıklarında görülmesi de bununla bir nevi bağlantılıdır. Ma'ul-Milhu’l-Ücâc, suyun üzerine döküldükten sonra 40 sabah bırakılmıştır. Bu da Rabbani sabah ve gün ile bir sabahtan öteki sabaha 40 bin yıl kabul edilebilir. Bunun ardından, Hz. Âdem’in toprağı balçık hâline gelip, bataklık hâleti edininceye kadar bir veya iki vasıtayla 40 Rabbani sabah boyunca yoğrulur.

* * *

Elementer zürriyet ve halkalar=sarmal, kimyasal tepkime ve irsî kök aşaması

Roger Garaudy ve Siyasi Siyonizm Roger Garaudy ve Siyasi Siyonizm


Zerr (Arâf 172): hareketli zerreler ve ilk uzuvlarla göz ve beyinin üzerlerine vuran ışığa duyarlılık vesilesiyle gelişmesiyle başlayan bir çeşit elementer çoğalma ve sürüngenlik: İlk kısım, habb, yani verimli ve muhabbet aşılanan tohum yoluyla, müminlerin tıynetini oluşturacak olup, bitkisel beslenmenin ön aşaması için gerekli olan ototrof mikropların faaliyetini başlatır. Nevâ, yani çekirdek, molekül ve nüve ise, verimlilik özelliğinden "uzaklaşacak" olan kâfirlerin ve zalimlerin tıynetini oluşturup, tuzlu ve acı suyun tıynete karışmasıyla meydana gelir. İki denizin birbirine karışmasının önünde bir geçit ve ondan ötesi aşılmaz bir engel vardır. Muhtemelen burada Allah kendi Rabbliği ile ilgili bu genlerden ahit alırken, ateş ile olan imtihan yoluyla tıynete volkanik magma ve eriyik de karışır ve tıynet iyice sertleşip üzerine vurulduğunda ses çıkaracak bir aşamaya gelir. Geçit manasındaki "berzah" burada sonraki süreçte Hz. Âdem'in (a.s) yeryüzü üzerindeki berzahî özellikler taşıyan cennetine (orman veya ağaçları sık olan bağ) işaret eder ki, kıtalar birbirinden ayrılıp oluştuktan çok sonra hâlâ mevcuttu. Hadislere göre, Hz. Âdem’in yerleştiği cennet, dört nehrin onunla aynı bölgeden aktığı bir yerdeydi: Nil, Fırat, Seyhan ve Ceyhan. Bu dağların oluşmuş olmasını, onların volkanik hâletten bu müddet içerisinde çıkıp, kıtalar birbirinden ayrıldıktan sonra nehirlerin meydana gelmesinde rol oynayabilmelerini gerektirir. Ağaçların konumu, bir canlı türünün yaratıldığı ilk devreden beri, o canlının yaratıldığı bölgede ona ihtiyaç duyduğu gıda, bitki veya ağaçların mevcudiyetini gösterir. Ağacın yaratılışında o canlının veya canlı sınıfına rolü de buradan belli olmaktadır. Dahvül-Arz hakkındaki Şii hadislerine binaen, ilk oluşan yükseklik ve dağ, onun etrafından ortak kıtanın yayıldığı Mekke etrafındaki yükseklik olmuştur. Ondan evvel kurumuş olan toprak, ateş cinsi taşıyor, cinler burada kuşlardan evvel var edilmiştir. Bunun ardından yağmurlar ve buz onların üstünü kaplayıp eriyerek, kara parçaları yüzeye yükselmiştir. Dahvül-Arz tabiri buna işaret eder. Önceki volkanik ve katı duruma değil. Bilim adamları bu yağmurun 40 bin yıl süreklilik gösterdiğini söylerler. Bu, toprağın yoğrulmasının müddetine benzerlik taşıyabilir. Hz. Âdem ilk yaratılınca meyve ağaçları da mevcuttu. Hayat suyu, hayatın ilk olarak oradan başlayıp okyanus, deniz ve nehirlere yöneldiği su olarak tanıtılmıştır ki, zahiren Azerbaycan kıyısındaki Hazar nehri civarlarında idi. Şifa olarak imam Hüseyn’in (a.s) türbeti dışında caiz bilinen tek kilin, Ermeni kili oluşunun belirtildiği sahih hadislerde, bu kilin Zülkarneyn’in kabrinin toprağı olduğunun belirtilmesi, Hz. Hızır’ın Azerbaycan'ın kıyı taraflarındaki yarımadada oluşunu gösteren imam Sadık (a.s), Mücahid ibn-i Cebr (r.a) ve ibn-i Abbas’ın (r.a.) nakilleri ve imam Rıza’nın güvenilir hadiste Hızır’ın hayat suyundan içtiğini belirtmesi ile beraber, Hazar denizinin önceden defalarca suyunun azalıp çoğalmasıyla Abşeron’dan Türkmenistan’a kuru yol hattının mevcut oluşu bunu gösterir ki, bu hususa ayrı bir makalemizde değinmiştik. İmam Kazım’ın (a.s) bir nakli, Zülkarneyn seddinin Dağıstan’da olduğunu gösterir. Hz. Âdem'in (a.s) yanı sıra o bahçede kendi tıynetinin artakalanından oluşan hurma, üzüm, nar ve zeytin ağaçları, meyve vermeyen ağaçlar ve ilerde onlardan dünyada istifade edeceği dört ayaklı hayvanlar mevcut idi ve onun için sonradan inmişlerdi. Yine kendi yanında 120 meyve tohumu içeren bir çuval götürmüştür. 40 meyve içi yeyilip dışı atılan, 40 meyve içi yenip dışı atılan, geriye kalan 40 tanesi hepsi yenilenlerdi. Günümüz meyveleri o meyvelerden gelmektedir.


Yine aşılama yoluyla birbirine bağlı olup tek ağaçta çok meyve veren bir ağaç da mevcut idi. Aynı şekilde o bahçede gece ve gündüzün mevcudiyetine rağmen güneş ışığı içeriye vurmuyordu ve yenilip içilen şeyleri bedenden dışarı bırakmıyorlardı. Yasaklanan aşılı ağacın meyvesi yendikten sonra ise bu tür fonksiyonları ilk kez görülür oldukları için o muhitten çıkmakla emredilmişlerdir. Hz. Âdem'in sakalı ilk kez yere indikten sonra çıkmış, ayakyolu ihtiyacını ilk kez o zaman tahıl yiyince hissettiği karın ağrısıyla hissetmiştir. İmam Sadık’ın (a.s) çok sayılı hadislerinde geçen bu bilgi, Müslümanların kafasını karıştırmak için „Hz. Âdem’in ilk yaratıldığında göbek bağı var mıydı?“ Sorusunu cevaplamaya tek başına yeterlidir. Kur’an’ın beyanına göre „yeryüzünde debelenen her canlı ve iki kanadıyla uçan her kuş, bizim benzerlerimiz olan farklı ümmetler, yani topluluklardır. Bu onlarla temel maddelerden olsak da, ana maddelerden sonra aramızda birbirinden ayrışan topluluklar bulunduğunu, benzer topluluk olup aynı erkek ve dişi atalardan olmadığımızı iletir. Hz. Âdem yeryüzüne inip sakalı bitmeden öncesinde beşer idi (ki beşerin sözlük manası yüzün kılsız derisine işaret ettiği için burada sakalsız insana denir), sonrasında, ağaçla ilgili ahitleşilen konuyu riayet etmeyip terk ettiği için (nisyânın ikinci sözlük manası “terk” olduğu için) insan olmuştur. Tıynete karışan ilk kısım olan iyilerin tıyneti olmuş tohumda değişiklik şartı konmaz, çekirdek olan kötülerinkinde, yani ikincisinde konur. Bu şekilde yaşayan hücrelerin çoğalması engellenmez. Ölü hücreden yaşam, yaşayan hücreden ölüm çıkıp türer ve ebedi dönüş yeri Allah'ın huzuru olarak takdir edilir. İlk kısım olan pozitiv özellik yüklü genler, verimli ortamda gelişip yayılır. Bu aşamayı imam Muhammed Bâkır’ın (a.s): kezzer-i yedubbûn, yani „zerreler gibi debelenip yürüyorlardı“ buyruğunda gözlemleyebiliriz.  Bu, Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle tatlı ve şirin su olan okyanusun suyunun kumsal ile dağ kenarındaki bataklıkla buluştuğu andır. Şimal rüzgârı ilk aşamada burada devreye girer. Bu rüzgâr, Allah-u Teala’nın ilim ve kudretini simgeleyen arşın kuzeyinden esen rüzgârdır, zira arşın altındaki ilk sıvıyı da bu rüzgarın ilk formu taşımıştır. Buradaki yürüme, karıncanın yumurtasından ilk ilerleyişi gibidir. Allah-u Teâlâ her iki türden zerrelere “kûnû halkan” yani “yaratılmışlar olun” diye buyurur. Bunlar, genetiğin ve irsî özelliklerin temel yapıtaşlarıdır. Halk, eğer hırıltılı h ile olursa, yaratılmak, örneği ve benzeri olmayan şeyi yaratmaya koyulmak yahut yumuşatıp düzleştirmektir. Halak şeklinde hâ harfiyle olursa, halkalar demek olur. Bu parçacıkların ırsî özellikleri taşıyan genler olduklarını bildiğimizden, halkasal genetiğin ilk oluşmaya başlamasının buradan olduğunu, Allah-u Teâlâ’nın buyurduğu bu kelimelerle bunun kodlandığını söyleyebiliriz. Nitekim mitokondri olan halka şeklindeki DNA’yı içine alan yapı, dişilik kromozom olan X kromozoma aittir. DNA’dakika halkasal yapıda örneği görülebilir. Bu kısım, canlı bileşiklerden olan organik kimyadandır. Bu aşamada, genetik yapının sarmal özelliğinin de meydana geldiği söylenebilir. İslâmî nakillerde gen için kök ve esas anlamındaki ırk kullanılır. Genetikte gizli olup ani veya yavaş şekilde ortaya çıkan ve dışa vuran potansiyele, nebevî hadislerimiz “ırk-ı dessâs”, “yani gizli olup beliren kök” adını verir. Görüldüğü kadarıyla, anne ve baba yoluyla geçecek genlerin kökü, nemden çıkıp toprağa nüfuz eden, geri kalanı toprağın kökünden karşılanan kısımdan gelir. Buna, nebtu’l-mâ’i vet-tîn” suyun ve balçığın yerden çıkıp akışıp kaynaşması denir. Bu sebeple Hz. İbrahim’e de “a’râku’s-serâ” yani yerin kökü ve rutubeti denmektedir. Bu, ateşe gönüllü giren ashâb-ı yeminin zerrelerinde de baş veren “berden ve selâmen” özelliğidir. Bu sebeple, 14 masuma adaveti olmayan ve muvahhit olarak ölenler ateşte ebedi kalmaz. Sonraki aşamada güney okyanusu ve bu vesileyle doğu ve batıya da yayılan tuzlu ve acı su okyanusunun toprağa nüfuzuyla ani bir sıçrayış gözlemlenir. Bu ateşin göğe yükselip onların üzerine düşen bir ateş olduğunu, imam Sadık (a.s) aynı hadiste “rafea lehum nâran” onlar için bir ateş yükseltti diye ifade eder. İmam Sadık’ın (a.s) buyruğundaki „bimenziletiz’zerr-i yes’â“ yani „zerreler gibi koşuşur biçimde“ ve “bimenzileti’z-zerri yedrecu”, yani “kendi yollarını tutup giden yahut içine girercesine,” ifadesinde bunu görüyoruz. Burada “koşuşmanın” sebebi, tatlı ve latif sudan gelmiş, suda az çözünen, fakat erime kabiliyeti az olup çabuk yanan organik maddelerin özelliğidir. Kendi yolunu tutup gitmenin ise sebebi, tuzlu ve acı suyla toprağa karışan ve çoğu iyon içerikli olan alkali metallerinin, sıcaklığı ve elektriği çok iyi taşıdıkları gibi, su ile çok hızlı reaksiyona girip, hidrojen üretmeleri, fakat ateşle reaksiyona girince fazlasıyla eriyip dökülme ile ortadan kaybolma hassasiyetleridir. Bu ateşin kaldırılması sonrası ateşe girmek imam Sadık’ın (a.s) açık buyruğu üzere üç sefer tekrarlanmış, ashâb-ı yeminin temelini oluşturan verimli zerreler, üç kez ateşe girdiği hâlde, ashâb-ı şimalin verim vermeyen zerreleri, ilk emredilince girmemiş, ashâb-ı yemini görünce bir kez ateşe dokunmuş, üç kez emredilince ateşe girmemiştir. Bu aşamada, ölü topraktan başlayıp belli bir bilinç ve bakteriyel yaşam elde etmiş zerrelerin çözünebilir, erime, yanma vb. Hususlardaki hassasiyetleri şekillenmiştir. Bu sebeple idrâc kelimesi geride kalmayıp tükenmek için de kullanılır. Bilimsel bir deyimle bu aşamalara „elementer tepkime potansiyeli” diyebiliriz. Bu bir nevi sıçramacılık ki bu aşamada tuz ile olur. Bu aşama hadislerimize binaen ilk elementer aşamada gerçekleşmiştir. Bu karıncanın yumurtadan çıkışı, hızlı yürüyüşü ve bakterilerin hareketiyledir. Fakat burada maddesel çoğalmanın yaşandığı verimli toprak ile sıçrama ve hızlı hareket yaşanan toprak imam Ali’nin açık buyruğunda iki ayrı toprak parçasıdır.

Her iki avuç dolusu toprak sonrasında ilk başta birbirinden bağımsız olarak bu süreçlerden geçer:

* * *

Zararlı gazların tasfiyesinden kalıba döküm ve kokuşmaya kadar


1-tînin lazib: yapışkan ve cıvık, birbirine bağlı ve başka parçalara bitişik kil (Taha 11)
 

Bu, sabah vakitlerinde oluşan rutubetle ki Saba rüzgârı ve balgamın özelliğidir, toprağın arındırılıncaya kadar karıştırılmasıdır. Burada, insanın vücudunda yeri olmayan alkali metalleri ve ona zararlı olacak maddeler tasfiye edilir. Tînin lâzib aşaması, zararlı alkali metalleri ayıklamak için zorunludur. İmam Sadık (a.s) babasından naklen, bu aşamayı, avuçta sıkıp, meyveden sıvıyı çıkarmak gibi, büyük bir baskı uygulayarak, genetiğin zerrelerini onun içerisinden çıkarmaya benzettiğini biliyoruz. Balgamın onda mühim rolü olduğunu bildiğimiz beynin ön formu, bu zaman sürecinde oluşur.
Yosunların yüzeye vurmasıyla ıslaklıktan sonra rutubet ve nem tekrar buna ilave olunmaktadır. Daha evvel yağmur suyunun havaya kalkan tozun eseriyle oluşan çamurlu çukurda dönüşümlü olarak ilk genleri oluşturması aşamasından geçilmişti. Burada melekler genotipteki özelliklerin fenotipte belirginleşeceği ilerdeki hayatın temel yapıtaşlarının oluşumunda katkı sağlar, her iki toprakta ters etki yaratabilecek yapıtaşları dışarıya atılıp, sadece gelişime faydalı olanlar Hz. Âdem’in (a.s) toprağında kullanılır. Henüz aktif hâle gelmeyen özelliklerdeki fenotipi taşıyanlar ise, diğer unsurlarla bir arada tutulur. Bu aşamada toprağın kalıbı, üzerine el değdiği takdirde ele yapışıp kalacak düzeyde yapışkan ve birbirine bağlı bir yapıdadır. Saffât 11 ayeti gereği, zâhiren cinler dışındaki bütün yeryüzü varlıklarında cıvık ve yapışkan olan bu çamurun önemli bir yeri vardır. Cinlerin ise oluşumu, Kur’ân-ı Kerim’e göre demire hassasiyetleri olduğundan, ilk meteorların düşmesiyle olabilir. Hz. Âdem neslinde mesh olunan kimseler üç gün sonrasında toprağa karışıp ölürler. Çünkü daha önce aynı muhitte gelişen canlılardan bile varyasyon bakımından o ölçüde uzaklaşmışlardır. Önceki insanların kâfir olanları mesh olduklarında, daha uzun hayatta kalır, toprağa döndükten sonra, geriye kalan maddeleri, ortamın gelişiminde daha etkili olurdu. O sebeple o dönemdeki şartlarda, o kapasiteye sahip canlılar ortaya çıkmış, onlara benzer şuurları olmuş, bunların en kâmili insansı dediğimiz önceki yedi tür olmuştur. Ondan evvelki hâletteki Nesnâs, bir nevi maymunların ön biçimiyle klonlanmış, vahşi hayvanların bazı özelliklerini almış, kendi muhitlerinde onlardan etkilenmiş, onların özellikleri de farklı olmuştur. Daha önceki kanatsız cinler, kendi muhitlerinde kendilerine benzer varlıklar ile aynı ortamda yaşamış, ondan daha evvelki kanatlı cinler de hakeza kendi ortamlarına sahiptiler ve kanatlı cinlerle kanatlarını kaybeden cinler aşamasının başından sonuna kadar, o arada kuşlar da oluşmuştur. Bu yüzden örneğin peygamber efendimiz cinlerin farklı farklı sınıflar, (yılan, akrep, ) vb. Olduğunu, bunlardan sadece birinin akıl sahibi, mükellef ve hesap kitap görecek kimselerden olduğubu buyurur. Demek ki, klonlamanın ve arta kalan maddelerden yaratılmanın, o türün bilinç seviyesinde, etkisi olmuştur. Zira bütün ruhlar göğün en yüksek yerinin ötesindeki ortak bir kaynaktan beslenir, fakat birbirinin aynısı değillerdir. Bunu, parmak izi değişikliği ne sebep olan ve bütün insanları birbirinden farklı kılan parmak izinin kimyasal terkibine benzetebiliriz. Allah-u Teâlâ, değişmeyen, eksiklik, kayıt ve şart kabul etmeyen ilmin sahibi ve kendisi, ezelî hayat ve kudret vasfının işaret ettiği mananın hakiki karşılığıdır. “Leyse kemislihî şey” ayetinin dakik tercümesi “değildir gibisinden benzeri onun bir şey” şeklindedir. Zira hiçbir şey Allah’a denk değildir ve bir şeye benzer olan birşey mutlaka herhangi bir yerde başka bir benzere sahiptir. Herşeyin kendisi gibisinden birşey vardır. Allah ise böyle değildir. Zira yarattığı şeyleri mahluk kılan kayıt ve şartların, sınır ve koşulların hiçbiri ve noksan hiçbir sıfat onun kendisinde yoktur. Onun kendine has özellikleri vardır ki kendisi dışındaki her şeyin başlatıcısı odur.


Ahsen ül-Hâlıkîn olan Rabbin sürdürdüğü Hz. Âdem’in yaratılışında Yosun vesilesiyle oluşan rutubetle, bitkisel yaşam ayrı bir safhaya geçip bu sefer gözün ve beynin oluşumu meydana gelir. Bu hava henüz soğumadan önce, güneş ışınına olan iç duyarlılık vesilesiyle meydana gelmektedir. Denizin dibinde olan yosunların, karaya vurup Âdem’in toprağında kalıntılarıyla yerini edinmesiyle de bu hassasiyet arasında bağ vardır ki, yosun daha önce güneş ona vurmadığı için, güneşin hararet ve ışığına karşı duyarlıdır. İnsan bedeninde uzuvlarında bitki yiyen hayvanlarda bulunmayan bitki artıkları ve bitkilere bazı benzerlikler bu aşamada oluşur ve sonraki sülâle aşamasında balçıktan dışarı çıkan akıntılı özde kendini gösterir. Örneğin, iç hassasiyetlerin uyarılması olmadan gözlerin ortaya çıkması asla mümkün değildir. Hassasiyetler, canlı vücudunda bir noktanın hassasiyetin biriktiği bir yer haline gelmesine neden olur ve o noktayı daha hassas hale getirerek inceltip, örneğin ışığın ona çok vurmasıyla giderek göz ve beyin adı verilen hassas bir organ haline gelir. İmam Sadık'ın (a.s) Hz. Âdem'in (a.s) yaratılışında bedene yerleşen ışıkla insanın görmesi, düşünmesi ve anlaması hakkındaki buyruğunun sebebi budur. Buradan da anlıyoruz ki, göz ve beynin yaratılışıyla başlayan süreç, görme, zihin gücü ve algılama kavramını da içermiştir.  Bu sistemin gelişmesi, bitkisel, yani vejetatif hayatın dış ve iç uzuvlardaki başlangıcı olduğundan, ileriki süreçte ilk canlılıkla başlayan ototrof yani imal edici bakterilerin beslenmesini de içermekle beraber, enerji rüzgarlarının basıncı yoluyla enerji eksikliğinin dolması, kuantum fiziğindeki parçacık boşluğunun doldurulması ve bedenin organik gelişimi için gerekli olan maddelere ışık çarpışmalarıyla dönüşümünü de ihtiva etmektedir. Bu bir çeşit elektriğe benzetilebilir. Bilim adamlarından Nillson ve Pelger, gözün ışığa olan hassasiyetle canlılarda ilk meydana gelen organ olduğuna dair bir bilgisayar simülasyonu yayınlamış, bu simülasyon ilk aşamada en basit örneklerden yola çıkarak yapılsa da, çok büyük ilgi görmüştür. Aslında gözün Hz. Âdem’in yaratılışında ve insanın dirilişinde ilk organ oluşu, Şii âlimi Muhammed ibn-i Mesud Ayyaşî Sülemî Semerkandî‘nin Tefsîr-i Ayyâşî kitabında Selmân-ı Farisî’den (r.a), Ali ibn-i İbrahim’in tefsirinde ve Râvendî’nin Kısas ül-Enbiyâ’sında İmam Sadık’tan (a.s) sahih senetle aktarılmış olan bir hakikattir. Bunun ışığın hassasiyetinden kaynaklı olduğu ile ilgili hadis ise, Şeyh Müfid’e nispet verilen, fakat eski Şii âlimlerinin onda çeşitli rivayetleri kendi nakilleriyle cem ettikleri ve Şeyh Müfid’den öncesine dayanan El-İhtisâs kitabında geçer. Allah sizi topraktan bir bitki gibi yarattı. Selman'ın (r.a) bir nakilde dediği gibi: "Allah Âdem’i yarattığında, ondan yarattığı ilk organ onun iki gözüydü, bunun üzerine vücudunun nasıl yaratıldığına bakmaya başladı. Yaratılışı ayaklara varıp bitmeden ayağa kalkmaya çalışıp düşüp kalkamayınca, Allah (c.c) şöyle buyurdu: "İnsan aceleden yaratılmıştır." Yaratılışı sona erince, fazla bir süre geçmemişti ki, bir salkım üzüm alıp yedi." İmam Sadık'tan (a.s) hemen hemen aynı şey Enbiyâ 38 ayetiyle ilgili Hz. Âdem (a.s) ile ilgili aktarılmakta, ancak yaratılışın ilk uzvundan ve yaratılışı bittikten sonrasından bahsedilmez. Bu aktarımlardan birinde "yaratılışı sona ermeden önce" söylenen zamanından önce kalkma girişimine işaret etmektedir.


Diğerinde ise "ruhu kendi vücudunun tamamına ulaşmadan önce."
Buyrulmaktadır. Zâhiren burada nefh, yani ruhu üfleme ifadesi, beden yaratılma safhasındayken, bedenin içine doğru hareket edip yaratılan uzuvlara akıtılmasına tefsir edilmiştir. Bazı ulema hadislere dayanarak, rûh-u min emrir-rabb ifadesinin insan ve hayvandaki ortak ruha, "rûhî" denen ruhun ise akıl ve insanlık ruhu olduğunu söylemiştir. Bu durumda ilk ruh, bedenin içerisinde oluşmuş, ikincisi bedene sonradan girmiştir. Kummî tefsirinde, Allah ruhu onun ayaklarından akıttığında, "dizlerine ulaştığında yükselmek istediği ama yapamadığı" söylenir. Buradan, diğer hadislerle bir arada değerlendirilince bedenin dizin altında yaratıldığı, ayaklarının da tamamlanmaya yakın olduğu fakat hareket edebildiği, ancak ruhun henüz onlara tam olarak ulaşmadığı ortaya çıkmaktadır. Anlatıların özeti, imam Sadık'ın Hz. Üzeyr'in a.s (bazı versiyonlarda Hz. İrmiyâ'nın a.s) dirilişi sırasında hayat bulan ilk uzuv hakkında başka bir hadiste göze atıfta bulunması ve "iki yumurta kabuğu gibiydi." (مثل غرقئ البیض) ifâdesi ile Kummî tefsirinde sahih senetle aktarılan vurgusu akla gelmektedir. İnsanların dirilişi Hz. Âdem'in ilk yaratılışı gibi olacağından, insanda ilk dirilen uzuv da göz olacaktır diyebiliriz. Göz oluşurken sonraki aşamada beyaz olan kafatasının oluşumu da burada başlar. Çünkü gözden sonra ilk dirilen uzuv kemiklerdir. Beyin göze bağlı olup iç tarafta kafatasıyla aynı aşamada oluştu dersek, inbât kelimesine uygundur. İşte bu sebeple, Hz. Âdem (a.s) ilk yaratılınca yere uzatılmış (mulkâ) bir nevi sürüngenlik vasfı taşımış, ayakları yaratılınca ayağa kalkabilmiştir. İmam Sadık’ın Kısasül-Enbiyâ kitabındaki a’lâî derecedeki sahih hadisi, nunşizuhâ, yani “onu yükseltiriz” kıraati ile alakalı diğer nakillerde Hz. Üzeyr’in eşeğinin dirilmesine yorumlanan ifadeyi, “nunşiruhâ” şeklindeki okunuşla tefsir ederek, inşar, yani “diriltmek” tercümesiyle iletip, Hz. Üzeyr veya İrmiya’nın ilk dirilen uzvunun göz olduğunu “unzur” yani “izle” ifadesinden elde etmemize olanak verir. Zira “nunşizuhâ” durumunda, dört ayaklı merkep olan eşeğin kemiklerinin yükseltilmesine, nunşiruhâ durumunda, gözü dirilmiş olan Hz. Uzeyr veya bazı nüshalarda İrmiyâ’nın (ilki en doğrusudur) ilk önce gözünün ve gözüne bağlı olan beyninin dirilmesi, ardından kemiklerinin dirilip, kemik kasının oluşumu yoluyla kas ve etin meydana gelip kemiklerin üzerinde et bitmesine işaretti.

2-hame'in mesnun aşaması: bataklık hâletinden sonra kalıp verilmiş, kokuşmuş ve değişime uğramış çamur ki, bataklığın dışına çıkmış, yere uzatılmış çamur olarak hadislerimizde geçer. Burada volkanik patlama, tıynette kullanılacak kısmın da dışarıya püskürmesiyle eriyik gibi akan toprakla karışır. Magmanın rengi, simsiyaha dönüp etrafa kötü kokunun yayılması, sıcaklık düştükten sonra gözlemlenir. Bu aşamada yumurta kokusu gibi bir koku etrafa yayılmaktadır. Daha tam bir kalıp söz konusu olmasa da, birbirine yapışmış çamurun belli bir bölümünün simsiyah kalıba dökülüp, magmanın kızıllığının durduğu kısmın metabolizmanın yakıcılığını oluşturacak hassasiyette etkin olduğu, hava soğuduktan sonra belirginleşecektir.  Bu aşamada ileriki süreçte mide yanmalarının engellenmesini sağlayan soğukluk ve rutubet, balgam hıltı rüzgârıyla sağlanarak, sabah vakitlerindeki serin esinti, suyun nüfuzunu sağlar, ısıyı yine mutedil kılar. Magmadaki elementlerden insan vücudunda bulunanlar, oksijen, kalsiyum, sodyum ve potasyumdur. İmam Sadık’ın (a.s) hadisine göre insanın metabolizması, ateşle çalışmakta olup, bu maddeye olan hassasiyetin birikmesiyle oluşmuş bir tepkimeden gelir. Sonunda diğer bir manada da mesnun olur, yani üzerinden ömürler geçer, kalıplaşmış bir vaziyet alır. Şimdi bütün gizli ve aşikâr özelliklerini genlerinde ihtiva etmektedir. Dolayısıyla bütün potansiyel değişiklikleri içinde bir kalıp gibi İlk başta sureten mulkâ (yere atılmış biçim veya yüzlü şekil) sonrasında ise "ceseden mulkâ" (yere atılmış cansız beden olmuştur. (Hicr 26, 28, 33 ayetlerinin tefsirinde gelen Ehlibeyt hadislerine bakınız). Hame‘ kelimesi, kokuşmuş ve siyahlaşmış bataklık toprağıdır. Mesnûn kelimesi, akışkan olmaya delâlet eder. Uzun ve soğuk bir çevreye yahut uzun ve çekik burna sahip olanlara da mesnûn denir. Zira mesnûnun bir anlamı, musavver (biçimlendirilmiş) olarak kabul edilir. Burada bir şekillenme vardır. Salsâlin min hame’in mesnûn ifadesi, eğer min hame’in mesnun (kokuşmuş, beklemiş ve kalıplaşmış çamurdan/o cinsten) ifadesi, salsâlin sıfatı olursa, kurumuş çamur o cinstendir ve ondan sonra oluşmuştur. Sıfat yerine bedel olursa, her ikisi ayrı aşamalar olur ve hatta kokuşmuş ve kalıba dökülmüş çamur, kuruyan çamurdan sonra bile olabilir. İşte bu yüzden, konuşan Kur’an olan imam Ali (a.s) bu aşamaların ilkinin iki kez ayrı topraklarda gerçekleşip bunlar kuruduktan sonra birbirlerine vurulup üçüncü kez yeniden oluştuğunu iletmektedir. Bu, mesnûn kelimesinin üzerinden ömürler geçmiş olarak çevrilmesinin de karşılığıdır. Beşer’in ondan halkedilmesi, aradaki fasılalarla, biyokimyasal değişikliği de kapsar.

Volkanın magması çömlek, cam ve seramik benzeri özellikle kurumadan evvel, güneşin vurması sonucu, karaya vurmuş su yosununun ve oluşacak olan uzuvlardan göz ve beynin ışığa duyarlılığı sebebiyle oluşumu gerçekleşir. Bu şekilde „vejetatif durum“ denilen algı süreci başlar. Canlı hücreler için kök hücrelerin başlangıcı, yeryüzü atmosferindeki düşük oksijen ve yüksek toprak ısısı nedeniyle, yeterli kükürt boyutuna bağlı olarak, bütün canlılarda on ilâ yüz santimetre derinliğe sahip çamurlu çukurlarda meydana gelmiş olmalıdır. İnsansıların ve günümüz insanının atasının ondan yaratıldığı Edîm ül-Arz, 20 ilâ 50 santim boyutunda olup, bakteri, mikrop ve virüslerin kendi dâhilinde daha rahat faaliyet göstermesine olanak sağlar. Bu doğrudan ototrof beslenmeye işarettir. Zira Edim ül-Arz, bitkilerin gelişimi için en faydalı derinliktir. Dağ yamaçlarında tozun yükselmesi nedeniyle bu çukurlar oluşmuştur. İçinde su birikmesi ve birkaç kez tekrarlanan kuruma ve ıslanma aşamalarıyla ilk canlı hücreler ve gerekli proteinler ve genler oluşmuştur. Farklı toprak renklerine kök maddeler, mineraller, organik madde ve nem içeriği neden olur. Renk tespitinde en önemli faktör toprak nemidir. Oksit ve yenilenmeye yanıt olarak toprağın rengini kırmızıdan kahverengiye ve sarıdan yeşile ve mavi-griye değişir.


Yani, bu değişim canlı hücrelerin doğumundan sonradır. Toprak renginin koyuluğu, kalıtsal canlı hücrelerin, proteinlerin ve genlerin en önemli faktörü olan karbon bileşikleriyle ilgili organik maddenin bolluğundan kaynaklanmaktadır. Volkanların lavlarının vurulduğunda yankı yapan kum ile karıştırılarak bekleyip kurutulmuş balçığa püskürerek eklenmesine işaret bilirsek, denizin tuzlu suyunun ve kuzey okyanusu ve yakınlardaki muhtemel bir nehrin tatlı suyunun ve balçığı katılaştırmak için gerekli olan kumun yakınlarındaki bir mıntıkaya insan çamur özünün yaratılmasını koyarsak, bu çukurlar dağ yamaçlarının altında açıkladığımız gibi art arda yükselen toz nedeniyle dağın eteğinde oluşan çukurda, yağmurun çukurun içine yağması ve buharlaşması ile canlı hücreler yetişiyordu ve atmosferdeki düşük oksijen hacmi nedeniyle ultraviyole dalgası atmosfere nüfuz edebilerek kimyasal bileşikleri durduracak ve canlı hücrelerin büyümesini önleyecek bir kudrete sahip değildi. Zira birlikte yaşamı geliştirmek için gereken tüm elementler birbiriyle etkileşime girdiğinden, aynı organik kimya bileşikleri tamamen oluşmuştur. Kesin olan şu ki, bu aşamadan önce karbon ve diğer elementlerle olan tüm bileşikleri, bu fazın başlangıcına kadar canlı hücreler ve insan genetiği oluşturmak için kullanılmış ve artık dünya atmosferindeki karbondioksiti arttırılması, karbonun diğer elementlerle kimyasal bileşiklerini yakamamıştır. Yani aslında bu bileşiklerle oluşan genler, hücreler ve proteinler için oluşan tüm karbon bileşiği elementler, Dünya atmosferindeki karbondioksitin aşırı artması ve bu gazla kirlenme evresinden önceydi.

Bu oluşumdaki etkileşimlerde sodyum, potasyum, fosfor, manganez ve çinko gibi başlatıcılar rol oynadı. Solunum veya sözde hayvan yaşamının ortaya çıkması için önemli olan bir sonraki aşamadaki ana organ bileşikleri, en önemlileri hidrojen, oksijen ve azot olan karbon bileşikleriydi. Bunlar, genetik bir kod oluşturmak için gerekli olan amino asitlerin ortaya çıkmasında kilit rol oynamıştır. Diğer organik genlerin maddesi fosfor ve kükürtün oranı, bu aşamada çevreye uyum sağlamak için değişir. Bu aşamadan sonra yerdeki ısı azalmıştır. Zâten bu azalma, insanın vücudunda %99'luk bir oranı bulunan oksijen, hidrojen ve azot ile karbonun toprağa daha fazla nüfuz edebilmesi için gereklidir. Bu aşamada mevcut olan kalıp şeklindeki biçim, göz ve beynin gelişiminin ardından, omuz kemikleri ve belkemiğinin ön formunu meydana getiren potansiyel bunun içinde vardır. Bu aşamada bir nevi kuyruk oluşumu olabilir, fakat bu, dış mahiyetini kaybetmemiş, hâlâ çamurda gerçekleşen bir durumdur.

Bundan öncesinde mukarrep meleklerden toprağı alıp sürükleyenler ve dört rüzgârla görevli olan dört melek gibileri dışında, Rabbanî yıllarla dört bin yıl Beyt ül-Mamur etrafında tavaf edip dönen melaike önce kısmen, geriye kalanlar ise her bin yıllık süreçte birer tavaf yaparak, artık tamamıyla geri dönmüşlerdir. Hame-in mesnun aşamasındaki ilk biçim, İmam Sadık'ın (a.s) hadisine binaen iki omuz kemiğinin (ketfeyn) ve belkemiğinin (sulb) oluşumudur. Bunlara bağlı olan parçalar da üzerlerinde yetişmiştir. Bunun ardından sağ omuzdan iyi özelliktekilerin ve müminler olan ashâbül-yeminin özelliklerini içeren tıyneti bele akıtmış, sol taraftan ise kötülerin ve kâfirlerin özellikleriyle ashâb-ı şimâlin tıynetinin suyunu o Hazretin beline akıtmıştır. Yani bu aşamada Hz. Âdem, omurgalı bir canlı hâline gelmiştir. Hayat gücünün temeli olan Acb üz-Zeneb, Acmüz-Zeneb (kuyruk sokumu, kuyruk sokumunun dibi, burada belkemiğinin sonu olarak soğumanın ilerlediği aşama sürecinde oluşmuştur.