Ehlader Araştırma Bölümü

Batılı Yazarların Kerbelâ ve İmam Hüseyin Hakkındaki Görüşleri

 

Yunus Tenşi

İslam Devleti’nin organik ve sade siyasi yapılanmasındaki bozulma, ilk olarak halife Osman döneminde sinyallerini vermişti. İslam dininin ahkam ve kaidelerinin bir devlet veya bir oligarşiye bırakılmasını istemeyen keskin guruplar, haklı bir tepki olsa da durumu ilk önce anarşiye daha sonra savaşmaya ve nihayetinde siyasi ayrılığa götürdüler. Hz. İmam Ali ve Muaviye arasındaki politik iktidar dövüşü, sahabe dahi birçoklarını kafasını karıştıracak ve İslam’ın talihsiz ilk iç savaşı patlak verecekti. Her olay gibi bu vakanın da ileride yaratacağı sebepler malumdu. Babalardan sonra oğullar bu defa birbirlerine rekabet etmeye başlamıştı. Muaviye’nin oğlu Yezid’in distopik ve hukuksuz bir şekilde babası tarafından başa getirilmesi ve yine Muaviye tarafından derdest edilen Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan ve onun taraftarları tarafından hoş karşılanmadı. Tüm bunlar olurken bir anda dipten gelen ses Emevileri baya şaşkına çevirecekti. Hz. Ali dönemi hilafet merkezi Kûfe şehrinden gelen halk desteği Hz. Hüseyin’i bir anda harekete geçirdi. Halihazırda Yezid hilafetinin azgın yönetiminden bezen ve halkın üstünde kara duman gibi dolaşan bu despot faşizme son darbeyi vurmak için Hz. Hüseyin Kûfe’ye doğru harekete geçip az sayıdaki taraftarı ile yola koyuldu. Fakat bir devrim niteliğindeki bu hareketin sonuçları akıl almaz bir yara bırakacaktı adeta. Tarihin az sayıda kayıt altına aldığı bu yolculuk inanılmaz dehşet bir faciaya dönüşecek ve bugün dahi kapanmayacak dini, siyasi ve mezhebi ayrılıkların felaketlerine neden olacaktı.

 

 

Hz. İmam Hüseyin ve Kıyamının Sebepleri

Muâviye (602-680) ömrünün son yıllarında oğlu Yezîd’in (648-683) hilafeti için İslam beldelerini dolaşıp zorla biat talep ediyordu. Bu durum Raşit Halifeler dönemi hilafet seçiminin ruhuna hiçte uygun değildi. Zira bugünün deyimi ile demokratik şura seçimi ahlakına gölge düşüren bir olaydı. Yezîd gayr-ı resmi halife olduktan sonra açıkta kalan yani ona biat etmeyenlerin durumu hakkında Mervan bin Hâkem’den brifing aldı. O da itaat etmeyenlerin koşulsuz imhasına karar verdi. Bu sırada Kûfe’de bulunan Müslim bin Akil halktan Hüseyin adına biat almaya devam ediyordu ve o bölgede zamanında Hz. Ali’ye yakınlığıyla bilinen şahıslar, Hz. Hüseyin’e mektuplar gönderip; ‘’Kûfe halkının tümü senin önderliğinde Yezîd otoritesine karşı kıyama hazırdır’’ dediler. Karşılıklı sadakat mektupları Hz. Hüseyin’in Irak’a yolculuğunun kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu fakat Kûfe’de Yezîd adına faaliyet gösteren fitneciler halkı korku ve despotizm ile dağıtmayı başardı. Müslim bir gece vakti Yezîd istihbaratı tarafından tutuklanıp sabah hükümet konağının damında idam edildi. Fakat bu olaylar Hüseyin’e ulaşamadı. En nihayetinde İmam Hüseyin çoktan geri dönüşü olmayan bir mecraya girmişti. Irak yolunda ilerlerken Yezid’id idari teşkilatından Ömer bin Sa’d, Ubeydullah bin Ziyad’ın emriyle Hz. Hüseyin ve yanındakilerinin kellelerinin alınması ile görevlendirildi. 10 muharrem Hicri 61 senesi tarihinde, Kerbelâ beldesinde tarihin gördüğü en akıl almaz olaylardan biri gerçekleşecekti. Hz. Hüseyin ve ailesinin yolu despotlar tarafından kesildi. Karşılıklı küçük çatışmaların sonucu ve Hz. Hüseyin’in tüm geri dönüş çabalarına rağmen facia durdurulamadı. Aile efradından birkaç kişi hariç ordusu ve kendisi şehit edildi. Kesilen kafası, esir edilen ailesi ile beraber Yezîd’e gönderildi. Ve böylece tarihe ‘’Kerbelâ vakası’’ olarak kaydedilen olay gerçekleşmişti.[1] Bu olay belki ilk başlarda küçük tepkiler haricinde olağan bir tepki ile karşılanmayacaktı fakat daha ilerisi için bugün dahi devam etmesi de göz önünde bulundurulursa müthiş sonuçlar getirmişti. Şii’ler ve Sünni’ler bugünü kutsal sayıp her 10 Muharremde matem tutarlar. Ayrıca Kerbelâ Şii dünyası bakımından farklı bir formda kutsanmıştır. Zira mezhebi otoritenin merkezi olarak kabul edilir.[2]

Yukarıda kaotik bir özet halinde olayın ana teması aktarıldı. Olayın tarihsellik açısından idealist veya duygusallık açısından ele alınması sorusu yine tarihin akışına göre cevap verilecek gibi görünüyor. Zira hiçbir devletin veya hiçbir medeniyetin yaşadığı derin olayların ileride ona muhalif bir geri dönüşü olmaması beklenemez. Her fraksiyon tarihi devinim içinde kendisine itikadi ve siyasi pay çıkarmıştır. Şiiler Sıffin ve Kerbelâ gibi olayları tarihin inkişafında kendilerine parola kabul edip içtimai hayatlarına devam etmişlerdir. Kerbelâ olayı ve Emevi idaresine tepkiler İslam’a veya Müslümanların siyasi hayatına mal etmek gibi bir hataya düşmeden vasat olarak; kesinlikle dönemin siyasi iktidar fikirleri ve kıta ötesi fetihler ile beraber baş döndüren ekonomik idari şartların değişmesine gelen tepkilerdi. Bunun sancılarını Hz. Hüseyin, Süleyman bin Surâd ve İbni Zübeyir gibileri görse de ne kendi içlerinde bir birlik ne de halk içinde anormal veya medyatik bir tepki oluşturulamadı. Bu belki de tahmin edilmeyen veya fazla tecrübesi olmayan; iktidara karşı kıyamın ve devrimsel hareketin deneyimsiz planında eksiklik ve de nasıl hazırlanır ve de sonucu ne olur sorusunun bilinmemesi ile ilişkiliydi.

Batılı Yazarlar Olayı Nasıl Tanımladı?

Oryantalist veya Doğu bilimcilerinin İslam tarihine davranışları, akılcı bir tutumla idarede ve statüdeki önemli görevlilerin sistem içerisindeki tavırlarının sonuçlarını etraflıca ele almak oldu. Bazı eserlerde medeniyetin dinamiklerini tanıtırken bunu bağımsız ve duygusallıktan sıyırarak yaptıkları görülüyor. Esasen tarih ilminin özellikle İslam tarihinin böyle bir metodolojiye muhtaçlığı halen devam etmekte. Bu açıklamanın nedeni batılı tarihçilerin birazdan aktaracağımız İslam tarihinin bir devresinde gerçekleşen bu talihsiz olaya bakış açılarıdır. Pek tabi bu metinleri kopyalayanlar, Süreyya Farukî’nin ifadesiyle ‘’olayları milliyetçi bakış açısından ve hatasız! mitolojiye karışmama kuralından sıyrılma’’ nazariyesi ile işledikleri açıktır.[3]

Araştırmamızda Kerbelâ’yı ele alanların tamamı olaya en ufak bir duygusal veya yanlılık yaklaşımı dahi gösterdiği görülemez. Amerikalı tarihçi Marshall Hodgson’un[4] ‘’İslam’ın Serüveni’’ adlı eserinde bu olayı başka sebeplerin etrafında aradığı görülüyor. Hodgson, Yezîd’in babasından devraldığı idareyi hem dışta hem de içte savunurken onun kadar talihli olmadığını vurgulayıp daha sonra Konstantiniyye’ye giden orduları merkeze geri çağırarak operasyonları feshettiğini belirtir. Akabinde içerdeki fitne savaşlarıyla uğraştığını ve bu sıralarda İslam’ın ilk devirlerindeki Mekkeli köklü ailelerin Yezîd hilafetine karşı çıktığını söyler. Hüseyin bu direnişte önde olup Kûfelilerin çağrısı ile direnişin başına geçmek için harekete geçti. Fakat Yezîd’in Suriye merkezli ordusu tarafından durduruldu ve teslim olmayı reddederek yanındaki az bir ordusu ile öldürüldü. Müellif daha sonra Hicaz ve Kûfe’de oluşan kıyamlara işaret ederek başta Abdullah bin Zübeyr daha sonra Ebu Ubeyde Sakafî’nin intikam için savaşa giriştiklerini dile getirir. Aslında müellif burada Hz. Hüseyin’in bir bakıma siyasi boşluğa kurban gittiğini belirtip esasında olayın genel sonuçlarına odaklandığını görülüyor.[5]

Bunların yanında Şii otoritesinin varlığı artık doğmuştu. Halihazırda Ali karizması veya Ali devrimciliği ilkelerini kendilerine parola bilen Şia aklı bu defa 3. imamlarının fena bir şekilde vurulmasının sebebiyle bir kurumsal entegre beyan ettiler. Bu beyan tüm zalimlere karşı Hüseyin gibi direnmek olarak ilk başlarda nam yapsa da daha sonra Şiiliğin artık İslam dünyasında çeşitli hizipler altında yer edindiği gerçeği görülmüştü.

Başka bir Amerikalı Prof. Charles Lindholm ise Kerbelâ’yı Şiilik sosyolojisi bağlamında ele aldığı görülüyor. Metinlerinde Ali, Hasan ve Hüseyin’in imajlarının Şii dünyasında siyasi aktivitenin yerine ruhani anlamda daha farklı yer edindiklerini belirtikten sonra Hz. Hüseyin için ‘’Hasan'ın ölümünden sonra kardeşi Hüseyin, garnizon şehri Kûfe'deki müttefiklerinin teşvikiyle, Muaviye'nin oğlu Yezîd'e karşı isyan başlattı. Fakat Emevi ordusu saldırıya geçtiğinde, Kûfeli müttefikler Hüseyin'i hemen terk ettiler. Susuz çölde düşmanın önünü kestiği Hüseyin ve 72 arkadaşı, 680'de Kerbelâ'da acımasızca katledildiler. Müellif imgesel olarak ‘’…biri dingin gizemci, diğeri trajik asi, bu iki kardeşin tarihi müminlerin örnek alabileceği alternatif modeller olarak Şii teolojisinin derinlerine nüfuz etti’’ ifadelerini kullanır.[6] İmam Hasan için kullandığı ifade onun siyasetten sıyrılıp ibadî bir hayat sürdürmek istediği için ve hilafeti terk edişinin nedenini açıklamamasının ardındaki sırdır. Aslında yazar ilerleyen sayfalarda bu iki ölümün ilk başlarda tepkiye neden olmadığını öne sürüp devamlı bir şekilde Şiilerin Sünniler tarafından saldırıya uğradığı inanışı dile getirir. Daha sonra kardeşi Muhammed el-Hanefîyye ve Serüvenci Muhtar diye adlandırdığı Muhtar Sekafî’nin anarşilerinden bahseder. Kerbelâ’nın Şiiliğin temelinde en önemli dinamik olduğu vurgusunu ise sık sık tekrarlar.[7] Bunu da olayın bir sonucu olarak nitelendirdiği görülüyor.

Alman şarkiyatçı Julius Wellhausen[8] olayı Hüseyin, Yezid ve İbni Zübeyr bağlamında açıklayıp bu üç şahsında birbirini bertaraf etme çabası ile açıklamıştır. Yazar meseleye direkt kümülatif açıklamayla giriş yaparak Yezîd’in kendi muhaliflerini bertaraf etmek için Mervan bin Hâkem’den brifing istediğini aktarır. Mervan derhal en sivri iki rakibi Hüseyin ve İbni Zübeyr’den kurtulması hatta biat etmediğinde şartsız imhalarına karar kılınmasını dile getirdi. Fakat bu ihbar gelene kadar Hüseyin ve İbni Zübeyr’in kaçtığı görülüyor. Bu arada Hüseyin kendisini coşkulu bir şekilde Yezîd otoritesine karşı davet eden Kûfe’ye ön safhadan yeğeni Müslim bin akili gönderir. Fakat ilginç bir şekilde Müslim’in Kûfe’ye vardıktan sonra yerel güçler tarafından öldürülmesi ve Hüseyin’in bu ihanetten habersiz bir şekilde yola çıkması da akıbetini bile bile bu işe kalkıştığının göstergesiydi. En nihayetinde hükümet darbesi ile çıktığı yolda kendisini çağırdığı Kûfeli birlikler tarafından 10 Muharremde Hicri 61’de (680) Kerbelâ’da şehit oldu. Bu olayın Şiiler üzerinde büyük tesiri olmuştu.[9]

Bu açıklamalardan sonra kendi görüşüyle; İbni Zübeyr ve Yezîd’in sahnede tek kalmaları ve bundan sonra bu ikisinin kapışacağına işaret eder ve hatta İbni Zübeyr’in güçlü bir rakibinden kurtulduğunu ki bunun Hüseyin olduğunu ve onun ölümü ile Yezîd’e karşı hem taraftar hem de siyasi nüfuz elde edeceğini siyasi bir dehâya yakışır şekilde açıklamıştır.[10] Müellif, Kerbelâ olayında tarafların nasıl kaygan zeminde durduklarının izlenimini siyasi bir tarihi ifadenin ziyadesi ile irdelendiğinin bariz ispatıdır.

Jean Stavaget[11] eserinde İslam tarihini kronolojik olarak ifadelerken Kerbelâ’nın Şialığın başlangıcı olarak nitelendirir. Ardından Yezîd’in hızını alamayıp Mekke’yi istila etmesini söyler.[12] Müellifin yayınından ziyade başka eserlerde ise Şiilik veya Kerbelâ’nın temel dinamiklerini direk Osman olayı ve biraz sonrası Sıffin savaşına bağlarlar. Hatta Hz. Hasan’ın hilafetten çekilmesi dahi Şiiliğin kökleriyle bağdaştırılır.

Bir diğer Batılı müellif Philip K. Hitti[13], bu vakayı vasat bir metin ile ele alıp sonunda ise Şia’nın siyasal temellerine katkısının babasının yaşadıklarından daha fazla etkili olduğunu vurgulamıştır. Hitti’ye göre, Hüseyin’in Kerbelâ savaşı ve onun karşısında yer alan zümrenin zorbalığı bir süre sonra hem Ali hem de Hüseyin taraftarlarınca bir temel doktrin haline getirildi. Doktrin, dedesinin inkılapçı hareketi ile bağdaştırılıp yani tüm zulüm ve zorbalara karşı bir öç alma olarak; daha sonra Kerbelâ’yı bir savaşım kavramı olarak algılama hareketiyle beslendi. Bu hüzünlü masumiyet Emevilerin çöküşünde etken bir amildi. Bir diğer sorun ise Sünnilerin Müslüman olan bir yönetime kesinlikle kıyam edilmeyeceği görüşüydü ve hatta Devlet başkanı zalim dahi olsa karşıt devrimci kıyamcıların direk imhası; Kerbelâ taraftarlarını daha da sivri jakoben bir ayrılığa sürdüğü sebebiyle halen yarası kapanmayan mezhep kavgalarına neden oldu.[14] Kerbelâ’nın sonucunun mezhepsel köklerinin teorisini çizen müellif sadece bununla kalmaz eserin son kısımlarında Abbasilerin de aynı hataya düştüklerini anlatır. Halife Mütevekkil’in, Hüseyin’in türbesini yıkmasını ve daha ileriki tarihlerde Abbasilerin Şii din adamlarına despot şekildeki davranışlarını halkın sinirini daha da hoplatacağını ifade eder.[15]

Meşhur Alman şarkiyatçı Carl Brockelmann[16], diğer müelliflerin aksine yazısında Hüseyin’in bir yanılgıya düştüğünü dile getirir. Onun Kûfe ehlinin kendisini terk ettikten sonra yolunu kesen İbni Ziyad’ın ırak ordusunun ona dokunmayacağı ihtimaline kapıldığını dile getirir. Teslim olma tekliflerini reddeden Hüseyin çok zayıf ordusu ile şehit edilip kesik kellesinin Şam’da Yezîd’i götürüldü ve Yezîd’in müteessir olduğu görülür. Hatta Hüseyin’den varis kalan ailesi Medine’ye geri götürüldü. Kesik başı ile beraber Kerbelâ’ya gömülen Hüseyin türbesi halen Şiilerce en kutsal beldelerdendir.[17] Bu olayın Şiiliğin temayülüne çok tesir ettiğini yazmayı ihmal etmez.

Hem tarihçi hem de papaz W. Montgomery Watt[18] ise Hüseyin’i Şii siyasetinin panoroması dâhilinde inceler. Ona göre Şiiler, Haşimîlere, tarih boyunca karizmatik bir liderlik ve ruhaniyet atfederler. Bu Hz. Muhammed ile var olan bir düstur idi. 680 yılında Kerbelâ’da müthiş bir yenilgi ile ve akabinde gelen şehadetinden sonra farklı bir ekol türedi adeta. Siyasi karizmatik liderlik de denilebilir fakat bu liderler ne kendilerini öyle tanımladılar ne de bu işe tevessül ettiler.[19] Daha sonra görüleceği üzere bu ekol ki müellifin dediği gibi kendini bir ideolojik akıma sürükleyecekti. Yine müellif diğer bir eserinde konuya ayrı bir giriş yaparak olayı tersine okur. Ona göre Hüseyin hilafet için az bir yoldaşı ile yola çıkmıştı. Fakat yolları kesilince teslim olmayı ret etti ve yoldaşları ile beraber ırakta şehit oldu. Bu olaydan sonra Haşimoğulları sessiz kaldı. Müellif bu sessizliği bir kin biriktirme olarak nitelendirdi ve hatta bu sessizlik İbni Zübeyr’in kıyamına cevaptı adeta.[20] Eğer tarafsız bir gözle bakılacaksa yazar konuyu bir aile çatışması bağlamında sürdürdüğü görülüyor ki İslam tarihini iyi inceleyen biri Haşimoğulları ile Ümeyye ailesinin bu topraklarda köşe kapmaca oynadığını görür.

Son yazarımız ise hem Orta Doğu araştırmalarında otorite ve hem de modern tarihçiliğin en ünlü simalarından Bernard Lewis’tir. Lewis, eserinde klasik yorumlardan öte bir açıklama yapar. Kendisi Yezid’in kaliteli bir idareci olduğunu söyler ve devamında onun tarihe kötü bir şekilde gömülmesinin, birincisi Hüseyin’in hilafet konusunda başına bela olması ikincisi Irak ve Şam gibi yerlerde valilerin halk karşı kötü tutumlarıydı. Sonunda ise Kerbelâ’nın patlak vermesi hem onun adını hem de Emeviler’e karşı merkezi bir partinin doğuşuna sebep olduğunu aktarır. En sonunda ise Kerbelâ vakasının sonucunu ‘’müthiş’’ kavramı olarak tanımlar.[21] Yine müellif diğer bir kitabında ise Hz. Hüseyin ve Kerbelâ faslına başlarken ‘’İsyan askeri ve siyasi etkisi açısından küçük olmasına karşın, dini ve de tarihi açıdan çok büyük bir öneme sahiptir. 680'de Hz. Ali'nin oğlu ve Hz. Muhammed'in torunu Hüseyin, Irak'taki bir isyanın önderliğini yaptı. Kerbelâ'da Muharrem ayının onuncu günü Hüseyin'in ailesi ve destekçileri bir Emevi gücüyle girdikleri savaşta yenildiler’’ açıklamasını ekledikten sonra şu tarihi açıklamayı yapar ‘’Şii ve Sünni Müslüman öğretileri arasındaki farklar, Hıristiyanlığın rakip kiliselerini bölen farklardan çok daha az ve önemsizdir. Şiiler'in zulüm ve şehitlik duyguları, yüzyıllar boyunca gaspçı kabul ettikleri hükümdarların egemenliğinde bir azınlık şeklinde yaşamaları, Sünni devlet ile aralarında psikolojik bir engel oluşturmuş, bu yüzden siyasi, dini tavır ve davranışlarında farklılık yaratmıştır. Kerbelâ katliamı siyasi bir parti olan Şia'nın dini bir mezhebe dönüşmesini hızlandırdı ve ikinci iç savaşa şiddet ve kırgınlık kattı. Yeniden Halifelik toprakları yıllar boyu süren bir savaşla parçalanmasında Arapların dışındakilerin de katkısı oldu’’.[22] Müellifin Kerbelâ’ya bakış açısı adeta dönemin kraliyet ve iktidar psikolojisi ve onun getirdiği siyasi halk bunalımı ve de talihsiz sonuçlarının yansımalarını göstermektedir.

Hz. Hüseyin’in ve mücadelesi sadece İslam milletlerinin değil Batı dünyasında da sembol bir akım ve şaheser olarak devam etmekte. Onun kendi döneminde bir aristokrat veya saray bürokrasisinden yer alması hiç şüphesiz bugüne kadar anılmasını imkânsız kılacaktı. Tarih boyunca herkesin ittifak ettiği ortak nokta direnişin ve kahramanlığın getirdiği devrimci ruhtur. Çalışmamızın ayrıntıları da göz önünde tutulduğunda Hüseyin’in orta çağın keskin bir kahramanı olduğu görülecektir. Son olarak dünyada çeşitli lider ve yazarların Hz. Hüseyin hakkında sözlerine bakalım:

1- Mahatma Gandi (Hindistan’ı İngiliz emperyalizmden kurtaran devrimci lider)

Ben İslam’ın büyük önderi İmam Hüseyin’in hayatını dikkatle okudum. Kerbelâ’da yaşanan olayları sayfa sayfa mütalaa ettim. Eğer Hindistan özgür bir ülke olmak istiyorsa Hüseyin’i örnek almalıdır.

2- Muhammed Ali Cinnah (Pakistan’ın kurucu lideri)

Dünyada İmam Hüseyin’in gösterdiği cesaret ve kahramanlığın eşi benzeri yoktur ve olamaz. Bana göre kendisini Irak topraklarında feda eden bu büyük şehidi bütün Müslümanlar örnek almalıdır.

3- Charles Dickens (Meşhur İngiliz yazar)

Eğer hazreti Hüseyin dünyevi çıkar amaçlı savaşmak isteseydi öyleyse neden kız kardeşlerini eşlerini ve çocuklarını savaşa götürdü? Anlaşılan o ki bu yüce insan sırf İslam yolunda savaşmıştır.

4- Tomas Carlyle (Meşhur İngiliz tarihçi ve filozof)

Kerbelâ trajedisinden çıkarılacak en iyi ders şudur ki Hüseyin ve arkadaşları Allah’a tam bir inanışla inanmışlardı. Onlar yaptıklarıyla şunu ispatladılar: Hak ile batılın savaştığı yerde sayının önemi yoktur. Benim en çok şaşırdığım şey, Hüseyin’in bu az sayıyla onlara galip gelmesidir.

5- Edward Brown (Meşhur İngiliz oryantalist)

Kerbelâ anlatıldığı zaman üzülüp gamlanmayan bir kalp var mı acaba? Hatta Müslüman olmayanlar bile o kutsal bayrak altında yapılan pak insanların savaşını inkâr edemezler.

6- L.M. Boyed (Amerikalı gazeteci)

Asırlar boyunca insanlar her zaman cesareti kahramanlığı fedakârlığı ve yüce ruhlu insanları sevmişlerdir. İşte bu insanlar katında özgürlük ve adalet asla esirliğe ve zulme boyun eğmez. İşte İmam Hüseyin ve onun yüceliği bu noktadadır. Ben aradan 1300 yıl geçmesine rağmen onun taraftarlarının yanında yer aldığım için mutluyum.

7- Washington İrg (Meşhur Amerikalı tarihçi)

İmam Hüseyin, Yezid’e teslim olarak hayatını kurtarabilirdi. Ama İslami önderlik onun Yezid’e boyun eğmesine asla izin veremezdi. O, İslam dinini Ümeyye’nin oğullarının pençesinden kurtarmak için her türlü sıkıntıya katlanmaya hazırdı zaten. Kızgın güneşin altında Arap topraklarında kuru çölde yatan Hüseyin’in ruhu ölümsüz kalacaktır. Ey pehlivan, ey cesaret örneği, ey eşsiz kahraman ey benim Hüseyin’im.

8- Tomas Masarik (Çekoslovakya’nın kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı)

Bizim Hıristiyan din adamları da İsa’nın çektiği musibetleri anlatarak halkı hüzünlendirmekteler. Ancak şunu itiraf edelim: Hüseyin’in taraftarlarında olan aşk ve heyecan İsa’nın taraftarlarında asla yok. Zannedersem sebebi şu olmalı: İsa’nın musibeti Hüseyin’in musibetinin karşısında saman parçası ile dağın karşılaştırılması gibidir.

9- Martin Deutshch (Alman Orta Doğu uzmanı)

Hüseyin en değerli yakınlarını feda etmekle ve mazlumluğunu ve haklılığını ispat ederek dünyaya fedakârlık dersi verdi. Ve İslam’ın ve Müslümanların adını yücelikle tarih sayfalarına yazdı. İslam’ın bu eşsiz kahramanı dünyaya şu dersi verdi: Zulüm ve haksızlık kalıcı değildir. Zulmün temeli ne kadar gösterişli olsa da hakkın karşısında yenileye mahkûmdur.

10- George Cerdak (Lübnanlı Hristiyan yazar ve din adamı)

Yezid, Hüseyin’i öldürmeleri için halkı teşvik ettiğinde ona dediler ki karşılığında ne gibi meblağ vereceksin? Ama Hüseyin’in ashabı diyordu ki: Biz seninleyiz. Eğer yetmiş kez öldürülsek de gene senden asla ayrılmayacağız ve senin yanında savaşıp öleceğiz.

11- Sir Persy Sickys (İngiliz Orta Doğu uzmanı ve diplomat)

Bu az sayıdaki insan topluluğu öyle kahramanlıklar gösterdiler ki yüzyıllardır işiten herkes onları övmüştür. Bu az sayıdaki insanlar yaptıkları fedakârlıkla isimlerini ulaşılamayacak şekilde tarihe yazdırmışlar.[23]

Sonuç

Kerbelâ’nın aslında daha önce tecrübe edilmeyen bir olay olduğunu aktarmakta fayda var. Çünkü yeni bir din yeni bir form ve yeni bir birleşmiş kabileler birliği sonrası böyle talihsiz bir olayın yaşanması bırakın sonucunu halkın düşünmesi hükümdar valiler ve dönemin sahabesi bile tasavvur edemedi. Hz. Osman olayının Kerbelâ’dan farkını nitelendirecek olursak siyasi güçlerin fazlalığı nedeniyle Kerbelâ kadar dramatik olmadığını gösterdi. Kerbelâ’da ise iki siyasi güç yalnız kalmıştı. Hatta Yezîd’in hızını alamayıp Mekke’ye maddi manevi tecavüzü; Kerbelâ boyutuna ulaşan ve Arap tarihinin veya başka toplumların sinir uçlarını kaşıyan bir sorun olduğu apaçıktır. Günümüzde bu argüman ve ideolojik akım hayatını sürdürmekte. Özellikle İran İslam devrimi ile Müslümanlara yeni bir hava gelmişti. Müslümanların da en sonunda zalim iktidarları devirebileceği fikri doğdu. Adeta Doğu ve Batı ikiye ayrılmıştı. İslam tarihindeki sayfalar yeniden işlenip sivri gençliğin önüne gelmişti. Mısır’dan Irak’a Filistin’den Türkiye’ye oradan İran ve Lübnan’a İslam dünyasında her yer Hz. Hüseyin ve Kerbelâ bayrakları ve sembolleri ile donatılmıştı. Abd ve İsrail gibi müstekbir rejimlere karşı İslam önderleri daima Hz. Hüseyin ve Yezîd argümanları kullanarak mücadelenin canlılığını korudukları gibi son Suriye iç savaşında da mezhep çatışmaları açıkça bu tarihi atmosferin devam ettiğini bizlere gösterdi.

Sonuç olarak dedelerin, babaların ve en sonunda torunların kapışması bir hayli ilginç olmuştur. Denilebilir ki bu işler tamamıyla dini bir hırs değil de sadece iki ailenin İslamiyet’in doğuşu ile gelen iktidar vuruşmasıydı. Şurası da ilginçtir ki; halen belli zümreler hem Muaviye hem de Yezîd’e karşı sevgi beslemekte. Hatta Yezîd’e karşı neredeyse Hüseyin merhametiyle davranılacağı fikriyatı görülmektedir.

Günümüz modern tarihçiliği Kerbelâ’yı duygusal çerçevenin dışına çıkarak bu sofistike olayı bilimsel ve tarihin koyduğu etik davranıştan ayrılmayarak düzleme çıkaracağı kesindir. Zira Kerbelâ’nın halen çözüme kavuşmadığı görülüyor.

 

 

 

 

 

 

 

 - - - - - - - - -

KAYNAKÇA
1- İbnü’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih, Çev.: M. Beşir Eryarsoy, Bahar Yayıncılık, cilt:4, İstanbul 1989.
2- Ebu Cafer Muhammed bin Cerir’üt-Taberi, Tarih-i Taberi, Çev.: M. Fatih Gürtunca, Sağlam Yayıncılık, cilt:4, İstanbul 2005.
3- İbni Kesir, El-Bidaye Ve’n-Nihaye, Çev.: Mehmet Keskin, Çağrı Yayıncılık, cilt:8, İstanbul 2018.
4- Halife bin Hayyat, Tarihu Halife bin Hayyat, Çev.: Abdulhalik Bakır, Bizim Büro Yayıncılık, Ankara 2001.
5- Rıza Kuluhan Hidayet, Fihrist’ü-Tevarih, sadeleştiren: Abdülhüseyin Nevai, İran 1953.
6- Mahmut Esat, İslam Tarihi, sadeleştiren: Sadi Irmak, Marifet yayınları, 1983.
7- Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hânedanlar, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları, cilt:1, Ankara, 2005.
8- Bahriye Üçok, İslam Tarihi Emeviler-Abbasiler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınları, Ankara 1968.
9- Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağrı yayınları, cilt:1, İstanbul 1986.
10- Elnure Azizova, Kerbelâ Vak’ası, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları Anabilim Dalı, basılmamış yüksek lisans tezi, İstanbul 2001.
11- Zamira Ahmedova, Hz. Hüseyin’in Hayatı, Hilafet Mücadelesi Ve Din Anlayışı, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları Anabilim Dalı, basılmamış yüksek lisans tezi, Ankara 2011.
12- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
13- Suraıya Faroqhı, Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?, Çev.: Zeynep Altok, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003.
14- M.G.S. Hodgson, İslam’ın Serüveni, Çev.: Metin Karabaşoğlu, cilt:1, İz Yayıncılık, İstanbul 1993.
15- Charles Lindholm, İslami Ortadoğu, Çev.: Balkı Şafak, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2004.
16- Julius Wellhausen, Arap Devleti ve Sükûtu, Çev.: Fikret Işıltan, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, Ankara 1963.
17- Jean Sauvaget, İslam Dünyası Kısa Kronolojisi, Çev.: Suut Kemal Yetkin, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, Ankara 1963.
18- Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Çev.: Salih Tuğ, cilt:1, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1989.
19- C. Brockelmann, İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, Çev.: Neş’et Çağatay, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1963.
20- W. Montgomery Watt, İslam Nedir, Çev.: Elif Rıza, Birleşik Yayıncılık, İstanbul 1993; İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev.: Ethem Ruhi Fığlalı, Sarkaç Yayınları, İstanbul 2001.
21- Bernard Lewis, Tarihte Araplar, Çev.: Hakkı Dursun Yıldız, Ağaç Yayınları, İstanbul 2009; İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi, Çev.: Selan Y. Kölay, Arkadaş Yayıncılık, İstanbul 2015.

   

 


[1] İbnü’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih, Çev.: M. Beşir Eryarsoy, Bahar Yayıncılık, cilt:4, İstanbul 1989, s.18-94; Ebu Cafer Muhammed bin Cerir’üt-Taberi, Tarih-i Taberi, Çev.: M. Fatih Gürtunca, Sağlam Yayıncılık, cilt:4, İstanbul 2005, s.94-115; İbni Kesir, El-Bidaye Ve’n-Nihaye, Çev.: Mehmet Keskin, Çağrı Yayıncılık, cilt:8, İstanbul 2018, s.286-346; Halife bin Hayyat, Tarihu Halife bin Hayyat, Çev.: Abdulhalik Bakır, Bizim Büro Yayıncılık, Ankara 2001, s.284-289; Rıza Kuluhan Hidayet, Fihrist’ü-Tevarih, sadeleştiren: Abdülhüseyin Nevai, İran 1953, s.78; Mahmut Esat, İslam Tarihi, sadeleştiren: Sadi Irmak, Marifet yayınları, 1983, s.343-374; Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hânedanlar, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları, cilt:1, Ankara, 2005, s.104-106; Bahriye Üçok, İslam Tarihi Emeviler-Abbasiler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınları, Ankara 1968, s.35-38; Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağrı yayınları, cilt:2, İstanbul 1986, s.323-329; Elnure Azizova, Kerbelâ Vak’ası, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları Anabilim Dalı, basılmamış yüksek lisans tezi, İstanbul 2001, s.79-96; Zamira Ahmedova, Hz. Hüseyin’in Hayatı, Hilafet Mücadelesi Ve Din Anlayışı, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları Anabilim Dalı, basılmamış yüksek lisans tezi, Ankara 2011, s.73-92.
[2] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Mustafa Öz ‘’Kerbelâ’’ maddesi, cilt:25, Ankara 2002, s.271-272.
[3] Suraıya Faroqhı, Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?, Çev.: Zeynep Altok, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003, s.5.
[4] TDVİA, Edmund Burke ‘’M.G.S. Hodgson’’ maddesi, cilt:18, İstanbul 1998, s.211-213.
[5] M.G.S. Hodgson, İslam’ın Serüveni, Çev.: Metin Karabaşoğlu, cilt:1, İz Yayıncılık, İstanbul 1993 s.162-166.
[6] Charles Lindholm, İslami Ortadoğu, Çev.: Balkı Şafak, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2004, s.289-295.
[7] Charles Lindholm, İslami Ortadoğu, s.292-295.
[8] TDVİA, Hilal Görgün ‘’Julius Wellhausen’’ maddesi, cilt:43, İstanbul 2013, s.155-157.
[9] Julius Wellhausen, Arap Devleti ve Sükûtu, Çev: Fikret Işıltan, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, Ankara 1963, s.69.
[10] Julius Wellhausen, Arap Devleti ve Sükûtu, s.70.
[11] TDVİA, İsmail Yiğit ‘’Jean Sauvaget’’ maddesi, cilt:36, İstanbul 2009, s.182-183.
[12] Jean Sauvaget, İslam Dünyası Kısa Kronolojisi, Çev: Suut Kemal Yetkin, Ankara Üniversitesi İlahiyat Yayınları, Ankara 1963, s.13-14.
[13] TDVİA, Salih Tuğ ‘’Philip K. Hitti’’ maddesi, cilt:18, İstanbul 1998, s.163-165.
[14] Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Çev.: Salih Tuğ, cilt:1, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1989, s.303-304.
[15] Philip                K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, cilt:2, s.656.
[16] TDVİA, Nuri Yüce ‘’Carl Brockelmann’’ maddesi, cilt:6, İstanbul 1992, s.335-336.
[17] C. Brockelmann, İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, Çev: Neş’et Çağatay, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1963, s.69-70.
[18] TDVİA, Tahsin Görgün ‘’William Montgomery Watt’’ maddesi, cilt:43, İstanbul 2013, s.148-152.
[19] W. Montgomery Watt, İslam Nedir, Çev: Elif Rıza, Birleşik Yayıncılık, İstanbul 1993, s.151-152.
[20] W. Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, Çev.: Ethem Ruhi Fığlalı, Sarkaç Yayınları, İstanbul 2001, s.34-36.
[21] Bernard Lewis, Tarihte Araplar, Çev.: Hakkı Dursun Yıldız, Ağaç Yayınları, İstanbul 2009, s.94-100.
[22] Bernard Lewis, İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi, Çev.: Selan Y. Kölay, Arkadaş Yayıncılık, İstanbul 2015, s.74-75.
[23] Hz. Hüseyin Hakkında Ne Dediler? http://www.alulbeyt.com.tr web sayfası, 01 Ağustos 2010.