.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Rivayetlere göre gencin, Allah ile yakınlaşıp, ilişki kurmaktan kaçınmadığı gibi buna oldukça meyilli olduğu görülür. Dine yöneliş, gencin mânevî eğilimlerinden birisi olduğu için bu dönemde diğer dönemlere göre, dine daha fazla meyillidirler. Genç, mânevîyat ve kemale ulaşma arayışındadır ve din de bu isteğe en iyi şekilde yanıt verdiğinden, işin özünde genç, dinî ve mânevî konulara ayrı bir sempati beslemektedir. Din, genci gerçek kemal ve güzellikle tanıştırmakta ve onun zarif ve temiz ruhunu, diğer varlıkların da yaratıcısı olan, var olan en mükemmel varlık ile birleştirmektedir. Bu tanışma ve birleşme sayesinde genç, gerçek yer ve makamının farkına varır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim ve rivayetlerde, gençlerin dinî ve mânevî isteklerini “hayır” olarak nitelemiş ve bu hayrın, büyüklerinkinden daha çok olduğundan bahsetmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Musa’nın (a.s.) hikâyesini anlatırken şu noktaya değinmiştir; Musa’nın (a.s.) tayfasında gençler, firavunun güç ve tehditlerinden korksalar da Musa’ya (a.s.) inanıp, onun yoluna gönül verdiler.

“Firavun ve kodamanlarının kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavmi arasından bir gençlik grubu dışında, hiç kimse Musa’ya inanmadı. Çünkü Firavun, o toprakta gerçekten çok üstündü ve gerçekten sınır tanımaz azgınlardan biriydi.”[1]

İmam Cafer-i Sâdık (a.s.) buyurur:

“Gençleri (bul ve) anla, çünkü onlar iyiliklere daha meyillidirler.”[2]

Başka bir rivayette Peygamber (s.a.a.), gençlerle daha fazla ilgilenilmesini tavsiye ediyor; bu tavsiyenin sebebini de onların pak, temiz ve yumuşak kalpli olmalarına bağlıyor. Allah’ın Resulü (s.a.a.) peygamberliğin ilk günlerinden bahsederken, o günlerde ihtiyar ve yaşını almış bireylerin, onun öğretilerine karşı çıktığını, ama gençlerin kendisine biat ettiğini anlatır.[3]

İslâm tarihi incelendiğinde karşımıza Peygamber Efendimiz (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt İmamları’nın en Sâdık, sabırlı ve güçlü yaverlerinin bu gençler olduğunu görmekteyiz. Aşağıda bu konuyla alâkalı bazı örnekler mevcuttur.

Musaib b. Umeyr, Mekke’nin soylu ve zengin gençlerinden biri olduğu gibi, aynı zamanda iyi ve güzel ahlâka sahipti. O, Peygamber’in (s.a.a.) yanına geldi ve orada Allah’ın Resulü’ne iman etti: ama düşmanların eziyetinden dolayı imanını açıklamamayı tercih etti. Bir gün Osman b. Talha onu namaz kılarken gördü, bunun üzerine hemen Musaib’in annesine oğlunun Müslüman olduğunu haber verdi. Annesi ve akrabaları bu duruma çok sinirlendiler ve onu bir odaya hapsettiler. Ama o imanından vazgeçmedi.[4] Bir gün Musaib b. Umeyr üstünde bir koç postu ile Resulullah’ın (s.a.a.) yanına geldi. Peygamber (s.a.a.) ona bakarak şöyle buyurdu;

“Allah’ın nuruyla aydınlanmış şu gence bakın! Ben, onu ilk anne ve babası onu en iyi yiyeceklerle beslerken ve en güzel giyeceklerle giydirirken gördüm, ama Allah ve Peygamberine olan yakınlık ve arkadaşlığı, onu gördüğünüz bu zor hayata mahkûm etti.”[5]

Hz. Ali’den (a.s.) şöyle rivayet edilmiş:

“Biz Peygamberle (s.a.a.) birlikte camide otururken, üzerindeki yün elbisesini hayvan postu ile yamamış bir hâlde Musaib b. Umeyr geldi. Peygamber (s.a.a.) onu böyle görünce ağlamaya başladı ve “bu kişi nasıl olur da bundan önce rahatlık içerisinde yaşarken, şimdi bu kadar fakirleşti” dedi. Musaib b. Umeyr; Mekke’nin en yakışıklı, uzun boylu ve heybetli bir genciydi, ailesi onu çokça severdi. Annesi en güzel ve zarif kıyafetleri ona hazırlardı. O, Mekke’nin en güzel kokan genciydi. Peygamber (s.a.a.) onun durumundan hep söz eder ve şöyle buyururdu: “Mekke’de Musaib b. Umeyr’den daha güzel kokan, daha iyi giyinen ve nimetler içerisinde olan kimseyi görmedim.”[6]

Bu nakledilenlere göre o, tüm bu nimetleri bir kenara bırakıp, Allah’ın Resulü’nün (s.a.a.) en gözde yaverlerinden biri olmayı tercih etti.

İtab b. Useyd, Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethinden sonraki ilk komutanıydı ve bu kutlu göreve “Emir” lakabıyla Peygamber (s.a.a.) tarafından tayin edilmişti. Peygamberimiz (s.a.a.) bu yirmibir yaşındaki gencin hükmünde şöyle yazmıştı:

“Seni hangi göreve getirdiğimi ve hangi kavme hükmedeceğini biliyor musun? Seni Allah’ın haremi ve Mekke’nin hâkim ve emiri seçtim, eğer Müslümanlar içinde senden daha layık birini bilseydim bu görevi ona verirdim”

İtab b. Useyd’in bu göreve atanması, bazı yaşlıların gücenmesine neden oldu. Allah’ın Resulü de bu konudan haberdar olunca, halka hitaben bir mektup yazdı. Bu mektubunda İtab’ın olumlu özellik ve üstünlüklerini kaleme aldı ve halka şu nasihatte bulundu:

“Hiçbiriniz İtab b. Useyd’in genç olmasına itiraz etmeyin; zira, insanda faziletin göstergesi yaşta değil, mânevî fazilet ve mânevî kemaldedir.”[7]

Hazret’in (s.a.a.) bu cümlesi, gençlerin de mânevî kemale sahip olabileceklerinin bir göstergesidir.

Usame b. Zeyd, Peygamber Efendimiz (s.a.a.) tarafından seçilen son komutandır. Allah’ın Resulü (s.a.a.) onun emirlerine uyma konusuna birçok kez vurgu yapmış ve ona karşı gelenleri lânetlemiştir.[8]

Dinî eğilim, gençlerde öylesine güçlüdür ki bazen çok aşırıya kaçabilirler. Elbette bu durumdan hiç de hoşnut olmamak gerekir. Bilakis onun aşırıya kaçmasından alıkonulması icap eder; zira, aşırıya kaçmak şüphesiz insanoğlu için zarardan başka bir şey değildir. Özellikle, bu dönemde bu daha da tehlikeli bir hâl alabilir ve hatta kendisinin dinden çıkmasına dahi sebep olabilir. İmam Cafer-i Sâdık (a.s.) buyurur:

“Gençliğimde çok şiddetli bir şekilde ibadet ile meşgul olurdum. Bu durumu gören babam, beni bu işten alıkoydu ve şöyle buyurdu: “Ey oğul! Kendini bu kadar zorlama, ruhî ve psikolojik itidal ve dengeni koru. Çünkü Allah, sevdiği kulunun az ibadetine de razıdır.”[9]

İslam’da Can ve Mal Emniyeti İslam’da Can ve Mal Emniyeti

Gençlerin dine eğilimleri, yalnızca Allah sevgisi ve Onunla olan ilişkileriyle özetlenmemektedir. Gençler, dinî maarifi anlama kapasitesine sahiptirler; işte bu yüzden rivayetlerde, gençlerin dinî terbiye ve eğitimleri, ebeveynlerin (ana-babaların) ve eğitimcilerin en önemli görevlerinden sayılmıştır.

Gençlerin dine ve mânevîyata olan eğilimleri farklı boyutlarda incelenebilir. Bir yandan bu konu; dinin, kişinin bireysel ve toplumsal hayatı ve kişiliğindeki etkisinden kaynaklanmaktadır. Din, kişinin kemale erme yeteneğini olgunlaştırdığı gibi, Allah’a bağlanma ile mânevîyatla yol gösterici, görev ve rollerini açıklayıcıdır. İşte bu şekilde ona gerçek kimliğini kazandırmaktadır. Diğer yandan da dindarlık, genci yanlış davranışlardan alı koyup, uzaklaştırır ve ruhuna paklık, letafet ve saflık kazandırır. Bunlara ilâve olarak dindarlık, kişiye yetenek ve aklî kapasitesinden faydalanma imkânı sağlar. Böylece genci durağanlık yerine, gençlik ruhuna uygun olan aktif hayata yöneltir.

Diğer bir yandan gencin ruhu, dinî meseleler için en yüksek yeti ve hazırlığa sahiptir. Rivayetlerde bu durumdan “Taş kalplilik” karşısında “Ruhanî letafet” ile söz edilmiştir.[10] Gencin ruhu letafet, paklık ve yumuşaklığa sahiptir. Ama zaman geçtikçe değişen hâl ve hareketler, arzular, ruhsal hâli ve diğer birçok özellik ile bu durum tersine dönerek katı yürekliliğe çevrilebilir ve sonuç olarak da dine eğilim yerini dinden kaçışa bırakabilir.

Sonuç olarak, gencin dine yönelmesinin nedenini, hakikati arayan fıtratının dışında, dinin genç için mutluluk verici neticelerinde de aramak gerekmektedir. Genç; az bilgi, akıl ve tecrübeye sahip olduğu çocukluk döneminin aksine, bu dönemde olayları algılayabilmekte ve dine ilgi göstermektedir. Psikologlar da, dine eğilimi, gençliğin özelliklerinden biri olarak kabul etmektedirler. G. Stanley Hall (1844-1924), onaltı yaşında dinî duyguların maksimuma ulaştığına inanmaktadır. Jean Piaget de gençlik döneminde dinî meselelerin daha önemli olduğu ve hayat tarzına yansıdığına inanır. Ama gençlerin bu dinî duyguları ve arayışlarını zararsız sanmamak da gerekir. Özellikle gencin, gençlik evresi başlangıcında şiddetli bunalım ve ruhsal çatışmalar yaşadığını göz önünde tutulursa. Gencin, din ve hak adını kullanıp, fakat haktan bîhaber olan gruplara yönelmesinin daha kolay olduğunu, geçmişte ve günümüzde örneklerle müşahede etmekteyiz. Aşağıdaki olay da bunun bir misalidir.

Taberî ve İbn-i Esîr başta olmak üzere Ehl-i Sünnet tarih yazarları şöyle nakletmişler:

“Hak ve batılın gerçek karşılaşması olarak adlandırılan Sıffin savaşı sırasında Muaviye b. Ebi Süfyan’nın ordusundan bir genç savaş meydanına çıkarak, şöyle bağırmaya başladı. “Bize haberi geldi, sizin komutanınız Ali, Osman’ı öldürmüş.” ve ardından Hz. Ali’nin (a.s.) ordusuna saldırdı. Haşim Rigal, gence yaklaştı ve ona anlayacağı yumuşak bir dille nasihatlerde bulundu. Bu ikili arasında geçen konuşma sırasında gencin, Hz. Ali’nin (a.s.) Üçüncü Halife Osman b. Affan’ı katletmesinden başka, hiç namaz kılmadığına ve kâfir olduğuna da inandığını fark etti. Haşim Rigal’in açıklayıcı konuşmaları, genci kendine getirdi, tövbe etti ve hak ordusu saflarına geçti.”[11]

Bu olay, gençlerin yanlış inanışlara ne denli çabuk sapabildiklerini gösterdiği gibi, onlar ile samimi ve uygun dilde konuştuğumuzda da, bu yanlışları düzeltebileceğimizi bizlere göstermektedir.

- - - - - - - - - - - - -


[1]     Yunus/83.

[2]     Kuleynî, Muhammed b. Yâkub b. İshak; El-Kâfî, C. 8, s. 93.

[3]     Tenekabunî, Ferid Murtaza; El-Hadis, C. 1, s. 349.

[4]     Reyşehrî, Muhammed; Hikmet Nâme-i Cevân, S. 430-431

[5]     Verram, ez-Zahid Ebul Huseyn; Tenbihu’l-Havâtir ve Nuzhetu’n-Nevâzir; C. 1, s.. 154. Muhammed Reyşehrî’nin aktarımıyla, Hikmet Nâme-i Cevân, s. 431.

[6]     Hâkim-i Nişaburî; El-Mustedrek a’la’s-Sahiheyn, C. 3, s. 221; Muhammed Reyşehrî’nin aktarımıyla, Hikmet Nâme-i Cevân, s. 431.

[7]     ‘Leyse’l- ekberu huve’l-efzal, beli’l-efzalu huve’l-ekber’ Meclisî, Muhammed Bâkır; Bihâru’l-Envâr, C. 21, s. 124.

[8]     Daha fazla bilgi için bkz. Pour Emini, Muhammed Bâkır; Peygamberin Gözüyle Gençler.

[9]     Kuleynî, Muhammed b. Yâkub b. İshak; El-Kâfî, C. 2, s. 87.

[10]    Sadûk, Muhammed b. Ali; ‘İlelu’ş-Şerai, s.54.

Bu rivayette İmam Cafer-i Sâdık (a.s.), İsmail b. Fazl-i Haşimî’nin “Neden Hz. Yusuf (a.s.) kardeşlerini hemen affederken, Hz. Yâkub (a.s.) çok sonraları bağışlamıştır?” sorusuna şöyle cevap verir; “Çünkü gencin kalbi yaşlıya nazaran daha yumuşaktır.”

[11]    Taberî: Tarihu’l- Umem ve’l-Mülûk, C. 4, s. 28.

2 Rum/54.

Editör: Hasan Bedel