.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
4. Ders
Bismilahirrahmanirrahim
“Ve rahmetim (bu dünyada) her şeyi kaplamıştır. Fakat (ahirette) çekinenleri, zekât verenleri ve ayetlerime inananları ancak rahmetime mazhar kılacağım. Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat'ta ve İncil'de yazılmış olarak bulacakları şeriat sahibi ümmî peygambere uyarlar ve o kendilerine iyiliği emredip kötülükten nehyeder; temiz şeyleri onlara helâl edip, pis ve kötü şeyleri haram eder ve sırtlarındaki ağır yükleri indirir. Bağlandıkları zincirleri kırar... Artık ona inananlar, onu ululayanlar, ona yardım edenler ve ona indirilen ışığa uyanlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.”[1]
Rahman Sadece Allah'tır
İki mübarek isim olan "Rahim" ve "Rahman" arasındaki fark hususunda birtakım şeyler zikredilmiştir. Ama hepsinden ilgi çekici olanı İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s) nakledilen şu rivayettir:
Rahman özel bir isimdir; ama manası umumî ve geneldir. Rahim ise genel bir isimdir; ama manası özeldir.
Bu iki ismin Allah için kullanılmasının beyanına gelince... "er-Rahman" Allah'ın has isimlerindendir. Varlık âlemine yayılmış olan tam, kâmil ve umumî bir rahmet manasınadır. Dolayısıyla da Allah'a münhasırdır. Başkası hakkında kullanılamaz. O rahmet sadece Allah'a mahsustur. O hâlde Rahman sadece Allah'tır. Bu yüzden Allah'ın isimlerinden biri olan Rahman'ı, birine ad olarak koymak caiz değildir. Ama birinin adını "Rahim" koymanın sakıncası yoktur. Hakeza "Abdurrahman" (Rahmanın kulu) adının da sakıncası yoktur. Nitekim bir insana "Allah" adını takmak da caiz değildir. Allah sadece O mukaddes zatın adıdır. Ama "Allah" ve "Rahman"dan başka diğer mukaddes isimlerin kullanılmasının sakıncası yoktur. Kerim, Aziz vb. isimler...
Gerçi bu isimlerde de "Abd" kelimesinin kullanılması daha iyidir. Yani Abdulaziz, Abdulkerim vb... Yani "Abd" kelimesi Allah'ın isimlerinden birine eklenir de öyle kullanılırsa daha iyidir. Rahman, Allah'ın özel adıdır.
Umumî rahmetin manası etrafında epeyce durduk. "Rahim" gerçi umumî bir isimdir. Ama manası özeldir. Rahim, Allah'ın rahmetinin bir mertebesinin beyanıdır. Tüm varlık ve madde âleminde var olan bunca rahmetlerin hepsi Allah'ın ihsanıyla birlikte ve iç içedir.
Rahmetin diğer bir mertebesi ise iman ehline mahsustur. Allah müminlere özel bir rahmet hazırlamıştır ki, başkalarının bundan bir nasibi yoktur. Bu yüzden Kur'ân'da Allah'ın müminlere has rahmeti ifade edilince, "Rahim" denmektedir. Ama bütün varlıklara şamil olan rahmet ise "Rahman" olarak tabir edilmiştir.
Ahiretle ve insanın kemal mertebeleriyle ilgili olan rahmet, elbette ki umumî rahmetten daha önemlidir. Zira umumî rahmet insanın vücuda gelmesi içindir, insan ise rahim rahmetinin husulü ve tahakkuku içindir. Yaratılış nizamı, Allah'ın iman ehline olan özel rahmetinin zuhurunun mukaddimesidir. Allah'ın rahmeti bu madde âlemindeki herkesi ve her şeyi ihata eder, kuşatır. Ama müminlere has olan rahim rahmetinin zuhurunun da mukaddimesidir.
“Ancak rabbinin merhamet ettiği kimseler hariç ve zaten de bunun için yaratmıştır onları.”[2]
İnsan bu rahmetin bereketiyle ebedî saadetler ve yüce kemallere ulaşmaktadır. Rahim rahmeti, keyfiyet hasebiyle rahman rahmetiyle kıyas dahi edilemez. Gerçi sayı açısından mümin; kâfirler, hayvanlar ve cansızlardan daha azdır. Ama keyfiyet hasebiyle Allah'ın iman ehli için hazırladığı rahmetler sonsuzdur. Haddi ve hesabı yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de cennet nimetleri zikredildikten sonra "Ve yanımızda daha fazlası var."[3] denmektedir. Bunların hepsi bir ve aynı değil, fazlalaşmaktadır. Zira Allah'ın nimeti ve rahim rahmeti sonsuzdur. Cennette var olan ziyafetler de her müminin vücut kapasitesi ve iman mertebesi oranında gerçekleşmekte ve fazlalaşmaktadır.
Yüce Allah'ın [cennetteki] ziyafeti tecelliler olarak tabir edilmiştir. Bu ne nimetler ve ihsanlardır ki, "makam"dan dönünce, sahip oldukları şeylerin yetmiş kat olduğunu göreceklerdir. Buna göre her defa yetmiş kat olmaktadır. Ne kadar sonsuz nimetlerdir ki, sürekli fazlalaşmaktadır. Bu Allah'ın ziyafetidir. Hakk'ın iman ehline olan rahim rahmeti sonsuzdur. Nitekim âlemleri de sonsuzdur.
“Allah müminlere rahimdir.”[4]
Ama her şeyi kaplayan genel ve umumî rahmeti dünya içindir. Baki ve ebed rahmetine gelince; zaten hayvanlar bunun ehli değildir. Evet, sadece insanlık makamına ulaşanların rahim rahmetinden istifade edebilme ehliyeti vardır. Aksi takdirde sadece rahman rahmetinden istifade edebilirler. Gerçi rahman rahmeti için de belli bir istidat ve kabiliyet gerekmekte ve herkes istidadı oranında istifade etmektedir. Suret olarak insan, ama hakikatte hayvan olanların bir şeyler yemekten başka bir hedefi yoktur. Böyle bir insanın diğer hayvanlardan ne farkı vardır? Veya cinsî şehvetlerin esiri olan bir kimsenin domuzdan farkı nedir? Yazıldığına göre domuz, şehvet hususunda çok hayâsız ve utanmaz bir hayvandır. Öyle ki dişisiyle çiftleştiğinde bir fersah kovalasan dahi asla dişisini bırakmamaktadır. Şehvetlere dalan bir insan da hakikatte domuz gibidir. Daima göz zinası etmekte, o kadının, bu kadının peşine düşmektedir. Helâl ve haram diye bir şey tanımamaktadır.
Cennet insanların malıdır; hayvanların değil. Daima mide ve cinsî organlarının tatmini için didinen insanın, cennette ne işi vardır? İşi gücü yabancı erkeklere gösterişte bulunmak olan kadınlar da ziynet ve güzelliğini ona buna gösterme telaşındadırlar. Genellikle kadınlar bu belaya müpteladırlar...
Şefaat de "insan" için söz konusudur; hayvan için değil. Cenneti ve Muhammed'i (s.a.a) tanımayan bir kimseyi nasıl olur da Muhammed'in (s.a.a) yanına götürürler?
Fıtraten kör ve sağır olan bir kimseyi, nasıl cennete götürsünler? Zaten onlar için de hiç fark etmez. Kör bir insana renk yönünden kalitesi düşük olan kumaşla çok kaliteli bir malın değeri eşittir. Allah'ın rahim rahmetinden istifade etmenin şartı, istihkak, iman, takva ve insan olmaktır. İnsanın o rahmet için bir kabiliyeti olmalıdır.
Kur'ân-ı Kerim birçok yerde, rahim rahmetinin dünyadan ve maddiyattan ayrı bir şey olduğunu beyan etmiştir. Rahmanî ve dünyevî rahmet, her şeyi kaplamıştır. Yerden arşa kadar her şeyi ihata etmiştir. Ama ahirette böyle değildir. Ahirette herkesin aynı şekilde istifade edeceğini sanma. Hilkat ve yaratılış âleminde farklılık yoktur. Ama âlem-i emr, darü'- ceza ve ölümden sonraki âlemde, o sonsuz hazine farklılık göstermektedir. Hatta peygamberlerin de birbirinden farklılığı vardır.[5]
Hatemü'l-Enbiya Muhammed Mustafa'nın (sellallahu aleyhi ve alihi) sahip olduğu derece ve makamlar, sair peygamberlerden hiçbirine nasip olmamıştır. Müminler de böyledir. Rahim rahmeti herkes için aynı değildir. İnsanlar, ilim ve amel makamında sahip oldukları hazırlık, kabiliyet ve istidatları miktarınca bu rahmetten istifade edeceklerdir. İdrak hususunda vardıkları ufuklar ve amel makamında Allah'a kulluk için yaptıkları fedakârlıklar oranında farklılık göstermektedirler.
Bazı kimseler vardır ki, fedakârlık hususunda canından bile geçmektedir. Böyle bir insan zorla humus veren veya hacca giden müminle bir midir? Evet, Allah yolunda para harcamayı âdet edinen bir kimseyle asla bir olamaz.[6]
Birkaç saat aç kalmaya dayanamayan bir kimseyle, sahura kalkmadan da oruç tutabilen bir insan bir olur mu? Zorla oruç tutan bir kimseyle sevinç ve şevk içinde oruç tutan bir insan aynı olur mu? Rahman ve rahim rahmeti arasında da birçok fark vardır. Rahmanî rahmetten herkes aynı şekilde istifade etmektedir.
“Rahman'ın yaratışında farklılık göremezsin.”[7]
Ama rahimî rahmet asla böyle değildir. Allah korusun, imansız veya Allah'a ve Ehlibeyt'e düşmanlık üzere ölecek olursa, Allah'ın rahmetine nail olamaz. Bu kimsenin zahmetten başka hiçbir nasibi yoktur. Rivayette yer aldığı üzere alınlarına da, "Bu, Allah'ın rahmetinden nasipsizdir." diye yazılacaktır. Burada artık rahmete yer yoktur. Gazap yeridir. Cehennemin derinliği ve ebedî zindandan başka bir yerleri de olmayacaktır.
Ama eğer iman ehliyse, yani Allah'a karşı huzu ve huşu içindeyse, bir günah işlediğinde Allah'a olan huşu ve korkusu sebebiyle utanır, Allah'ın adı zikredilince titrer ve korkudan rengi değişirse, velhasıl iman üzere ölürse, Allah'ın rahim rahmetine müstahak olur.
İmanı olmayan bir kimse Allah'ın adı zikredilince bile rahatsız olmaktadır.[8] İtina göstermediği gibi oldukça da tembellik ve gevşeklik göstermektedir. Ama imanlı olursa, en zor anlarda dahi Allah'ın zikri onda ilginç bir inkılâp meydana getirmektedir. Allah etsin de insan hayvanlık ve imansızlıktan kurtulsun ve rahim rahmetinin gölgesi altına girsin. Rahmetin ilk gölgesi onu kaplayınca, eşref-i kâinat, peygamberlerin efendisi ve Hatemü'l-Enbiya Muhammed Mustafa'nın (s.a.a) gölgesi onun başı üzerine düşer.
“Biz seni sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[9]
Bu, Allah'ın rahimlik rahmetidir. Münadi de Muhammed'dir (s.a.a). Mümin de bu Muhammedî nidaya cevap vermekte ve Muhammedî gölgenin altına girmektedir.
“Rabbimiz, gerçekten de biz, bir seslenen duyduk, inanç için sesleniyor, Rabbinize inanın diyordu. Hemencecik inandık. Rabbimiz, yarlığa suçlarımızı, ört kötülüklerimizi...”[10]
Rahim rahmetinin diğer bir şubesi de Kur'ân-ı Mecid' dir. İnsan Kur'ân'ı dinler ve amel ederse, günden güne Kur'ân ayetlerinin rahmeti ona şamil olur ve rahmet üstüne rahmet, tevfik üstüne tevfike mazhar kılınır. Böyle bir insanın bu yılı geçen yıldan farklıdır. Her yıl Kur'ân'la daha çok amel etmekte, marifetleri anlama ve algılama yeteneği artmakta ve ilâhî rahmetten istifadesi fazlalaşmaktadır.
“Kur'ân müminlere ve kendisine sarılanlara şifa ve rahmettir.”[11]
Kur'ân, tevhidi ve yüce Allah'a ibadet yolunu göstermektedir.
Müminlerin yüzüne açılan ve günden güne artan bir başka rahim rahmetinin kapısı ise, tövbe kapısıdır. Nitekim rivayet edildiği üzere bu husustaki ayet-i kerime nazil olunca Peygamber (s.a.a) oldukça sevinmiş ve ümmeti bu rahmet ve nimete mazhar oldu diye daima Allah'a şükürde bulunmuştu. Mezkûr ayet-i şerife şudur:
“Ayetlerimize inananlar sana gelince de ki: Esenlik size, Rabbiniz rahmet etmeyi kendisine gerekli kılmıştır. Şüphe yok ki içinizden biri bilgisizlikle bir kötülük yapar da sonradan tövbe eder, hâlini düzeltirse, muhakkak ki Allah suçları örter, bağışlar; rahimdir.”[12]
Tevhit ehli olanlar, Allah'ı tanıyanlar ve Allah'ın dergâhında teslimiyet içinde olanlar çok azizdirler.
Onlardan her kim huzuruna gelince onlara ilkönce selâm et.
İman çok büyüktür. Dolayısıyla müminin büyüklüğü de imanı içindir. Zira Allah büyüktür. Allah ile irtibatı olan şeyler de haddizatında büyüktür. Rivayet edildiğine göre İmam Muhammed Bâkır (a.s) Kâbe'ye işaret ederek şöyle buyurmuştur:
Allah'a andolsun ki mümin, Allah indinde şu Kâbe'den daha değerli ve muhteremdir. Müminin kalbi Rahman'ın arşıdır.
"Ey Muhammed, bu müminler huzuruna gelince ilkönce onlara selâm et."
Resulullah (s.a.a) bu ayet-i şerife indikten sonra şöyle buyurdu:
Ömrümün sonuna kadar terk etmeyeceğim bir şey de selâm vermektir.
Rivayet edildiği üzere bazı müminler, Hz. Peygamber'e (s.a.a) ondan önce selâm vermeyi arzu ediyorlardı. Yolu üzerinde bir duvarın arkasında saklanarak ona selam vermeye çalışıyorlardı. Ama Resulullah (s.a.a) henüz onlarla karşılaşmadan, "Ey duvarın arkasında saklanan falan şahıs Selâmun aleykum." buyuruyordu.
Selâm vermenin doksan hasene ve sevabı vardır. Selâma cevabın ise on sevabı vardır. Bu yüzden selâmda önce davranmak müstehaptır. Hatta çocuklara dahi... Peygamber (s.a.a) camiye girdiğinde ve hutbe okurken ilkönce selâm verirdi. Peygamber'in sünnetinin ihya edilmesi ve selâm vermenin terk edilmemesi tavsiye edilmiştir. Daha sonra, Peygamber'e hitaben şöyle buyruluyor: "Selamdan sonra, Allah'ın şu mesajını da müminlere ilet: Ey müminler, sizin ilâhınız zevali olmayan zatına şu eylemi gerekli kılmıştır ki, namaz kılan, oruç tutan, hacca giden yani Allah'ın emir ve nehiylerine teslim olan siz müminleri, cehalet sonucu günah işlediğiniz ve arkasından pişman olarak kendinizi ıslah ettiğiniz takdirde bağışlasın. Çünkü O, rahimdir..."
Mümin eğer birinin ardından gıybet eder, sonra da hâlini ıslah eder, helâllik ister, Allah'tan af diler ve tövbe ederse rahim rahmeti ile müjdelenir. İman, tövbe ve ıslahtan sonra, Allah mümine lütuf kapılarını açar. Eğer tövbe kapısı olmasaydı, masumlar dışında hiç kimse kurtulamazdı. Zira günah işlemeyen kimdir? Ama rahim rahmeti, tövbe kapısını açık bırakmıştır. Olur ki, ömrünün sonuna kadar kendine gelir de tövbe eder ve günahlarından pişman olur. "Ben ne yaptım ki? (Bir günahım yoktur.)" deme. Eğer böyle diyecek olursan, rahmet kapısı yüzüne kapanır. Berzah âleminde ne kadar azap göreceğini ve ne kadar günahla bu dünyadan göçeceğini ise sadece Allah bilir. O hâlde burada tövbe kapısından istifade et.
“Tövbeden daha kurtarıcı bir şefaatçi yoktur.”
Şefaat kapısı da geniş bir kapıdır. Ama hiçbir şefaatçi tövbeden daha kurtarıcı değildir.
Peygamberlerin, şehitlerin, âlimlerin ve seyitlerin şefaati de Allah'ın rahim rahmetinin kapılarından sayılmaktadır. Ama umumî değildir. Yani insan tövbeden sarf-ı nazar edip de sadece ona güvenemez. Meselâ "Ben âlimim veya Kerbela'ya gitmiş bulunuyorum, o halde günahlarımdan tövbe etmesem de olur." dememelidir. Evvela şefaatin insana ne zaman ulaşacağı malum değildir. Bazı delillere göre şefaat en son merhalede insana nasip olmaktadır. Yani berzahtan ve onca azap ve zahmetlerden sonra insana şefaat ulaşmaktadır.
Ama hak şudur ki, şahıslar da muhteliftir. Bazı şahıslar can verir vermez şefaate nail olabilirler. Diğer bazıları ise cehennemde uzun yıllar kaldıktan sonra şefaate nail olurlar. Biz İmam Hüseyin'in (a.s) şefaatinin bizlere ne zaman ulaşacağını nereden bilebiliriz? Biz şefaati inkâr etmiyoruz; ancak bizlere ne zaman ulaşacağını bilemiyoruz. Bazen günahlar o kadar çoktur ki, şefaatin hiçbir faydası yoktur ve insan şefaat kabiliyetine de sahip değildir. Bazen de Allah insan için şefaat izni vermez.[13]
Bu yüzden Hz. Ali'nin (a.s) "Tövbeden daha kurtarıcı bir şefaatçi yoktur." sözünü daima göz önünde bulundurmalıyız. Eğer emin olmak istiyorsan, tüm günahlarından tek tek tövbe et. Eğer birinin ardından gıybet etmişsen, ondan özür dile. Eğer birine kin duyuyorsan, kalbinden kinini yok etmeye çalış; kıyamet ve berzaha gitmesine izin verme. "Şefaat ümit ediyorum." deme.
Şefaatin ilk ve esaslı şartı, iman üzere ölmektir. Ömrünün son anında iman üzere öleceğini nereden biliyorsun? Büyük şahsiyetler bu mevzudan korku duymaktaydılar. Ağlayıp yakarıyor, inleyip sızlanıyorlardı. "Acaba ben iman üzere ölecek miyim?" diye endişe ediyorlardı. Birçok insan din ve imandan dem vurduğu hâlde, son anda imansız olarak göçtüler. Sen iman üzere öleceğini nereden biliyorsun? Hem korku, hem de ümit içinde olmalıyız. Kibri bir kenara bırak.
Fırsat eldeyken kendini ıslah et. Eğer birinin hakkı boynundaysa, ölümden sonraya bırakma. İnsan bazen kendi nefsini hesaba çekmeli ve fiillerini kontrol ve muhasebe etmelidir. "Sakın ortağımın hakkını yemiş veya boynumda olan bir borcu unutmuş olmayayım" diyerek kendini hesaba çekmelisin. Alacaklarını unutmadığın gibi, borçlarını da hatırlamalısın.
İnsanın, yatağa düştüğünde (ki ölümden önce insanın yataklara düşmesi de Allah'ın bir nimetidir), öleceğini anladığında ve gideceğini sezdiğinde, kendisini ziyaret etmeleri için evinin kapısını açık bırakması müstehaptır. Hakeza kendisini ziyarete gelen her müminden helâllik dilemesi de müstehaptır. Onların senin üzerinde bir hakkının olmadığını nereden biliyorsun?
Muhtemel hakları bile göz önünde bulundurmalısın ki, sonunda azaba müptela olmayasın. Ziyarete izin vermenin müstehap olmasının bir ciheti de insanın onlardan, iman ehli olduğuna dair şahadette bulunmalarını istemesidir. Son zamanlarda üzerinde "Allah'ım, ben bundan hayırdan başka şey görmedim." diye yazılı bir kâğıdı getirip altını imzalatmaları âdet olmuştur. Yani "Allah'ım, biz bundan sadece iyilik gördük" diye şahadette bulunmaktadırlar. Elbette bu usul ve âdet sahih rivayetlerde yer almış değildir. Ama "Biharu'l-Envar'ın müellifi Allâme Meclisî bir rivayeti görünce böyle bir şeye teşebbüs etmiştir. Gerçi iyi ve güzel bir iştir de. Mezkûr rivayet ise şudur:
“Benî İsrail'den olan bir abit riya üzere öldü. Peygamber onun hâlinden haberdar olunca cenaze namazına katılmadı. Bazıları giderek onu toprağa verdiler. Peygamber'e, "Niçin falan şahsın teşyiine katılmadın?" diye vahiy nazil oldu. O da, "Ya Rabbi, o şahıs riyakâr idi." diye cevap verince şöyle nida geldi: "Kırk mümin onun iyi bir şahıs olduğuna dair şahadette bulundular; biz de onların şahadetini kabul ettik.”
İnsanlara böyle inayet etmesi de Allah'ın rahmetidir. Merhum Meclisî de bu rivayet üzere kırk müminin, kendisinin salah ehli olduğuna şahadette bulunmalarını ve bu şahadetin bereketiyle Allah'ın kendisine rahmet ve fazlıyla muamele etmesini arzulamıştı. Bugün artık ölümlerin çoğu ansızın gelen ölümlerdir. Kriz veya kaza sebebiyle tahakkuk etmektedir. Sefer hazırlığı görmemek çok çetin sonuçlar doğurur. Elbette ahiret fikrinde olmayan ve daima dünyayı düşünenler için böyledir. Bunların ne hayalleri vardı, nasıl öldüler!?
Allah'ın rahim rahmetlerini unutmayın! Ey Allah, bizleri sana, Peygamber'ine, Ehlibeyt'e, Kur'ân'a ve tövbe kapısına iman eden ve tövbe ederek Ehlibeyt'in şefaatinden nasiplenen kimselerden kıl.
Allah'ım, rahmetin benzer büyük bir denize. Bir damla yeter ondan bizlere. Günahkâr kulların pisliğini yıkarsan bir kez olsun o denizde. Zaman denizi bulanmaz da asla cihan nur olur, kavuşur aydınlığa. Biçareyiz hepimiz, kaldık yerli yerimizde. Bağışla bizi, acı sen bu çaresizliğimize...
Emirü'- Müminin (a.s) buyurmuştur ki: Yüzüne tövbe kapısı açılan kimseye mağfiret kapısı asla kapanmaz.
Bağışlanıp bağışlanmadığını bilmek istiyorsan, tövbe hâlinin olup olmadığına bir bak. Herkes mütevazı ve huşu içinde olduğunu görürse, Allah'ın rahmetine mazhar olacağını bilmelidir. Ya Rabbi, sen bizlere tevazu ve alçakgönüllülük ihsan et. Bizleri bağışla.
İnsanların hakkını eda etme yolunda tevfik ver. Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! ...
* * *
Rahimî Rahmetin Bir Şubesi Olan
Hayat-ı Tayyibe
Mübarek "Rahim" ismi hakkında sohbet ediyorduk. Dedik ki, rahimî rahmet, hem dünyada, hem de ahirette sadece iman ehli için söz konusudur. Allah'ın mümine dünyadaki ihsanından daha önce bahsettik. Ama şimdi Allah'ın mümine dünyada olan ihsan ve lütfünden bazı örnekler arz edeceğiz. Kur'ân'da Allah'ın mümine olan ihsanlarından biri "Hayat-ı tayyibe" (tertemiz bir yaşayış)[14] olarak tabir edilmiştir. Bu para değil, nimetin hakikatidir. Gerçek zenginlik de budur.
Her kim ki, gerçek bir şekilde Allah'a yönelecek olursa, bu dünyada tatlı ve insanlığa yaraşır bir hayata kavuşur. Dünyada herkes hayattan yakınarak feryat etmektedir. Rahatsızlık izharında bulunmaktadır. Hayat kendilerine çok ağır gelmektedir. Neticede bazı gençler intihara başvuruyorlar. Bu hayattan kurtulmak için kendilerini öldürmeyi bile göze alıyorlar. Ama insan mümin olursa, ona tatlı ve temiz bir hayat ihsan edilir ki, dünyada tam bir rahatlık ve huzur içinde yaşar.
Ayet-i şerife'de yer alan "tertemiz bir yaşayış" ifadesi hakkında Masum İmam'dan bir rivayet nakledilmiştir. Elbette bu rivayette maksat bir örnek ve mısdak zikretmektir. İmam (a.s) "Hayat-ı tayyibe"yi "kanaat" olarak tefsir etmiştir.
Kanaat, yani Allah'ın verdiği şeylere, insanın kani ve razı olmasıdır. Allah'ın kendisine takdir ettiği şeylere teslim olmasıdır. Allah'a iman eden bir kimse, hırs ve tamah ateşinden kurtulur. Cehennem gibi, "Daha yok mu?" demez.
Ama diğer insanlar hırs yüzünden, oldukça zahmetlere katlanıyorlar. Bunların asla huzurları yoktur. Bir saat olsun rahat yaşayamazlar. Daima koşturup dururlar. Asla huzurları yoktur. İmanın alameti kanaattir. Mümin kanidir. Allah'a iman etmiştir o. Allah her ne yaparsa, tatlı gelir ona. Asla hırs duymaz, tamah etmez ve neticede de günah işlemez...
Hz. Ebuzer'in öyküsünü önceden arz etmiştim. Ebuzer (r.a) Şam'a yerleşince, İmam Ali'nin (a.s) lehine birtakım tebliğ ve çalışmalarda bulundu. Ebuzer sıradan bir Müslüman değildi. Ebuzer hakkında Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Gökler Ebuzer'den daha doğru sözlü birisine gölge etmiş değildir.”
Ebuzer de Ali (a.s) yolunda tebliğde bulunuyordu. Muaviye onu engellemekten aciz kalmıştı. Yavaş yavaş Muaviye ve Benî Ümeyye'nin kötülükleri hakkında konuştuğunu da duyunca, artık bunu neye mal olursa olsun engellemeğe karar verdi. Mal ve makama oldukça önem veren dünyaperest Muaviye, Ebuzer'i de parayla kandırabileceğini zannetti. Muaviye'nin kurnaz ve akıllı iki de kölesi vardı. Onlara iki yüz altın vererek şöyle dedi: "Eğer bu parayı Ebuzer'e verir ve ona da kabul ettirebilirseniz ikinizi de azat ederim."
Bu iki köle Ebuzer'in huzuruna vardılar ve parayı kendisine vererek, "Bu paralar sizindir." dediler. Ebuzer, "Bunu nereden getirdiniz?" diye sordu. Onlar, "Muaviye'den" diye cevap verdiler. "Acaba kendi şahsi mülkünden midir yoksa beytülmalden mi?" diye soruduğunda, "beytülmaldendir." dediler. "Acaba her Müslümana iki yüz altın verdi mi?" diye sorduğunda dediler ki: "Hayır, sadece size gönderdi. Zira siz Peygamber'in (s.a.a) sahabesisiniz. Bu yüzden sadece size ihsanda bulundu."
Ebuzer, "Ben imtiyaz ve ayrıcalığa razı değilim. Bunca fakir ve zayıf var, niye onlar arasında taksim etmiyor?" dediğinde, onlar, "Siz de muhtaçsınız. Bu yoksulluk içindeki hayatınızı değiştirin. Hayatınıza bir düzen verin." dediler. Ebuzer de, "Şu leğendekiler olduğu müddetçe ben muhtaç değilim." dedi.
Onlar o leğenin altınlarla dolu olduğunu zannettiler. Gidip bakınca iki parça arpa ekmeğinden başka hiçbir şeyin olmadığını gördüler. Ebuzer şöyle dedi: "Birisi iftarlığım, diğeri ise sahurum içindir. Bu da benim için yeterlidir. Yarın da eğer yaşayacak olursam, Allah rızkımı ulaştırır. Günlük yiyeceği olan birinin ne ihtiyacı olabilir ki?"
Onlar Ebuzer'in dinini parayla satın almak istiyorlardı. Ama Ebuzer Allah'ın verdikleriyle yetinip kanaat etmiş ve tamah etmemişti. Sen yarın sağ kalacağını nereden biliyorsun? Şu anda oturup da sadece malından yiyecek olsan dahi bir yıl yeter sana. O hâlde niçin tamah ediyorsun? Ya Rabbi, bizlere "tertemiz bir yaşayış" ver. Eğer mümin olacak olursan, imanın emniyetinden nasibini alırsın. Sükûnet ve huzur bulursun. Hırs ateşinden kurtulursun. Aksi takdirde haberin dahi olmadan bir ömür yanar durursun.
Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Açgözlü insan, altından iki dağ arasında dahi olsa yine de huzur bulmaz.”
Yani hırs ateşi öyle bir alevlenmektedir ki, insan kendisini daima muhtaç görmektedir. Daima "Benim neyim var ki?" demektedir. Meselâ iki altın dağı dahi olsa, üçüncüsünün peşinde koşacaktır. Meğerki iman gelsin, Allah lütfetsin ve rahmet elini uzatsın da onu kurtarsın. Kumeyl duasında da şöyle buyrulmuştur:
Ya Rabbi, beni taksimine razı ve kani kıl.
Allah'ın rahim rahmetinin mısdakı oldukça çoktur.
Allah'ın mümine dünyada ettiği ihsanlardan biri de, gönlünü açmasıdır. Allah her kimi hidayete erdirmek isterse, ilkönce onun gönlünü açar. Mümine edilen ihsanlardan biri de gönlüne genişlik vermesidir. Yani gönlü çocukluk haletinden çıkmakta, gaybe yönelmekte ve büyükleri tanımaktadır. Gönlü açılınca, kendisi de büyümektedir.
Cömert bir şahıs, ziyafet vermek isteyince, "herkes istediği kadar alsın" diye ilan eder. Ama biri tabak, diğeri tencere, başka biri ise ayrı bir şey getirir. Allah, kabını geniş kılsın ki, ilim ve marifet nuruna tahammül edesin. Böylece "Allah yolunda harcadıklarının kalıcı olduğu" hakikati bir güneş gibi zahir ve açık olsun sana.
İmam Ali (a.s) iman ehlinin sıfatlarını beyan ederken şöyle buyuruyor:
“Başkalarının ganimet saydığını, o zarar sayar ve başkalarının zarar saydığını ise ganimet sayar.”
Yani o kadar gönlü geniştir ki, maddeye galebe çalmıştır. Sadece Allah için olan şeylerin baki olduğunu çok iyi bilmektedir. Ama nefis ve heva için olan şeyler ise yok oluşa mahkûmdur. Tıpkı kof bir ceviz gibi...
Mümin topluma bakınca gülmekte ve şöyle demektedir: "Bunlar neyin peşindedirler? Sabahtan akşama kadar neyi düşünüyorlar? Bu daire ve o dairede ne yapıyorlar? Sabahtan akşama kadar muhasebe defterlerini inceleyip duruyorlar!" Niçin amel defterlerinizi incelemiyorsunuz? Seher vaktinde amel defterini de bir incelesene! "Bugün hangi günahları işledin, hangi farzları kaçırdın, bir muhasebe etsene!" Bunlar amellerin gazetesi konumundadır; niçin okumuyorsun?
Gönül genişliğine sahip olmadıkça, insan bu meselelerin peşinden gidemez. Büyük olan ahiret de, büyükler içindir.[15] Oraya ulaşınca mutlak nimet ve büyük saltanatın orada olduğunu görürsün.[16]
Aklıma bir kıssa geldi. Büyüklerden biri şöyle naklediyordu: Bir gece hakikat âleminde berzah cennetinden bir manzara gördüm. Geniş caddeleri, uzun ağaçları, çeşitli meyveleri, büyük sarayları içine alan bir yer... En üst yerde bir şahıs tam bir heybet ve azamet içinde oturmuştu. O anda anladım ki bu, dünyayla ilgili bir hadise değildir. Kendi kendime, "Ya Rabbi, bu şahıs kimdir?" deyip durdum. Allah'ın bana bildirmesini istedim. Aniden o şahıs, "Ben bir hamalım." diye seslendi. Yani şu yük taşıyan ve insanlar nezdinde en zayıf ve hakir mesleği olan bir insan. Ahiret âleminin durumu buradan başka ve ayrı bir şeydir. Mizan ve ölçü farklıdır. Kendisine, "Allah sana bu kudreti nasıl verdi?" diye sordum. Şöyle dedi:
“İman ve amel sebebiyle... Asla farzlarımı kaçırmadım. Haram işlemedim. Hiç kimsenin hakkını zayi etmedim. Bilhassa bu üç amele çok riayet ediyordum ki, bu ameller Allah tarafından da kabul oldu. Bu cümleden cemaat namazlarını kaçırmazdım. Her türlü kâr ve maddî yarar ları bir kenara bırakıyor, cemaat namazına katılıyordum. 'Müşterim var' demiyordum. Bilakis 'Daha iyi müşterim var ve o Allah'tır' diyerek fani müşteriyi terk ediyor ve baki müşterinin huzuruna gidiyordum.”
Akşam olunca iki müşteriniz vardır. Birincisi Allah, ikincisi ise Şeytan'dır. Hangisini seçiyorsunuz? Mescidi mi, sinema ve fesat merkezlerini mi? Ey Rahman'dan çok Şeytan'a itaat eden kimse, Allah'tan başkasına teveccüh etmek doğru değildir.
İmanın alametlerinden biri de, Allah'ın insanı aydınlatmasıdır. Allah, müminin şerif nefsinde aydın bir ışık yakmakta ve mümin de bunun bereketiyle yolunu teşhis etmektedir.1 Diğerleri heva ve heveslerin zulmetinde bocalamaktadır. Hareketleri bir kısırdöngüden ibarettir. Kendi hayalleri etrafında dönmektedirler. Onlara, "Hayatta herhangi bir hedefiniz var mı?" diye soracak olursan bilemezler. Ama müminin bir nuru vardır ki, onun vesilesiyle hayattaki hedefini teşhis ve tespit etmektedir. Sadece Allah'a hizmet edebilmenin düşüncesini taşımaktadır. Her türlü hayır işlerine teşebbüs etmektedir. Bununla sadece Allah'ın kendisine rahmet etmesini ümit etmektedir. Birinin sorununu halledince veya birinin borcunu ödeyince, sadece Allah'ın, kendisini bağışlamasını arzu etmektedir. Hedef ve maksadı bellidir. Ne yapacağını ve ne yapması gerektiğini çok iyi bilmektedir.
Aklı fikri parasında olan bir milyonere, "Ne istiyorsun?" diye soracak olursan, "Şu milyonum iki milyon olsun." der. "Pekâlâ, ondan sonra ne arzun var?" diye soracak olursan, "İki milyonum dört milyon olsun." der. Sonrası ne? Paradan başka bir hedefi yoktur. Ama bu paradan ne kadar götürebileceksin? Öyle bir yere varmaktadır ki, sonunda kör olmaktadır. Karanlıkta dönüp durmaktadır. Hedefi nedir? Bu hâliyle âdeta "Bankada bir milyarım olsun; o zaman kabre gireyim." demektedir. Bu körlük değil midir? Leş kargaları saldırarak paralarını kendi aralarında taksim edecektir. Ama kendisi bin bir bela ve felaket içinde kabre doğru sürünmektedir. Kendisini soyacaklar ve çırılçıplak bir tek kefen içinde toprağa vereceklerdir.
Ama insan mümin olursa ne yapacağını bilir. Hareketinin hangi hedef için olduğunun ve bu dünyaya niçin geldiğinin farkındadır. Ahirette ne olacağını da bilmektedir. Hedefin teşhisi için, Allah'ın ihsan ettiği o nura sahip olmak gerekir. Allah'ım, senin ihsanların çoktur.
Biz de böyle iflas etmiş durumdayız. Allah'ım! Bu Ramazan ayında bizlere ilim ve marifet nuru ver. Gönül açıklığı ihsan et. Böylece hakikatşinas olalım. Allah'ım! Bizlere kanaat ver, tertemiz bir hayat nasip et, rıza ve teslim makamını ihsan et.
Ebu Hamza duasında şöyle buyrulmaktadır:
“Ey Allah! Üstün ihsanların nerede, tatlı hibelerin nerede, güzel islerin nerede, azim fazlın nerede, yüce minnetin nerede, eski ihsanın nerede, keremin nerede ey Kerim?!...”
İhsanlar bunlardır işte! Allah'ın ihsanları da azametine uygundur. Dünya malını Karun'a, dünya makamını Firavun'a vermektedir. Allah'ın ihsanları ise ilim nuru, yakin, marifet, rıza, sabır, şükür, kanaat ve gönül açıklığıdır. Allah'ım, bu ihsanlarını bize de nasip et. Allah'ım, bizlere aydınlık ve hakikat nuruyla birlikte olan bir iman nasip et; biz de marifet ehliyle birlikte olalım, bizlere ihsan edeceğin ilim ve marifet nuruyla önümüzü görelim. Bütün bunlar dünyada var olan rahmetlerdir. Ama berzah âleminde Allah'ın inayet ettikleri söylenecek gibi değildir. Ne ihsanlar, ne ikramlar ve ne teşrifatlar var!...
On bin melek, mümine tebrik ve teşrif için gelmektedir. Müminin bir sarayı vardır ki, bin kapıya sahiptir. Bu on bin melek bu bin kapıdan gelmekte ve müminin izniyle girmektedirler.
“Ve melekler her kapıdan onların yanlarına girerler de, "Esenlik size!" derler, "Sabrettiğinizden dolayı." Gerçekten de dünya yurdunun bu sonucu ne de güzeldir!”[17]
Allah'ın müminlere bu selâmı da rahimî bir rahmettir. Allah'ın ahiretteki rahmetinden biri de müminin istediği her şeyin yanında hazır olmasıdır.[18] Bu dünyada her irade ettiği tahakkuk eden kimdir? Hiç kimse! Ama bu saltanat cennette mümin için vardır. Cennette her ne isterse o olur. Zira o, dünyada Allah'a tâbi olmuş ve arzularını bir kenara atmıştı. Bu yüzden Allah da ebedî saltanatı onun ihtiyarına bırakmaktadır. O, dünyada kırk elli yıl boyunca Allah'a itaat etmişti.
Ölümün ilk anından itibaren artık "beyefendi" olmaktadır. "Bugün Allah'ın günüdür." Allah'ın kullarına ihsan ettiği bir gündür. Kuluna hazırladığı makamları ihsan ve izhar ettiği bir gündür.
Ya Rabbi, bizlere yardım et ki, bir kul gibi yaşayalım. Bencillik ve gösterişler bir kenara çekilsin. "Ben senin zayıf, zelil, hakir, miskin ve mütevazı kulunum."
Kur'ân'da şöyle buyrulmaktadır:
“Onlara Allah'ın günlerini hatırlat.”[19]
Bugün senin günündür. Şu anda bir şeyler yapabilirsin. Ama bir gün gelecek ki, hiçbir şey yapamayacaksın. O gün Allah'ın, insanın elinden tuttuğu gündür. Ölümün ilk saati ve kabir, Allah'ın insanın elinden tuttuğu ilk lahzalardır. O gün Allah'ın günüdür. Bugün bir şeyler yapabilir, hareket edebilirsin. O hâlde edebildiğince kullukta bulunmaya çalış ki, Allah da o günde Mevla'n olsun.[20]
Bugün eliniz açıktır. Ama çok geçmeden bu eller kefene bürünecektir. Ellerin açık ve sesin de çıktığı müddetçe ellerini başının üzerine koy ve de ki: "Ey Allah! Bağışla beni!"
Bütün günahlarımdan celal ve ikram sahibi Allah'a tövbe eder ve beni yarlıgamasını dilerim.
Dördüncü Bölümün Sonu
- - - - - - - - - - - - - -
[1] A'râf/156-157
[2] Hûd/119
[3] Gaf/35
[4] Ahzâb/43
[5] Bakara/253
[6] Secde/18
[7] Mülk/3
[8] Zümer/45
[9] Enbiyâ/107
[10] Âl-i İmrân/193
[11] İsrâ/82
[12] En'âm/54
[13] Enbiyâ/28
[14] Nahl/97
[15] İsrâ/22
[16] Dehr/20
[17] Ra'd/23-24
[18] Kaf/35
[19] İbrâhîm/5
[20] Muhammed/12





